3. bölüm · Şans Oyunu 1
3. Bölüm – Kayıp Harfler
Sabahın beşiydi. Gökyüzü, kirli bir gri. Havadaki rüzgar sanki nefes almamı engelliyordu.
Ceylan yoktu.
Onun odasına ilk ben girdim.
Kapısı aralıktı ama içerideki hava bambaşkaydı. Dağınıklık değil, bir karmaşaydı bu. Sanki bir şey ya da biri... içeride bir şey aramıştı. Hatta alıp götürmüştü.
Yatağı düzensizdi, çarşafları çekilmişti. Üzerindeki beyaz kazak, yere düşmüş. Masadaki aynası çatlamıştı. Telefonu? Yok. Cüzdanı? Masadaydı. Ayakkabılar? Yerinde. Ama... montu yoktu.
Kendi kendime fısıldadım:
“Ceylan bu evden kendi isteğiyle çıkmadı.”
Telefonuna ulaşılamıyordu. Ateş yanımdaydı, ama onun gözleri bana cevap vermiyordu.
“Ne oldu ona?” dedim.
O sadece başını iki yana salladı.
"Belki... belki kaçtı. Korktu.”
“Hayır,” dedim. “Bu kaçış değil. Bu iz yok ediş.”
---
O gün komiser Selim tekrar geldi.
Ona mektubu ve ajandayı gösterdim.
“S.O. kim olabilir?” diye sordum.
O da bana sordu:
“Babanızın geçmişinde S.O. harfleriyle başlayan bir düşman, eski bir dava, bir şirket... aklınıza bir şey geliyor mu?”
Duraksadım.
O an gözümde bir anı canlandı. On iki yaşımdaydım. Babamla kütüphanedeydik. Raflardan bir kutu düşmüştü, içinden birkaç eski dosya çıkmıştı.
Kapağında, kırmızı kalemle yazılmış iki harf:
S.O.
“Onu asla açma,” demişti.
Ben korkmuştum. Çünkü o gece babam ilk defa sesini yükseltmişti.
O kutu hâlâ evde olmalıydı.
---
Gecenin en sessiz saatinde, elimde küçük bir fenerle babamın eski mahzenine indim.
Burası eve bağlıydı ama yıllardır kapalıydı.
Paslı anahtarı zorladım. Kapı açılırken çıkan gıcırtı, içime kadar işledi.
Toz kokusu, rutubet ve zamanın terk edilmişliği…
Her şey iç içe geçmişti.
Rafların arasında aradım. Eski şarap sandıkları, kitap kutuları, dosyalar...
Ve sonunda...
Siyah, metal bir kutu.
Üzerinde, solmuş kırmızı bir etiket.
S.O. – Şans Operasyonu – Kişiye Özel
Kutuyu açtım. İçinde ne olduğunu gördüğüm an, kalbim duracak sandım.
Eski bir fotoğraf. Babam, genç hâliyle ortada. Sağında komiser Selim. Solunda tanımadığım bir adam — gözleri simsiyah.
Altında not vardı:
> “Biz sadece oynadık. Ama o... kurbanları seçti.”
Kutunun altında bir flaş bellek vardı. Ve bir ses kaydı.
---
Saniyeler içinde üst kata çıktım. Bilgisayarı açtım. Dosya yüklendi.
Kayıt 6 dakika 13 saniyeydi.
Babamın sesi...
Yorgun, kırık ama net.
> “Eğer bu kayıt elindeyse Leyla, işler tahmin ettiğimizden hızlı ilerlemiş demektir.
Bu, sıradan bir suç dosyası değil. Bu, bir oyun... ve senin doğumunla başladı.
Evet, Leyla... her şey seninle başladı.
S.O., senin doğduğun yıl aktif hale getirildi.
Devletin içindeki bir gölge yapılanmaydı. Şans üzerine kurulmuştu. İnsan hayatlarını istatistiklere göre seçip, risk planlarıyla kumar oynuyorlardı.
Biz... onlara hizmet ettik. Ben, Selim, Ateş’in babası... ve o karanlık adam — S.O.’nun kurucusu.”
Donakaldım.
Ateş’in babası mı?
Demek ki bu sadece bizim hikâyemiz değildi. Bu, kuşakların taşıdığı bir lanetti.
---
Kapı çaldı.
Gece 02.41.
Fırladım. Ateş uyuyordu. Kapıyı ben açtım.
Ceylan.
Ama o hâl…
Ayakta zor duruyordu. Yüzünde morluklar vardı. Elbiseleri yırtık. Gözleri korkuyla titriyordu.
“Beni buldular,” dedi fısıltıyla.
“Kim?”
“Leyla… kutuyu açmamalıydın. O artık burada.”
“Kim Ceylan? S.O. mu?”
Gözleri bana kilitlendi.
“Hayır... S.O. geri dönmedi.”
Duraksadı. Nefesi kesildi.
“Çünkü... S.O. hiç gitmemişti.”
---
