22. bölüm / 41
TUTSAKKarşılama
Bölümler 41Şu an: Karşılama
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sayısını bile unuttuğum sıklıkta aynı hareketi tekrarlayarak pencerenin yanındaki kalın perdeyi araladım ve gözlerimi artık aydınlanmaya başlayan sokağa diktim. Alacalı renklere sahip çelimsiz bir tekir, bir köşesi dökülmüş taş duvarın üzerinden hiç bir canlılık belirtisi göstermeyen yola atladı.
“İkiniz de kesin şunu artık. Biraz daha duygularınızı kontrol altına almazsanız bir köşede Andre’nin ismini sayıklamaya başlayacağım.” dedi Peri isyanla.
Gözlerim benim kadar perişan görünen ve odanın içinde volta atıp duran Zhmir’e kaydı. Düşünceleri Andre’nin peşine düşmekle, yanımızda kalmak arasında gidip geliyor gibiydi. Onun endişeli yüzü sinirlerimin daha fazla gerilmesine neden oldu. Perdeyi bırakıp yanımdaki yatağın üzerine kıvrıldım. O da bir süre sonunda pes etmiş gibi Peri’nin yanına oturdu.
“Burada kalamayız.” dedi ansızın. “Kalede güvende olursunuz. Oraya vardığımızda yanıma bir kaç adam daha alıp Andre’nin peşine düşerim.”
“Hadrin ne olacak?”
Zhmir kafasını kaldırıp benimle göz göze geldi. “Bunu düşündüm. Onu da yanıma alacağım. Ne olursa olsun Andre’yi bulmak isteyecektir.”
“Daha dönmediyse peki?” soru bu sefer Peri’den gelmişti.
“Kaleye gittiğimizi biliyor. Sınırı geçme ihtimaliniz varken çoktan orada değilse şaşırırım doğrusu.” Zhmir’in parlak kahverengi gözleri Peri’nin endişeli yüzünde gezindi. “Ne olursa olsun size ulaşmasına izin vermeyeceğim.”
Her halükarda burada elimiz kolumuz bağlı oturmanın bir faydası dokunmuyordu. Gerilmiş sinirlerimi sakinleştirmek için olağanüstü bir çaba sarf ederek gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım.
“Tamam,” dedim. “Bir an önce yola koyulalım.”
Kaleye çıkan patika yol son derece kasvetli ve sessizdi. Ağır sis yüzünden iki yanımızda kalın bir duvar gibi uzanan ağaçların ötesi seçilmiyordu. Zhmir ile Peri’nin arkasından sessizce ilerlerken arada bir sis perdesinin arkasında kalan ormanı görmeye çabalıyor ve en ufacık sese dikkat kesiliyordum.
Kalenin büyük kapıları görüş alanımıza girdiğinde boğazıma bir yumru oturdu. Patika kıvrılıp son bulurken kapılar gürültülü bir şekilde kayarak açıldı. Uzanıp Peri’nin elini sıkıca tuttum ve onu arkama çektim. Kapıdan çıkan bir grup asker hızlıca bize yöneldi. Hadrin’in aralarında olmaması rahatlatıcıydı. Onunla yüzleşmeye henüz hazır değildim.
Zhmir en öndeki askere seslendi. “Hadrin kaleye döndü mü?” Asker gözlerini boynumdaki tılsımdan zorlukla ayırdı. Benimle birlikte Peri’nin varlığı kafasını karıştırmış gibiydi. Zhmir’e ulaştığında kafasını olumlu anlamda hafifçe salladı. “Avluda.”
Zorlukla yutkundum. Zhmir ise son derece sakin görünüyordu. “İyi, söyle ona hemen üç kişilik bir arama ekibi toplasın,” dedi kaleye yönelmeden önce. “Hazır olur olmaz yola çıkacağız.”
Bizi kalenin üst katında Andre’nin odasına çıkan koridorda geniş bir odaya yerleştirdiler. Oda kalenin avlusuna, yarı açık kafesimin de durduğu açıklığa bakıyordu. Yanıma gelen Peri’nin gözleri avludaki kafese kaydığında huzursuz bir şekilde ağırlığını bir ayağından diğerine verdi.
