31. bölüm · Şans Oyunu 1
31. Bölüm – İlk Zaman
Üç gün...
Yetmiş iki saatlik zaman, beynimin kıvrımlarına kazınmıştı.
O çocukların gözlerini unutmam mümkün değildi.
Tünelden çıkarken arkamda bıraktığım her sessizlik, içimde yankılanan bir feryat gibiydi. Bu kez yalnız kendi hayatımız değil, başkalarının hayatı da bizim elimizdeydi.
Geceyi ormanda geçirdik. Ateş ve Ceylan, sırayla nöbet tuttu. Ama ben... uyumadım.
Sadece gözlerimi kapadım ve karanlıkta babamın sesini duymaya çalıştım.
“Unutma Leyla,” demişti bir gün, “karanlık seni korkutmasın. Asıl tehlike hep ışığın altında saklanır.”
İşte şimdi o ışığa gidiyorduk.
Sabah olup güneş doğduğunda, GRİ’nin sakladığı o termik santralin haritadaki yerini tekrar inceledik.
Kuzey ormanlarının derinliklerinde, terk edilmiş görünen ama aslında içeride hayatı boğan bir yapı.
Ateş rotayı çizdi.
Ceylan çantasındaki ilaçları ve iletişim cihazlarını kontrol etti.
Ben ise... içimdeki sessiz fırtınayı bastırmaya çalıştım.
Yola çıktık.
Orman daralıyor, gökyüzü görünmez oluyordu.
Ağaçlar sanki bizi izliyor gibiydi.
Her adımımız, toprağın altında gömülü bir sırrı uyandırıyor gibi.
Sessizliğimizi, yalnızca rüzgârın uğultusu ve yaprakların hışırtısı bozuyordu.
Bir noktada, Ateş durdu.
“Elimizde harita var ama GRİ de bizi izliyor olabilir. Tetikte olun.”
Santrale yaklaştıkça hava soğudu.
Ürpertici bir şekilde metal kokusu yayıldı.
Ceylan nefesini tuttu.
“Burası... nefes alamıyorum gibi.”
Ve karşımızdaydı.
Yıkık dökük bir yapı.
Ama sadece dışı öyleydi.
Ateş, çevreyi kolaçan etmek için ilerledi.
Ben kapının önünde durdum.
Eski, paslı ama merkezine yerleştirilmiş tanıdık bir cihaz...
Yüz tanıma.
Aynadan yansıyan görüntüme bakarken, içimde tanımadığım bir şey kıpırdadı.
Ben kimdim artık?
GRİ’nin izlediği bir çocuk mu?
Yoksa onun oyununu kendi kurallarına göre yıkan bir gölge mi?
Derin nefes aldım.
Yüzümü okuttuğum anda kapı tıslayarak açıldı.
İçeriden gelen soğuk hava yüzüme çarptı.
Ve içeri girdik.
Koridorlar sessizdi.
Işıklar titrek, duvarlar gri renge boyalıydı.
İçeride bir tür sinir bozucu düzen hakimdi.
Her şey olması gerekenden bir tık fazla düzgün.
İlk odaya girdiğimizde... sustuk.
Yataklara bağlı çocuklar.
Gözleri kapalı, nabızları ekrana yansıyan.
Ve o ekranın altında, büyük harflerle:
PROJE: YENİ NESİL
“Tanrım,” dedi Ceylan. “Hepsi... bizim yerimize hazırlanıyor.”
Ateş yaklaştı.
“İlaçlara bağlılar. Ama kalp ritimleri düzenli. Uyanmıyorlar çünkü uyanmalarına izin verilmiyor.”
Birden ses sistemi devreye girdi.
Duvarlardaki hoparlörlerden yankılanan tok bir ses:
> “Hoş geldin, Leyla. GRİ seni bekliyordu.”
Her taraf aydınlandı.
Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı.
Kapılar birer birer kilitlendi.
Ateş hızla bilgisayar paneline koştu.
“Zamanımız az. Birisi bizi içeri aldı ve şimdi çıkışları kapatıyor.”
Ceylan panikle çocukların kelepçelerine yöneldi.
“İlaç sistemini durdurabilirsem onları uyandırabiliriz.”
Ben ise hoparlöre baktım.
“Ne istiyorsunuz benden? Oyun hâlâ bitmedi mi?”
Ses cevap verdi:
> “Oyun şimdi başlıyor. Ama bu kez senin kurallarına göre değil.”
Birden karşı duvardaki dev ekran açıldı.
Ve... babam göründü.
Gözlerim dondu.
Hayır. Bu mümkün olamazdı.
O öldü.
Ben... ben onu ellerimle gömdüm.
Ama ekranda yüzü netti.
Solgun, yorgun ama yaşıyordu.
Gözleri ekrana bakıyordu, bana.
> “Leyla,” dedi sesi titrek. “Eğer bunu duyuyorsan... GRİ beni bırakmadı. Sadece seni itmeye çalıştılar.”
Ceylan çığlık attı.
“Bu... bu canlı yayın mı?!”
Ateş yere vurdu.
“Bizi kandırdılar. Her şey bir tuzaktı!”
Ama ben... donmuştum.
Babamın gözlerine bakıyordum.
Ve o bir cümle daha fısıldadı:
> “Geldiğinde seni izleyecekler. Ama sen gözlerini onlardan ayırma. Karanlıkta güç sende.”
Ekran kapandı.
Ben dizlerimin üstüne çöktüm.
Kalbim patlayacak gibiydi.
Babam yaşıyordu.
Ama GRİ’nin elindeydi.
Ve ben... ya o çocukları kurtaracaktım.
Ya da babamı.
İkisini birden seçmek... imkânsız görünüyordu.
Ama ben Leyla’ydım.
Bu oyunu ben bitirecektim.
Ve kurbanı değil, yıkıcısı olacaktım.
---
