TUTSAK kitap kapağı

10. bölüm / 41

TUTSAK

Canavar

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: Canavar

Elimdeki bez çantayı sinirle yere fırlatıp daha az kirli bir kumaş parçasını seçerek üzerimi değiştirdim. Kırık ayna parçasını Andre'nin boğazına sapladığımı hayal etmek sinirlerimi yatıştıran tek şeydi. Daha uzun bir süre yalnız kalmak istiyordum ama oda uyumak dışında hiçbir işe uygun olmadığı ve açlıktan midem kazındığı için sonunda inadıma yenilerek kapıya yöneldim.
İçerisinde masalar bulunan alt kat kalabalık değildi. Ancak Andre'nin oturduğu masa dışında yalnızca bir tanesi boştu. Havada tarçın ve adını koyamadığım keskin bir kokunun karışımı vardı. Köşedeki şöminede yanan ateş tüm odayı ısıtmaya yetmişti. Bu hali ile aslında oldukça samimi bir yerdi. Bir süre ayakta dikilmeye devam ettim. Hadrin kapının yanında bir yandan içiyor bir yandan da yanındaki kızıl sakallı adamla sohbet ediyordu.
Çok fazla düşünmeden boş olan tek masaya oturdum. Yanımdaki sandalyenin gürültüyle çekilmesi çok sürmedi. Andre sandalyesine yerleşirken Linda'ya bize yemek getirmesi için işaret verdi. Elimize Hadrin'kine benzer iki büyük kulp tutuşturdu. Keskin kokusuna bakılırsa bir çeşit alkol olmalıydı. Kulptan derin bir yudum aldım ve hemen arkasından bir kaç yudum daha. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Boğazımdan yakıcı bir sıvı geçti. "Ne o?" dedi Andre şüpheci bir şekilde bana bakarak. "Sarhoş olmaya mı çalışıyorsun?"
"Teşekkürler ama," dedim yapmacık bir şekilde sırıtarak. "Ayık kafayla hiç çekilmiyorsun."
Söylediklerimi onaylar gibi başını sallarken gülümsedi. Kendi kulpundan derin bir yudum aldı. Bir süre hiçbir şey konuşmadık. Hemen yan masadaki adam ise parası bittiği halde Heper'e içkisini tazeletmeye çalışıyordu. O anda buradaki ve hatta yanından geçtiğimiz köylerdeki insanlarda dikkatimi neyin çektiğini farkettim. Hepsi yokluk içindeydi. Yamalı kıyafetler, yırtık çarıklar ve yıpranmış dökülmeye yüz tutan eşyalar her yerdeydi. Bu beni anlamsız bir şekilde hüzünlendirdi. Benim topraklarımda da doğal felaketlerden ya da beklenmedik şiddetli bir kıştan sonra kıtlık olduğu doğruydu. Ama hiçbir zaman böyle şiddetli değildi ve ben anlatılanlardan ziyade bir kez bile tanık olmamıştım. İki toplumun birbirinden bu kadar farklı koşullara sahip olması garipti. Andre'nin adaletsizlikle ilgili söyledikleri tamamen yersiz değildi.
Linda elinde dumanı üzerinde tüten güzel kokulu yemeklerle dolu bir tepsiyi önümüze bıraktı. Hadrin de gelip yanımıza yerleşirken bana aldırış etmeden yemeğe girişti. Onların aç kurtlar gibi yemeklere saldırmasını izlerken bir garip hissettim. Daha önce aynı tepsiyi paylaşmayı bırakın ailem dışında kimseyle aynı masada yemeğe bile oturmamıştım. Bana asıl dokunaklı gelense yakalandığım andan beri ilk kez bana kendilerinden biri gibi davranıyorlardı. Karışık duygular içinde kolumla hala belimde sarılı olan ayna parçasını yokladım.
