37. bölüm / 57
DE-MARKAJ ღBİTTİღ♛ DE-MARKAJ | 36
Bölümler 57Şu an: ♛ DE-MARKAJ | 36
- 1 ♛ DE-MARKAJ | PROLOG1.101 kelime
- 2 ♛ DE-MARKAJ | 11.888 kelime
- 3 ♛ DE-MARKAJ | 21.511 kelime
- 4 ♛ DE-MARKAJ | 32.183 kelime
- 5 ♛ DE-MARKAJ | 42.318 kelime
- 6 ♛ DE-MARKAJ | 52.915 kelime
- 7 ♛ DE-MARKAJ | 62.643 kelime
- 8 ♛ DE-MARKAJ | 72.841 kelime
- 9 ♛ DE-MARKAJ | 82.136 kelime
- 10 ♛ DE-MARKAJ | 93.729 kelime
- 11 ♛ DE-MARKAJ | 103.434 kelime
- 12 ♛ DE-MARKAJ | 112.118 kelime
- 13 ♛ DE-MARKAJ | 123.910 kelime
- 14 ♛ DE-MARKAJ | 132.575 kelime
- 15 ♛ DE-MARKAJ | 142.420 kelime
- 16 ♛ DE-MARKAJ | 152.576 kelime
- 17 ♛ DE-MARKAJ | 162.319 kelime
- 18 ♛ DE-MARKAJ | 172.171 kelime
- 19 ♛ DE-MARKAJ | 182.557 kelime
- 20 ♛ DE-MARKAJ | 192.418 kelime
- 21 ♛ DE-MARKAJ | 203.875 kelime
- 22 ♛ DE-MARKAJ | 212.497 kelime
- 23 ♛ DE-MARKAJ | 222.234 kelime
- 24 ♛ DE-MARKAJ | 234.137 kelime
- 25 ♛ DE-MARKAJ | 243.223 kelime
- 26 ♛ DE-MARKAJ | 253.240 kelime
- 27 ♛ DE-MARKAJ | 264.385 kelime
- 28 ♛ DE-MARKAJ | 274.784 kelime
- 29 ♛ DE-MARKAJ | 28 | SEZON FİNALİ3.043 kelime
- 30 ♛ DE-MARKAJ | 292.548 kelime
- 31 ♛ DE-MARKAJ | 301.964 kelime
- 32 ♛ DE-MARKAJ | 312.510 kelime
- 33 ♛ DE-MARKAJ | 321.679 kelime
- 34 ♛ DE-MARKAJ | 332.099 kelime
- 35 ♛ DE-MARKAJ | 343.323 kelime
- 36 ♛ DE-MARKAJ | 353.088 kelime
- 37 ♛ DE-MARKAJ | 363.290 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 ♛ DE-MARKAJ | 372.323 kelime
- 39 ♛ DE-MARKAJ | 382.077 kelime
- 40 ♛ DE-MARKAJ | 393.584 kelime
- 41 ♛ DE-MARKAJ | 402.164 kelime
- 42 ♛ DE-MARKAJ | 412.054 kelime
- 43 ♛ DE-MARKAJ | 421.887 kelime
- 44 ♛ DE-MARKAJ | 432.448 kelime
- 45 ♛ DE-MARKAJ | 442.225 kelime
- 46 ♛ DE-MARKAJ | 452.662 kelime
- 47 ♛ DE-MARKAJ | 463.031 kelime
- 48 ♛ DE-MARKAJ | 472.775 kelime
- 49 ♛ DE-MARKAJ | 483.935 kelime
- 50 ♛ DE-MARKAJ | 492.087 kelime
- 51 ♛ DE-MARKAJ | 501.981 kelime
- 52 ♛ DE-MARKAJ | 512.254 kelime
- 53 ♛ DE-MARKAJ | 522.377 kelime
- 54 ♛ DE-MARKAJ | 532.214 kelime
- 55 ♛ DE-MARKAJ | 542.556 kelime
- 56 ♛ DE-MARKAJ | 552.578 kelime
- 57 ♛ DE-MARKAJ | 56 | FİNAL2.328 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-36-
O akşam saatin biraz geç olduğunu biliyordu ama eve dönmek hiç içinden gelmiyordu Onur'un. Dün otelden tamamen ayrılıp tadilatı biten evine çıkmıştı ama bir an bile orada kalmak istemiyordu. O evde Nergis'siz bir gün dahi geçirmek istemiyordu. İçinden otele yeniden dönmek geçse de çocuk oyuncağı mı bu diye söylendi kendi kendine. Annesinde kalırsa başının şişeceğini biliyordu. O yüzden nereye gideceğini bilemeden çöküp oturdu soyunma odasındaki tahtalardan birine.
