4. bölüm · Şans Oyunu 1
4. Bölüm – Güvenin Çöküşü
Ceylan’ın nefesi kesikti. Yarı baygın hâlde kucağıma yığıldığında, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Onu salona taşıdım. Ateş uyanmıştı, gözleri endişeyle büyüdü.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama birileri onu bulmuş. Ve konuşturmaya çalışmışlar.”
Ateş, hızla su getirdi. Ceylan’ın dudaklarına değdirdim. Ellerim titriyordu. Onun o hâlini görmek... kırdı beni. Ama asıl kıran, az sonra söyledikleriydi.
---
Ceylan gözlerini araladığında, sesi zar zor çıkıyordu.
“Beni izliyorlardı…” dedi. “Günlerdir.”
“Kim?”
“Bilmiyorum. Yüzlerini görmedim. Ama konuştular. Seslerinden tanıdık bir şey vardı.
Ve… Ateş’in adını söylediler.”
O an içim buz kesti.
“Ateş mi?” dedim, sesi titreyen bir fısıltıyla.
O sırada yanımda oturan Ateş’in bakışları sertleşti.
“Ne diyorsun Ceylan? Ben ne alakam var?”
Ceylan başını çevirdi, yüzü korkuyla buruştu.
“Seni kastetmediler belki ama... senin geçmişini. Babanı.
S.O.’yla birlikte çalışmış.”
O an her şey bir anlığına durdu.
Ateş’in yüzü kireç gibi oldu. Dudaklarını araladı, ama tek kelime çıkmadı.
“Leyla,” dedi sonunda, “Ben bilmiyordum. Yemin ederim. Babamla neredeyse hiç görüşmedim. Küçüktüm, o bizden ayrıldı… O dünyayı bilmiyorum ben.”
Ona bakarken içimden iki ses aynı anda konuştu:
Biri “Güven,” dedi.
Diğeri “Şüphe et.”
---
O gece boyunca konuşmadım. Ceylan uyudu. Ateş sessizdi.
Ben, babamın kayıtlarını dinledim tekrar tekrar.
Her kelimesi, bir bıçak gibi kesiyordu içimi.
> “...Oyun başladı Leyla. Ama bu oyun şansla değil, seçimle kazanılır.
Kime güveneceğini seç. Kime sırtını döneceğini.
Çünkü bu defa, ihanet içeriden gelecek.”
İhanet içeriden…
Gözlerim Ateş’e kaydı.
O, pencerenin önünde durmuş, dışarı bakıyordu. Omuzları düşüktü. Belki gerçekten bilmiyordu.
Ama belki… biliyordu da sustu.
Kimseye tam güvenemezdim artık. Hatta kendime bile.
---
Sabah olduğunda kararımı vermiştim.
Ceylan’ın artık burada güvende olmayacağı kesindi.
Ve ben, babamın geçmişini öğrenmeden bu şehirde nefes alamazdım.
Hazırlanmaya başladım. Küçük bir çanta. Ajanda, mektup, flaş bellek… Ve babamın ofisinden bulduğum bir anahtar.
Üzerinde tek bir harf vardı: “Ş”
“Anahtarı hatırlıyor musun?” diye sordum Ceylan’a.
Kafasını salladı.
“Babanın en büyük sırrı. Her zaman ‘bir gün sakladığım şey seni ya koruyacak, ya da yok edecek’ derdi. Belki o şey… bu anahtarla açılıyor.”
---
Ateş bizi bırakmak istemedi.
“Yalnız başınıza gidemezsiniz,” dedi.
Ama artık onunla aramda bir duvar vardı.
“Bu benim yolum,” dedim. “Ceylan’ı korumak zorundayım. Seninle sonra görüşürüz.”
Kapıyı kapattığım an, içimde bir boşluk oluştu.
Ateş’in gözlerinde bir kırgınlık vardı.
Ama ben artık gözlere değil, izlere güveniyordum.
---
Ceylan’la birlikte yola çıktık.
Anahtar bizi nereye götürecek bilmiyorduk.
Ama elimdeki ipuçlarına göre, bu anahtar Şile’deki eski bir eve aitti.
Babamın hiç bahsetmediği, ama tapu kayıtlarında adına kayıtlı olan bir yazlık.
Yola çıkarken Ceylan bana döndü:
“Leyla… O oyuna sen istemeden dahil oldun. Ama şimdi merkezindesin.”
Ben de ona baktım:
“Artık istemiyorum...
Oyunu kazanacağım.”
Ve arabayı sürdüm.
Geçmişin tozunu, karanlığın perdesini ve babamın gölgesini aralamaya…
S.O.'yu yüzüne bakarak tanımaya.
Ve ne pahasına olursa olsun, kimseyi daha kaybetmemeye…
---