Andre kafasını yemekten kaldırarak tepsiyi bana doğru iteledi. "Senin yerinde olsam o belindeki şeyi kullanmadan önce gücümü toplardım." dedi.
Şok içinde ona bakakaldım. Hadrin'den boğuk bir kahkaha yükseldi. Andre kafasını eğerek bana daha dikkatli bakmaya başladı. "Gerçekten de bir savaşçı değilsin değil mi?"
Yanaklarım yanmaya başlamıştı. Bakışlarında bir şey yumuşadı yüzüne alaycı bir gülüş yayıldı. "Eğer olsaydın böyle aptal bir şeyin bana zarar veremeyeceğini bilirdin." dedi ve hiç ummadığım bir şey yaptı. Elindeki çatalı hızla diğer eline sapladı. Ağzımdan şok içinde bir nida kaçtı ama hemen sonra çatalın elinin üzerinde eğildiğini gördüm. Sanki çelikten bir derisi varmış gibi hiçbir şey olmamıştı. "Çelik bana zarar vermez."
Ligefr savaşçılarının özel bir silah kullandıklarını biliyordum. Keşke bunlara dikkatimi daha çok vermiş olsaydım ama asla bir dryad ile karşılaşacağımı düşünmemiştim.
Üzerimdeki şok geçerken kendimi aptal gibi hissettim. Açlığın da bir faydası olmuyordu. Belimdeki ayna parçasını çekip masaya fırlattım. "Neyse ne" dedim ve aldırmaz bir tavırla önümdeki tepsiye yöneldim. İkisi de bir an bana baktılar ama sonra yemeğe devam ettiler.
Andre ve Hadrin bir sünger gibi içiyorlardı. Gel gör ki o kadar içkiye yüzlerindeki tek kas bile seğirmedi. Hadrin en nihayetinde artık dokunmadığım içkiye göz atınca kulpu ona doğru ittim. Anlık bir duraksamadan sonra aldırış etmeden aldı. Kısa bir süre sonra "Yok." dedi. Ne dediğini anlamayınca kafamı kaldırıp ona baktım. "Bir çocuğum ya da ailem yok."
Bir süre sessizlik oldu. Cevabının altında bundan fazlası olduğunu sezdim ama daha fazla sormadım. Zaten o da hemen sonra uzattığım içkiyi de alarak masadan kalktı.
"İki kardeşi de kaleyi savunurken öldü." dedi Andre gözlerini önündeki kulptan ayırmadan. Uzun parmakları kulpun yüzeyinde geziniyordu. "Karısını ve çocuğunu da üç yıl önceki salgında kaybetti."
Hanın aralık kapısından ayakta dikilen Hadrin'e baktım. Boğazımdaki rahatsız hissi bastırmaya çalıştım.
"Ya sen?" Daha önce bunu hiç düşünmediğimi farkettim. Onu hiç bir kadınla ya da çocukla görmemiştim ama pekala bir ailesi olabilirdi.
"Bir sevgilim olup olmadığını mı merak ediyorsun?" Ellerini masaya koyarak bana doğru eğildi.
"Neden merak edeyim ki?" dedim aldırmaz görünerek. "Olmadığını zaten biliyorum."
Andre tek kaşını kaldırarak bana baktı. Omzumu silkip devam ettim. "O kadar çekilmezsin ki adamların bile sana zor dayanıyor olmalı."
"Ya sen? Şu aradığın kişi, hayatını ortaya koyduğuna göre senin için oldukça özel olmalı." dedi ansızın. Aslında hayatımdan daha fazlasını tehlikeye atmıştım ama bundan bahsetmeye pek niyetim yoktu.
"Öyle." dedim kısaca hanın içinde gözlerimi gezdirerek.
"Erkek arkadaşın mı?"
Kafam refleks halinde ona döndü. Yüzümün yeniden ısınmaya başladığını hissedebiliyordum. "Bu seni hiç ilgilendirmiyor."
Cevabıma aldırış etmedi. "Bu kadar hazırlıksız yakalandığına göre anlık bir kararla yola çıkmışsın. Ne oldu? Seni terk mi etti?"