Çıkmak için hazırlanan Selim, arkadaşının öylece oturduğunu görünce kolundaki saate baktı. Soyunma odasında sadece ikisi kalmıştı ve adamın pek gidesi yoktu. "Yatak yorgan serelim kardeşim, sen burada kal?"
"Valla ne iyi olurdu." dedi dalgınlıkla.
Onun bu karamsar hâlini görünce ister istemez tam karşısına oturdu adam. Dostunu bu durumda bırakıp kızlarla eğlenmeye çıkamazdı maalesef. Her ne kadar kadınlar için kurallarını son derece esneten biri olsa da.
Sıkıntıyla iç geçirdi Selim. "Günlerdir yedin bitirdin kendini be oğlum. Bir hatanın bedeli bu kadar ağır mı olmalıydı yani?"
Suçlulukla başını öne eğdi adam. "Bazı hataların bedeli sandığımızdan da ağır olabiliyor Selim. Çok geç anlıyoruz." O anları düşündükçe içi ağlamaklı bir duyguya boğulsa da yeniden tekrarlandı zihninde. "Sonsuza dek seni sevsem de sana dönemem artık dedi."
"Ne saçma şeymiş o oğlum? Sonsuza dek birbirinizi seveceksiniz ama kavuşamayacaksınız. Arabesk filmlerde mi yaşıyoruz?" Dostunun bu kadar imkânsız konuşması canını sıktığından mıdır bilinmez "E kız belli ki sende, sen de ondasın. Birbirinizi bu kadar severken ayrı kalmak niye?" dedi.
Omuz silkti Onur. "Artık bana güvenemezmiş. Haksız da bulamıyorum. Ben her ne kadar bir daha aynı şeyler olmayacak desem de Banu konusunda güvenini kırdım bir kere. Hayatımı birleştireceğim kıza değil de başkasına güvendim." Ofladı adam. "Ben bu cezayı hak ettim aslında."
"Ama biriniz konuşmazsa bu böyle sürüp gidecek."
"Konuşsam da bir şey değişmeyecek ki. Son konuşmaya gittiğimde söylediklerini biliyorsun." Sıkıntıyla çenesini kaşırken "Olcay'la Didem evleniyormuş. Olcay nikâh şahidi olarak çağırdı beni, kabul ettim." dedi birden.
Yüzü aydınlandı Selim'in. "E ne güzel işte oğlum?" Yerinden kalkıp spor ceketini giyerken "Orada kesin Nergis'i tavlarsın yeniden. Ben de bir şey sandım! İki saattir mıy mıy içimi kıydın." yanıtını verdi rahat bir ifadeyle.
Onur'sa son şansı olan bu duruma karşı Selim kadar rahat bakamıyordu. "Ben Nergis'i tanıyorum Selim. Bir bitirdi mi dönüşü çok zor olur."
Dudakları yargılayıcı bir biçimde düzleşti Selim'in. "E madem biliyorsun da niye eşeklik ediyorsun?"
"Off, yine dönelim mi başa?"
"Tamam, tamam. Sen sıkıntı etme işte. Düğüne kadar sakince bekle. O zamana kadar da konuşacaklarını prova edersin."
"Düğüne kadar nasıl bekleyeceğim bilmiyorum. Ya Nergis kendine yeni bir hayat kurarsa? Ya da ne bileyim, belki hayatına başka biri girerse..."
