30. bölüm · Şans Oyunu 1
30. Bölüm – Gözler Üstümüzde
Tünelin içindeki o boğucu sessizlik, şimdi yerini kalp atışlarımıza bıraktı. Tavanın üstünden gelen ayak sesleri artık belirgindi. Birileri oradaydı. Ve yakındı.
Çok yakındı.
Ceylan'ın eli elimde titriyordu. Ateş sessizce silahını çıkardı; babamdan kalan eski, ama sağlam tabanca.
Kapının önünde durduk.
Ben nefes almıyordum, ya da aldığımı hissetmiyordum.
Sanki içimden geçen her hava, GRİ’nin gözetleyen gözleri tarafından çalınıyordu.
“Hazır olun,” dedim, sesim kısıktı ama net. “Artık kaçmak yok.”
Tavan arasındaki metal levha gıcırdadı. Sonra bir tok ses...
Birisi aşağı atladı.
Karanlıkta belirdi önce.
Gözleri... o gözleri tanıdım.
Ama ismini hatırlayamadım.
Simsiyah giysiler, geceye karışmış siluet... yüzünde maske yoktu.
Sadece gözleri açıktaydı.
“Leyla,” dedi fısıltı gibi, ama tehdit dolu bir sesle, “seninle konuşmak istiyorum.”
Ateş öne atıldı, silahını kaldırdı.
“Bir adım daha atarsan, konuşamazsın!”
Adam gülümsedi.
Bir adım daha attı.
Ama ellerini havaya kaldırarak.
“Ben size zarar vermeye gelmedim. Henüz değil.”
Henüz mü?
Bu kelime beynimde yankılandı.
Dudaklarım kurudu.
“Seni tanıyorum,” dedim. “Beni... yıllardır izleyen gözler sendin. Kim olduğunu söyle.”
Adam başını eğdi.
“Beni GRİ yetiştirdi. Tıpkı seni hazırladıkları gibi. Ama fark şu; ben seçildim. Sen direndin.”
“Direndim çünkü ben oyuncu değilim. Bu oyunun kurbanı da değilim. Hesap soracağım.”
Adamın gözleri parladı.
“İşte bu yüzden seni seviyorlar. Güçlü olanı sever GRİ. Direniş onların en büyük testi.”
Ateş dayanamadı, silahı adamın kafasına doğrulttu.
“Ne istiyorsunuz bizden? Hepimizi deney faresine çevirdiniz. Artık bitti!”
“Hayır,” dedi adam. “Yeni aşama daha başlıyor.”
O anda arkamızdaki monitörlerden biri parladı.
Sistemde hâlâ açık bir yayın vardı.
Kameranın gösterdiği görüntü:
Bir başka laboratuvar. İçeride... çocuklar.
Küçük.
Kimi 8 yaşında, kimi 10.
Kablolara bağlı, sessizce uyuyan, belki de uyuyormuş gibi yapılan çocuklar.
Gözlerim doldu.
Ceylan ağlamaya başladı.
“Bu... bu gerçek olamaz.”
“GRİ hiçbir zaman tek bir kuşakla çalışmaz,” dedi adam.
“Siz ilk değilsiniz. Son da olmayacaksınız. Bu çocuklar sizin yerinize geliyor.”
Hayır.
Bu böyle bitemezdi.
Babam bizi korumak için her şeyini verdi.
Ve biz şimdi başka çocukların izlenmesine, sömürülmesine sessiz mi kalacaktık?
“Onları oradan çıkaracağım,” dedim. “Nerede olduklarını söyle.”
Adam başını iki yana salladı.
“Ancak bir şartla.”
Ateş tetiğe yaklaştı.
“Şart mı? Şart koyacak durumda değilsin!”
Adam bir adım geri çekildi, gözleri beni izliyordu.
“Leyla, sen bizim prototipimizdin. Senin kararların, sistemin geleceğini belirleyecek. Eğer bu çocukları kurtarmak istiyorsan... kendini GRİ’ye teslim edeceksin.”
Tüm dünya sessizleşti.
Ateş’in sesi bile çıkmadı.
Ceylan’ın nefesi tutuldu.
Sadece ben vardım o anda, adamın gözlerinde.
Sadece ben.
Korkuyordum.
Ama öfkem, korkumu bastırıyordu.
“Tam yerlerini söyle,” dedim, “sonrasına bakarız.”
Adam bir cihaz çıkardı. Elimdeki eski fenerin ışığında cihaz parladı.
Harita gibi bir şeydi.
“Kuzey bölgesindeki terk edilmiş termik santral. Çocuklar orada tutuluyor. Ama koruma altındalar. Ve sadece senin yüz tanımanla içeri girilebilir.”
Her şey planlıydı.
Benim gitmem gerekiyordu.
Ama bu bir tuzaktı, biliyordum.
Yine de... o çocuklar...
O gözler...
“Leyla, hayır,” dedi Ceylan. “Bu delilik. Gidemezsin. Yalnız gidemezsin.”
“Yalnız gitmeyeceğim,” dedim. “Siz olmadan hiçbir yere gitmem.”
Ateş gözlerimin içine baktı.
“Eğer bu tuzaksa, seni orada kaybedersek... ben kendimi affetmem.”
“Ben de,” dedim. “Ama biz buraya kadar birlikte geldik. Devamını da birlikte yapacağız.”
Adam yavaşça geri çekildi.
“Üç gününüz var. Sonra o çocuklar... kaybolur.”
Ve karanlıkta gözden kayboldu.
---
Tünelden çıkarken tek bir cümle yankılanıyordu içimde:
“Bizi izliyorlar. Hep izlediler.”
---