“Neden buraya dönmek istemediğini anlıyorum.” dedi usulca bana sokularak.
“Artık bir önemi yok. Eskisi gibi rahatsız hissetmiyorum.” Onu rahatlatmak istemiştim ama bir bakıma doğruydu da. Askerler Andre’nin beni odasına aldığı tatsız olaydan sonra ne bana ne de Peri’ye bir metreden fazla yaklaşmıyordu. Üstelik kaleye olan son ziyaretim ve Zhmir’in değişen davranışları da yeterince kafalarını karıştırmıştı. Belki de çekingenliklerinin tüm sebebi boynumda tüm görkemiyle parlayan tılsımın varlığıydı. Açıkcası bunların hiç birinin bir önemi yoktu.
Tüm düşüncelerim Andre’nin üzerinde dönüyordu. Zhmir ile birlikte peşine düşmek istiyordum ama Peri’yi geride bırakamazdım. Yaralanmış olabilir mi? dedi son on iki saattir bana işkence eden o ses. O yüzden mi dönmedi? Hana dönmüş ve bizi bulamamış olabilir mi? O iyi bir savaşçı diye düşündüm, sanki açık denizde mahsur kalmıştım ve bu düşünce denizdeki son kalastı. Yine de onu bir kez yaraladılar. Belki de bu sefer çok daha kötüsü oldu. Belirsizlik her şeyden daha beterdi.
Parmaklarımı tılsıma dolayıp pencereye sırtımı verdim ve gözlerimi kapattım. Öyle yorgun, öyle mutsuz ve kızgındım ki…
“Kafandan ne geçiyor?” diye sordu Peri.
“Orada, yani kulübede…” boğazıma bir şey oturmuş gibi hemen konuşamadım. “Öleceğini sandım ve şimdi yeniden tek başına peşlerine düşecek kadar aptal olduğuna inanamıyorum.” dedim sonunda konuşabildiğimde.
“O zayıf biri değil Liya.” dedi bakışları pencereye kayarken. “En az senin kadar da inatçı. Bunu hislerine ulaşamasaydım da söylerdim. Bunun doğru olduğuna inanıyorsa ne seni ne de Zhmir’i dinlemezdi. Yine de korku insana aptalca şeyler yaptırır.”
Odanın kapısı öğlene yaklaşırken bir kez çalındı ve Zhmir içeri girdiğinde tuttuğum nefesimi yavaşça verdim. Peri bir çırpıda yanına ulaştığında, “Yola çıkmaya hazırız.” dedi ve bakışları bana dönerken ekledi. “Akşam olmadan onu bulacağım.” Vedalaşmaları için onlara alan tanımak için dışarı yöneldim. Kısa zamanda o kadar çok şey yaşamıştık ki artık tuhaf bir şekilde Zhmir’in varlığından rahatsız olmadığımı farkettim. Üstelik Peri halinden memnundu ve bu çenemi kapamam için yeterli bir nedendi.
Askerlerden bir tanesi odamızın olduğu tarafa döndü ve beni görür görmez koşar adım yanıma geldi. Yüzünde öyle tuhaf bir ifade vardı ki kalp atışlarım hızlandı. “Zhmir nerede?” dedi nefes nefese.
Ben daha cevap veremeden kapı açıldı. “Hemen kapıya gelmen gerek.” dedi asker odadan çıkan Zhmir’e.
İkisi birden koşar adım alt kata yönelirken bir an bile düşünmeden peşlerine takıldım. Kalenin ormana bakan kapısından bağrışlar yükseldiğinde yüreğim ağzımdaydı. Ne olduğunu anlamak için aralık kapıda kimin durduğunu anlamaya çalıştım. Zhmir ile aynı anda kapıya vardık. Askerler geçmemiz için açıldı.
