34. bölüm · Şans Oyunu 1
34. Bölüm – Küller Arasında Yeni Bir Yol
Kamyonetin arka koltuğunda gözlerimi açtığımda, dünyanın sessizliği üzerime çökmüştü.
Ağır bir sessizlik. Sanki zaman donmuştu.
Başımın arkasında, dışarıda yanan enkazın soluk dumanı yükseliyordu, ama ben onu göremezdim.
Çünkü gözlerim, içimde yanmakta olan ateşe odaklanmıştı.
Yaralarım acıyordu, bedenim hâlâ kaskatıydı ama hissettiğim şeyler daha büyüktü, daha derindi.
Sadece fiziksel değil, ruhsal bir sancıydı bu.
Ateş’in yorgun ama kararlı yüzüne baktım.
O da benim gibi değişmişti, yıkılmıştı ama ayaktaydı.
“Ne yapacağız?” diye fısıldadım.
Soru boşluğa çarptı.
Cevabı da benim içinde yükselen kararlılık verdi.
“GRİ’nin diğer kollarını bulmalıyız,” dedi Ateş.
“Burası sadece bir merkez. Bu işin birçok ayağı var ve her biri bizi izliyor, her biri kontrolü elinde tutuyor.”
“Babanın dediği gibi,” dedim, “bu bir bağ. O bağ kopmadığı sürece bu iş bitmeyecek.”
Ceylan da yanımıza geldi.
“İlaç sistemleri, zihin bağlantıları… Hepsi başka yerlerle entegre. Bu sistemi tamamen kapatmak, onların hepsini kurtarmak demek.”
Yine bir karar anıydı.
Kendimizi bir labirentin içinde hissediyorduk.
Çıkış yok gibiydi, ama yol bulmak zorundaydık.
Kamyonetle yola çıktık.
Arka planda şehrin ışıkları solgun bir umut gibi parıldıyordu.
Her kilometrede, her dönüşte planlarımız şekilleniyordu.
İlk hedefimiz, İstanbul’un kenar mahallerinden birinde saklanan eski bir GRİ veri merkeziydi.
Orası küçümsenecek bir yer değildi.
Ama biliyorduk ki, orayı çökertebilirsek, büyük bir adım atmış olurduk.
Yol boyunca düşündüm.
Babamın sözleri, Alya’nın tehdidi, çocukların masum bakışları…
Hepsi beynimde birbirine karışıyordu.
Ve içimde bir yangın vardı.
Artık sadece kurban olmaktan vazgeçmiştim.
Ben bir yıkıcı, bir değiştiriciydim.
Ateş, sessizce müziği açtı.
Tansiyonumuzu düşürmek için değil, savaş ritmi tutmak içindi bu.
Ceylan, notlarını kontrol ediyor, arka koltuktaki çocuklara göz kulak oluyordu.
Selim, GPS ve iletişim cihazlarını ayarlıyordu.
Ve ben…
Önümüzdeki karanlık yola bakarken, kendi karanlığımı da kucaklıyordum.
Bir an geldi, durduk.
Eski bir depoydu burası.
Dışarıdan bakınca bir şey anlaşılmıyordu.
Ama içeride, dijital bir karanlık saklıydı.
Kapıyı açtık.
Soğuk ve sessizdi.
Her adımda yankılanan ayak seslerimiz, birer birer eski sırları uyandırıyordu.
Ekranlarda eski görüntüler dönüyordu.
GRİ’nin deneyleri, testler, çocuklar…
Ve bir görüntü beni dondurdu.
Kendim.
Küçük yaşlarımda, o soğuk odada.
Bir bilim insanı tarafından kayda alınırken.
Gözlerimdeki korku ve umut.
O an anladım ki, bu sadece bir sistem değil, bir hapishaneydi.
Bizi tutsak eden bir ağ.
Ateş fısıldadı:
“Burada ne yaparsak yapalım, sistem bizi takip ediyor. Her hareketimiz anlık izleniyor.”
Ama pes edecek değildik.
Bir plan yaptık.
Sistem içinde, kendimizi görünmez kılmak için bir yol vardı.
Saatler süren çalışmalar sonunda, veri merkezinin kalbine ulaştık.
Burası GRİ’nin beyniydi.
Ceylan, elleri titreyerek kodları çözüyor, Ateş ise kapıları, kameraları ve alarmları devre dışı bırakıyordu.
Ve tam o anda, bir alarm çaldı.
“Yakaladılar!” dedi Selim.
Ama o alarm, aynı zamanda dikkat dağıtmaydı.
Bir şeyler hareket ediyordu.
Ve biz, tam da o anda, yeni bir savaşa hazırlanıyorduk.
---
