8. bölüm · Şans Oyunu 1
8. Bölüm – Aynadaki Gölge
Gece sarkıyordu penceremin ucundan, içeriye sessizce sinsice sızan bir karanlık gibi.
Elimdeki dosyayı defalarca okudum. Her satırı, her ismi, her tarihi ezberledim.
Ceylan hâlâ kayıptı.
Ateş sessizliğe gömülmüştü.
Ve ben… aynada kendi gözlerime bile güvenemez hâle gelmiştim.
---
Sabah olduğunda, bir karar almıştım.
Tek başıma gidecektim.
Dosyada işaret edilen adrese...
Ceylan oradaysa, onu çıkaracaktım.
Yoksa... en azından S.O.’nun bir katmanını daha söküp atacaktım.
Sırt çantamı hazırladım.
Çelik saplı bıçak, not defteri, bir flaş bellek ve o eski mektup.
Babamın el yazısıyla yazdığı son şeyleri her zaman yanımda taşımam gerekiyordu.
Bu bir savaş değil sadece. Bu… bir hatırlatma.
---
Adres, şehrin dışında terk edilmiş bir fabrika kompleksiymiş.
Yıllar önce tekstil üretimi yapılırmış.
Şimdiyse… sessizlik üretmekten başka bir şey yapmıyordu.
Beton duvarları yosun tutmuş, paslı kapılar küf kokuyordu.
Ama içeride bir şeyler vardı.
Korku...
Ve belki de cevaplar.
---
Sessizce arka girişten girdim.
Her adımım yankı yaptı boşlukta.
İçerideki hava ağırdı.
Ne toz, ne kir… başka bir şey…
Sanki yıllarca burada bekleyen hayaletler nefes alıyordu.
Bir koridorun sonunda, bir ışık gördüm.
Zor da olsa adımlarımı sabit tuttum.
Titrememeliydim.
Beni izliyor olabilirlerdi.
---
Işık gelen odada, eski bir masa vardı.
Üzerinde... Ceylan’ın kolyesi.
Kalbim sıkıştı.
Onu çocukken annesi takmıştı. Ceylan, onu hiç çıkarmazdı.
Eğer buradaysa… canlı olmalıydı.
Eğer kolye buradaysa ama Ceylan yoksa...
---
Masanın kenarına iliştirilmiş bir not vardı:
> “Doğru izdesin.
Ama doğru kişilerle değil.”
Bir kamera sesi duyuldu.
Yukarı baktım — köşeye gizlenmiş bir güvenlik kamerası vardı.
Beni izliyorlardı.
Aklımdan ilk geçen:
Ateş.
İkinci: Selim.
Üçüncü: Babam mı da izlenmişti böyle?
---
Arkamdan bir tıkırtı geldi.
Aniden döndüm.
Kimse yoktu.
Ama o an, artık yalnız olmadığımı hissettim.
Çantamdan bıçağı çıkardım, yavaşça adımladım.
Eski bir merdiven vardı. Yukarı çıkan ama yarısı çökmüş.
Basamaklara bastıkça demirler inledi.
Zirveye vardığımda, paslı bir kapı…
Ve ardında... nefes sesi.
---
Kapıyı ittim.
İçerisi loştu.
Ve orada... sandalyeye bağlanmış biri.
Ceylan!
Koşup yanına gittim.
Ama tam o anda, arkamdan biri tuttu kolumu.
Bıçak yere düştü.
Bir çırpınma anı, sonra karanlık...
---
Gözlerimi açtığımda beton bir odaydaydım.
Ceylan hâlâ karşımdaydı. Ama konuşamıyordu.
Ağzı bantlı, gözleri kan çanağına dönmüş.
Yanımda bir ses yankılandı.
O tanıdık ses.
“Leyla.
Bu bir son değil.
Bu, ikinci perde.”
---
Kapı açıldı.
İçeri giren kişi…
Selim.
Yüzünde suçlu bir ifade yoktu.
Tam tersine... sakin, soğuk ve emin adımlarla yürüdü.
“Buraya seni kurtarmaya geldim,” dedi.
Ama gözlerindeki o gölge... beni ürpertti.
“Sen mi kaçırdın Ceylan’ı?” dedim.
Güldü.
“Hayır. Ama onu kurtaramayan bendim.
Ve seni… koruyamayan da.”
“Bana oyun mu oynadın?”
“Hayır Leyla. Bu oyunu sen başlattın.
Ben sadece izledim.”
---
Ceylan ağlamaya başladı.
Ben yerimden doğrulmaya çalışırken Selim cebinden bir anahtar çıkardı.
“İçeri girmek kolaydı,” dedi.
“Çıkmaksa... başka bir şans oyununa bağlı.”
Kapıyı açtı.
Arkasında… siyah ceketli iki adam duruyordu.
S.O. işareti, yakalarında işlenmişti.
---
“Ne istiyorsunuz bizden?” dedim.
Birisi yaklaştı, göz hizama indi.
“Senden bir seçim.
Ya Ceylan’ı alıp buradan çıkarsın…
Ya da bu defteri tamamlayıp gerçeği öğrenirsin.”
Elime eski bir günlük uzattı.
Babamın defteri.
---
Kafamda bir uğultu başladı.
Gözüm Ceylan’da…
Elimde babamın geçmişi…
Kapıda S.O.
Ve ben,
bir kararın tam ortasında.
---
> Şimdi Leyla,
Ya sevdiklerini kurtaracaksın…
Ya da gerçeği.
Ama ikisi birden mümkün değil.
---
Bitmedi.
Henüz değil.
Çünkü... benim adım Leyla Kara.
Ve bu, benim oyunum.
---