Her defasında kafamı attırmayı başarıyordu. "Çelikten derin olunca bu sana her şeye burnunu sokma hakkı mı veriyor?"
Neredeyse çocukça bir ifadeyle genişçe gülümsedi. "Öyle de denebilir."
Keyifli hali beni cesaretlendirdi. "Ligefr'lardan neden bu kadar nefret ediyorsunuz?"
Tadını kaçırmayı başarmıştım. "Herkesin kendince sebepleri var."
"Benden de nefret ediyor musun?"
Bir an durdu, sonra bana bakarak sakince cevapladı. "Pek sayılmaz," Bakışları yeniden yoğunlaşmıştı. Bir an kararsız kaldıktan sonra devam etti. "Senin ne olduğundan emin değilim."
"Bu da ne demek?"
"Yanlış anlama ama hiç bu kadar savunmasız bir ligefr görmemiştim." Ligefr derken neredeyse fısıldadı. "Kayda değer bir yeteneğin de yok. Aslına bakarsan sana iyilik yapıyorum. Ben olmadan burada bir gün bile dayanamazsın."
Sabrım taştı. "Bir sürü yeteneğim var benim!" dedim kaşlarımı çatarak. "Hepsi bir yana senin aklının almayacağı kadar iyi bir şifacıyım."
Ellerini göğsünde bağladı ve arkasına yaslandı. "Öyle mi?"
Yanlış bir şey söylemekten çekinerek dudağımı ısırdım. Sesimi bulana kadar bir kaç saniye geçti. Ne düşündüğünü anlamak için ona döndüm ama o anda çok fazla şey oldu. Hanın içerisinde korkunç bir gürültü patladı.
Neler oluyor? Bir an her şey havaya uçtu sandım. Korkunç bir toz heryeri kapladı ve görüş alanımı tamamen kapattı. Sandalyem geriye doğru çekildi ve güçlü bir el boğazımı kavradı. İstemsizce beni tutan şeyden kurtulmaya çalıştım. Göremediğim keskin bir nesne ansızın beni tutan elin arasından kaydı. Boğazımda keskin bir acı duydum. Ama daha o işini bitiremeden biri onu gerisin geri çekip aldı. Kısık bir küfür işittim. Andre miydi? Lanet olasıca herifin teki boğazımı kesmeye çalışıyordu. Panikle masanın altına girdim. Az miktardaki kanın boğazımdan süzüldüğünü hissedebiliyordum. Canımın yanmasına aldırmadan birkaç saniyelik dikkat dağınıklığından faydalanarak kapıya yöneldim.
Bir elimi önüme siper ederek orada olduğunu tahmin ettiğim çıkışı arıyordum. Ayaklarıma bir şey dolandı. Kahretsin! O şey herneyse üzerinden geçtim. Paniğe kapılma! Hala kargaşanın etkisiyle insanların bağırdıklarını duyabiliyordum. El yordamı ile hanın kapısını bulmayı başardım. Kendimi birkaç kişiyle birlikte öksürük nöbeti eşliğinde gecenin içine attım. İki büklüm ve zorlukla nefes alarak ormana doğru koştum. Hemen arkamdan gelen seslere aldırmadım. Geriye bakmadan koşuyordum. Önümü görmediğim için bir taş parçasına takılıp yuvarlandım ve o anda geriye bakmak gibi bir hata yaptım. En az iki metre yükseklikteki simsiyah bir yaratık gözlerini bana sabitlemiş yaklaşıyordu. Ağzı yarı yarıya açıktı ve sivri dişleri tehditkâr bir şekilde ortaya çıkmıştı. Hırıltıya benzeyen sesi kanımı dondurdu. Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu. Panikle geri geri emekledim ama yapabileceğim hiçbir şey olmadığını biliyordum. Bu işimin bittiği andı. Neye yaslandığımı anlayamadım bile. O anda canavar atladı. Tek yapabildiğim gözlerimi kapamak oldu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.