"Oha ama artık! Düğüne şunun şurasında ne kadar olabilir ki? On yıl sonra mı düğün? Ne senaryo yazdın valla. Kız hâlâ seni sevdiğini açık açık söylemişken hem de."
"Ondan o kadar çok ayrı kaldım ki Selim, artık bir dakika bile yanından ayrılmak istemiyorum. Kendimi affettirsem bir dakika bile dizinin dibinden ayrılmam. Öyle köpek gibi özledim onu."
Tüm bu konuşmaların arasında koridorda çıkmak için ilerleyen Turan Bey, kısa bir an ikilinin arasındaki konuşmalara kulak misafiri olmuştu. Onur ve Selim'in bu saatte soyunma odasında olması yeterince şaşırtıcı değilmiş gibi usulca açık kapıya doğru ilerleyip başını içeri soktu. "Beyler? Burayı çok sevmiş gibisiniz. Böyle futbol aşkıyla yanıp tutuştuğunuzu bilmiyordum." Gözlerini Onur'a karşı bir imayla devirerek ekledi. "Keşke bazılarınız bu futbol aşkını sahalarda da gösterebilse."
Atılan taşın kendisine isabet ettiğinin farkında, başını öne eğdi Onur. Yaşlı adam tarafından göz hapsine alındığını göz ucuyla bakarken hissetti.
"Bu çocuk yine aynı konuya mı kafayı takmış?"
Sıra arkadaşını ispiyonlar gibi başını salladı Selim. "Aynen hocam. Nergis meselesi." Adamın dikkatli bakışları eşliğinde devamını getirdi. "Ama ben dedim! Kızla git, konuş dedim. Hocam artık top Onur'da."
Göz ucuyla üzgün çocuğa bakarken "O zaman bir pas da benden." dedi Turan. "Bugün modaevine gittim." demesiyle Onur'un başını kaldırıp kocaman gözlerle ona bakması bir oldu. Aşkın nelere kadir olduğunu düşünen Turan, uzun zamandır bu duyguları hissetmediği için kendi kendine bir iç çekti.
"Bir şey mi olmuş?" Heyecanla "Nergis'le ilgili bir şey mi var? Konuştunuz mu? Ne dedi?" sorularını sıralarken hocasının göz ucuyla abartılı bakışlarıyla karşı karşıya kaldı.
"Bir şey yok da... Yanında bir adam vardı. Pek boş durmuyordu doğrusu. Kızcağıza bayağı bir kur yaptı ama Nergis pek yüz vermedi."
"Adam mı?"
Onur, sevdiği kadının yanında bir adamın varlığına dair tek kelimeye katlanamazken kalbi gümbür gümbür atmaya başlamıştı. Nergis'i elde etmeye çalışan biri. Başka biri. Zihninin içinde bir yangın alarmının çalmasına sebebiyet vermişti bu.
"Bil istedim, Fişek." dedi Turan Bey. "Bazı pozisyonlar vardır, kaçırılmaz."
Odanın içindeki hava kıskançlığa, meraka ve gerginliğe dönüşürken çocukları sessizce selamlayıp çıktı Turan.
Onur ise Turan Hoca'nın yanında gösteremediği tepkinin içindeki patlamasını yaşıyordu. Dişlerini birbirine sertçe bastırmış düşünürken her yer ona dar gelmeye başladı. Kimdi Nergis'in peşinde gezinen bu adam? Kim oluyordu?
❝Nergis❞
O akşam yemeğinden sonra bir ağırlık çökmüştü. Tuğçe birlikte sofrayı toplamamızın ardından odasına çekildiğinde hiç ellemedim. Hâlâ yarışma için en güzel tarifine karar verememişti. Yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Ben de sanki bir şey bulabilirmişim gibi boş boş televizyonda dolaşırken onu gördüm. Onur'u.
Ünlü birinden ayrılıyorsanız bunun bir bedeli vardı. Onu her yerde görmek gibi. Allah'tan oyuncu falan değildi. Düşünsenize, açtığınız her dizide görmek ne korkunç olurdu.
