9. bölüm · Şans Oyunu 1
9. Bölüm – Yalanın Rengi
Babamın defteri elimdeydi.
Ceylan karşımda.
Ama iki eliyle bile tutamayacağım bir karar vardı önümde:
Ceylan’ı alıp gitmek mi?
Yoksa bu defteri açıp her şeyi öğrenmek mi?
Ceylan’ın gözleri yalvarıyordu.
Ama ben onun gözlerinde sadece bir kardeş değil...
Bir hedef de gördüm.
S.O. bunu istiyordu.
Beni test ediyorlardı.
Ve ben bir test nesnesi değildim.
Ben, bu oyunun merkezindeydim.
---
Defteri açtım.
İlk sayfa babamın el yazısıyla yazılmıştı:
> “Bir gün her şey kırılacak.
Ama en çok senin kalbin, Leyla.”
Tüylerim diken diken oldu.
Bu bir kehanet değil...
Bu bir uyarıydı.
---
Ceylan ağlamaya başladı.
Yanına koştum, bantları çözdüm, bileklerini açtım.
Kolları titriyordu.
“Gitmemiz lazım,” dedi fısıltıyla.
Ama ben hâlâ deftere bakıyordum.
Sayfalar çevrildikçe her şey daha karanlık hale geliyordu:
Babam, S.O. ile yıllar önce tanışmıştı.
“Alya” adı defterde sık sık geçiyordu.
En çarpıcı kısım: “Ateş, gerçeği biliyor.”
---
Başım dönmeye başladı.
“Ne demek bu?” diye fısıldadım.
Ceylan da şaşkındı.
Defterdeki son cümle beni yıktı:
> “Eğer Leyla bunu okuyorsa, artık yalnız değildir.
Ama yalnız kalmalı.”
---
Aklım karıştı.
Bir şeyler eksikti.
Çıkmak üzereyken, S.O. adamlarından biri bana yaklaşarak küçük bir anahtar verdi.
“Bu senin son kapın,” dedi.
---
Fabrikadan çıktık.
Ceylan güçlükle yürüyordu.
Arkamızda fabrika yavaş yavaş karanlığa gömülüyordu.
Ama içimdeki karanlık artık daha da büyümüştü.
---
Ateş bizi yolun sonunda karşıladı.
Gözlerinde panik vardı.
Ama benim gözlerimde... güven yoktu.
“Ne oldu size?” dedi koşarak.
Ceylan’ı arabaya yerleştirdik.
Ben bir şey demedim.
Sadece elimdeki defteri gösterdim.
Ateş’in yüzü soldu.
“Bu... nereden buldun?”
“Sen söyle. Sen zaten okumuşsun.”
---
Arabada sessizlik hâkimdi.
Sadece motor sesi, ve kalbimin sesi.
Ceylan, bana döndü:
“Leyla... orada söyledikleri şeyleri... ciddiye alma.
S.O. sadece oyun oynar.”
Ama babam oyun oynamıyordu.
Babam… gerçeği yazıyordu.
---
Defterin arasında küçük bir fotoğraf düştü.
Dört kişi:
Babam
Selim
Alya
Ve… genç bir adam. Ateş’e çok benzeyen biri.
Fotoğrafın arkasında sadece bir cümle vardı:
> “Aynı oyunun farklı yüzleri.”
---
Eve döndüğümüzde kimse uyumadı.
Selim kapıya gelmişti.
Yüzü yorgundu, gömleği kan lekeliydi.
“Beni dinleyin,” dedi.
Ama ben susuyordum.
Onların artık konuşmasına değil, çözülmesine ihtiyacım vardı.
---
Salonda oturduk.
Alya hâlâ ortalıkta yoktu.
Ve sessizlik içinde sadece ben konuştum:
“Babam S.O.’yu biliyordu.
Siz de biliyordunuz.
Ama kimse bana bir şey söylemedi.”
Ateş başını eğdi.
Selim elini yüzüne sürdü.
Sonunda… Ateş konuştu:
> “Biz seni korumak istedik, Leyla.
Ama o oyuna sen doğdun.”
---
Saat gece yarısını geçmişti.
Ben hâlâ uyanıktım.
Defterin son sayfasını açtım.
Sadece iki kelime:
> “Alya yalan.”
---
Yutkundum.
Alya’nın yokluğu, bu iki kelimeyle anlam kazandı.
Belki de en başından beri, Alya... hiç olmamıştı.
Ya da... bir isimdi.
Ama kimdi?
Belki Ateş.
Belki ben.
Belki hepimiz.
---
Telefonuma bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi:
📩 “O anahtar senin geçmişini açacak.
Ama herkes geçmişine dayanamaz.
Hazır mısın, Leyla Kara?”
Mesajın altında konum vardı.
Ve konum... babamın yıllar önce gizlediği kulübeye aitti.
Hiç kimsenin bilmediği.
Hiç kimseye anlatmadığı.
---
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Bu ağlama zamanı değil.
Bu… uyanma zamanı.
---
**Ve ben uyanıyorum.
Gerçek, canımı acıtsa da...
Ben artık o karanlığın içinden geri dönmeyeceğim.
