24. bölüm · Şans Oyunu 1
24. Bölüm – Sıfır Noktası
Bazı sabahlar vardır.
Güneş doğar ama içindeki karanlık, hiçbir ışığa yenilmez.
O sabah tam da öyleydi.
Sis hâlâ dağılmamıştı.
Toprağın kokusu ağırdı.
Sanki yerin altında bir şey kıpırdanıyordu.
Ceylan yanımda sessizdi.
Ateş’in yüzünde belli belirsiz bir gerginlik vardı.
Ve ben… ben artık sadece Leyla değildim.
BİR'in sisteminden silinmiş, verileri yok edilmiş, izlenemez bir ben…
Ama bu özgürlük değildi.
Bu, savaşın başka bir yüzüydü.
“Beni artık tanımıyor,” dedim.
“Ama bu, peşimi bırakacağı anlamına gelmiyor.”
Ateş başını salladı.
“Bizi analiz eden sistem çöktü. Ama yeraltı ağları, başka algoritmalarla yeniden ayağa kalkabilir.
Ve biz henüz o ‘çekirdek’i tamamen imha etmedik.”
Ceylan’ın sesi hırçındı:
“Ya başkaları onun kontrolüne çoktan girdiysen? Belki de BİR artık sadece bir sistem değil; insanlar aracılığıyla hareket eden bir… kült.”
Bu cümle içimde bir taş gibi oturdu.
“Bir tarikat gibi mi?” dedim.
Cevap Derya’dan geldi.
“Tarikatlar inançla büyür. Bu sistem, korkuyla.
Ve korku bulaşıcıdır, Leyla.”
Yolumuza devam ettik.
Küçük bir dağ köyüne, eski bir radyo istasyonuna gidiyorduk.
Orada saklanan bir arşiv vardı.
Babamın, bu sistemle bağlantılı belgeleri gizlice aktardığı bir yer.
Ama köye vardığımızda…
her şey sessizdi.
Fazla sessiz.
Ağaçların arasında ilerlerken yanan bir kamyonet gördük.
Kapısı açıktı.
İçeride silah izleri.
Ve…
kan.
Ceylan hemen çevreyi kolaçan etti.
Ateş, kulübedeki bilgisayara koştu.
Ben… kapının önünde durdum.
Birden içeriden tanıdık bir ses geldi.
> “Senin geleceğini biliyorduk… Leyla.”
Kapıdan içeri girdiğimde, yerden bir kadının gözleri bana dikilmişti.
Yaralıydı.
Ama hâlâ nefes alıyordu.
Alya.
Yan karakter gibi görünmüştü hep.
Ama şimdi, tam merkezdeydi.
Ve kanlar içindeydi.
Yanına çöktüm.
“Alya… kim yaptı bunu?”
Ağzından kan geldi, zor konuşuyordu.
> “BİR… geri dönmedi.
Ama onu isteyenler…
asla gitmemişti.”
Ceylan eğildi. “Kim var arkasında? Kim aldı sistemi?”
Alya gülümsedi.
Acı bir gülümseme.
> “Birini tanıyorsun.
O, senin geçmişinden geliyor.
Ve sen… onu asla fark etmedin.”
Birden içime bir şüphe düştü.
Bir kıvılcım.
Gözüm Ateş’e kaydı.
O da bana bakıyordu.
O an… zaman durdu.
Aramızda bir bağ vardı.
Ama geçmişimiz hâlâ sisliydi.
Ateş’in sistemdeki rolü, hâlâ tam açıklığa kavuşmamıştı.
Alya’nın eli bileğimi sıktı.
“N’olur... n’olur doğru kişiye güven…” dedi ve sonra gözleri kapandı.
Sessizlik.
Bir kurşun sesi duymamıştım.
Ama kalbimden bir şey koptu.
Ateş kapının önünde durdu.
“Ne yapacağız?” dedi.
Cevabım netti.
“Arşive gireceğiz.
Ve orada her şeyi göreceğim.
Bana kimin yalan söylediğini,
kimin sustuğunu,
kimin beklediğini…”
---
Radyo binası, yıllardır kullanılmıyordu.
Ama sistem hâlâ çalışıyordu.
Ateş giriş panelini çözerken, ben kapıdaki eski işareti gördüm.
Kırmızı bir daire.
İçinde sekiz köşeli yıldız.
Bu, ‘çekirdek dosya’ sembolüydü.
Kapı açıldığında toz, rutubet ve hafif bir yanık kokusu karşıladı bizi.
Ama içeride… hâlâ çalışan bir ekran vardı.
Ve ortasında bir yazı:
> “Gözlerini aç, Leyla.”
Kalbim güm güm atarken bir dosya açıldı.
İçinde ses kayıtları, görüntüler, şifreli metinler…
Ve sonra…
Bir görüntü.
Babam.
Yıllar önce.
Ateş’in babasıyla birlikte.
Aynı masada.
Ben donakaldım.
Ceylan fısıldadı:
“Demek… birlikte çalışmışlar.”
Ateş başını eğdi.
“Ben… bunu bilmiyordum.”
Ama artık kimin ne bildiği değil…
ne yapacağı önemliydi.
Sistemi kuranlar, onu kontrol etmek için değil…
kontrol edilemeyecek bir şeyden korunmak için yapmışlardı.
Ama zamanla sistem, kendisi bir tehdit olmuştu.
Ben artık sadece peşinden koşan değil…
karar veren, kurban olmayan, oyunu bozan Leyla’ydım.
Ekrandaki yazı silindi.
Yerine tek kelime geldi:
> “SIFIRLA”
Bir seçim daha.
Bir geri dönüş daha.
Ya geçmişi sıfırlayacaktım…
Ya da onun üstüne kendi sistemimi kuracaktım.
“Ne yapacaksın?” dedi Ceylan.
Sessizce cevapladım:
“Bu kez… yazmaya ben başlıyorum.”
---