Aralık kapının ağzında Andre’nin kanla ve çamurla kaplı kirli yüzünü gördüm. Vücudu öne eğikti ve kısık kısık nefesler alıyordu. Sol elinden kalın bir zincir sarkıyordu. Zincir hemen arkasında sürüklediği bir Ligefr askerine sıkı sıkı dolanmıştı. Askerin elleri ve ağzı bağlıydı ve göğsünün yükselip alçalmasına bakılırsa yalnızca baygın olmalıydı.
Askerlerden sıyrılıp ona ilerlediğimde Andre’nin parlak gözleri bana kilitlendi. Gözlerim üzerinde dolaşırken hızlı bir hasar tespiti yapmaya çalıştım. Düşünmeden ellerimi yırtık kazağına attım ve parmaklarım otomatik bir şekilde vücudunda dolaştı. Göğsünde ve kollarında sıyrıklar vardı. Hiçbiri ölümcül değildi. Zincirin sarılı olduğu elinde çekmeye bağlı yaralar açılmıştı. Bütün gece onu buraya kadar sürüklerken kalan gücünü de tüketmiş olmalıydı. Yaşıyordu. Önemli olan tek şey buydu.
Bu düşünce sakinleştirici bir etkiyle kaslarımın gevşemesine neden oldu. Gözlerim yeniden hareketsizce beni izleyen bakışlarıyla buluştuğunda, yatışan endişe yerini hızla köpüren bir öfkeye bıraktı. “Seni düşüncesiz, kalın kafalı, aptal herif!” Bir adım geri çekilip tüm gücümü kullanarak yüzüne sağlam bir yumruk attım.
Parmaklarımdan dokunaklı bir ses geldi ve acıyla yüzümü buruşturdum. Kırıldıysa bile umrumda değildi. Ben acısını hafifletmek için elimi havada savururken Andre sanki bunu bekliyormuş gibi tepkisizdi. Yalnızca hafifçe ağzını açarak çenesini kontrol etti ve boşta kalan eliyle az önce yumruğumun oturduğu yeri ovdu. Arkamdan gelen sesleri işittiğimde bana doğru fırlayan dryad askerlerini görmek için geriye bakmama gerek yoktu. Kendimi öyle kaptırmıştım ki bir dryad ordusunun ortasında durduğumu ancak o zaman hatırladım. Andre’nin onlara karışmamalarını işaret eden eli seslerle aynı anda havalanmıştı bile. Bu yaklaşan ayak seslerini durdurmaya yetti.
Bunu takip eden Zhmir’e ait sözler ise askerlerden bile daha fazla şaşırmama neden oldu. “Kıza karışmayın. Bunu kesinlikle haketti.”
Askerler beni es geçerek ayılmadan önce Ligefr askerini kafesin durduğu iç avluya çekmek üzere hareketlendiler. Dönmek üzere arkamı döndüm ama koşar adım bize yaklaşan Hadrin’i gördüğümde taş kesildim.
“Neler oluyor burada?” dedi o tanıdık kontrollü sesi.
Andre tehlikeli bir biçimde gülümsedi ve buz gibi bir sesle cevap verdi. “Yolda gelirken bir kaç eski arkadaşa rastladık da.”
Hadrin’in bakışları Andre’den şimdi yerde sürüklenmekte olan ligefr’a dönerken göz bebeklerinin büyüdüğünü gördüm. “Hadrin,” dedi Andre ne düşündüğünü belli etmeyen bir ses tonuyla. “Misafirimizle ilgilenir misin? Daha sonra onunla konuşmak istiyorum.” Hadrin şimdi yerde sürüklenerek ilerleyen ligefr askerine bakarken düşünceli bir şekilde kafasını salladı.
Gitmeden önce omzunun üzerinden Andre’ye döndü. “Peki ya diğeri?”
“Öldü.”
Öyle duygusuz bir sesle söylemişti ki bunu tüylerim diken diken oldu. Zhmir’in Andre’ye destek vermek üzere koluna girdiğini gördüm. “Yaralı mısın?” diye sordu. Kaşları endişeyle çatılmıştı.
“Hayır,” dedi Andre benimle göz göze gelmeden önce. “Şimdi çok daha iyiyim.”
Bölüm etkileşimi