İster istemez ekrana kilitlendim. Onun sahalardaki birkaç hareketi dönüp dururken spor programında bir adam hakkında konuşuyordu.
"Galatasaray'ın yıldızı Fişek Onur... Bana sorarsanız son haftalarda o bildiğimiz patlayıcılığını sahalara yansıtamıyor. Önüne atılan toplara geç kalıyor, hızını kaybetmiş gibi. Hayır nazar mı değdi anlamadım ki?" Karşısındaki arkadaşının hafif, sevimsiz gülüşünden sonra devam etti adam. "Bu bir form düşüklüğü mü yoksa daha derin bir şeylerin işareti mi bilmiyoruz. Ama gerçek şu ki Onur uzun zamandır ilk kez bu kadar sönük kalıyor. Galatasaray bu performansla kritik maçları kaldıramaz. Fişek ya yeniden ateşlenecek ya da..." Kaşları havalandı adamın. "...yerini zor kurtaracak gibi görünüyor."
Onunla ilgili bu konuşmalar hâlâ beni nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki? Durumu kötüydü belli ki. Mentalinin neden dağıldığı ortadaydı. Beni düşünüyordu. Ben de onu. Onu özlüyordum. Onun sesini, gülüşünü, mutlu ve keyifli hâlini özlüyordum. Yüzünü özlüyordum. Onur'un yüzündeki o yumuşak gülüş var ya... O gülüşü gördüğümde sanki her şey yolundaymış gibi hissederdim. Ben güvendeymişim gibi. Ancak şimdi ne gülüşü kalmıştı ne de kendisi.
Onur Büyüktuğ'dan arındıramadığım zihnimi bir zil sesi harekete geçirdi. Kapı çalıyordu. Kesin Kurtuluş'tu.
"Kurti şu anahtarını bir gün de al be..." diye söylenip kapıyı açarken karşımda en görmeyi beklemediğim kişiyi gördüm. "Sen..." diye mırıldandım şaşkınlığımı gizleyemeden.
Volkan Temur.
Adam elinde bir çiçek, akşamın bir saatinde evimin önündeydi. Şaka gibi. Nereden alıyordu bu cesareti? Anlamak güçtü doğrusu. Hayır, daha önemli bir soru vardı ki bu da evimi nereden bulduğuydu.
"Ne işin var senin burada? Hem de bu saatte!"
Tam sert çıkışacakken elindeki beyaz çiçek buketini kaldırdı. "Beyaz bayrak sallıyorum! Düşman değil, dostum. Oradan nasıl göründüğümün farkındayım ama sapık değilim gerçekten."
"Ha, öyle mi?" Elimi belime koyarken alayla güldüm. "Buradan bakıldığında tam da Amerikan sapıklarına benziyorsun."
Cezbedici bir gülüşle "Hakkımda araştırmalar yapılmış." dediğinde ne söylediğini bile anlamadım. "Hani Amerika'dan geldiğimi biliyorsun ya..."
"Ne? İşim gücüm yok bir de seni mi araştıracağım? Ben Amerikan Sapığı filminden..." Neyi açıklamaya çalıştığımı düşünürken sinirlendim. "Git işine allasen, akşam akşam!" Tam kapıyı üzerine kapatacakken engel oldu.
"Ya, sen misafirlerini böyle mi ağırlarsın?"
"Misafirlerim gelmeden önce haber verir ve böyle zamansız gelmezler!"
"Özür dilerim. Ama işyerinde seninle iletişim kuramadığım için buraya kadar geldim. Sadece kendimi anlatmak için." Ellerini havaya kaldırdı. "Yemin ederim sapık değilim. İstersen dışarıda, halka açık bir alanda konuşalım. Aşağıdaki pastanede mesela."
Her ne kadar evimi bulup buraya kadar gelmesi ürkütücü görünse de adamın tavrı dostaneydi. Bir de evde Tuğçe'nin olduğunu düşünürsek... Bunun da verdiği bir rahatlıkla istemeye istemeye kapıyı araladım. "Sadece on dakikan var, daha fazla kalırsan polis çağırırım."
Zafer kazanmış bir neşeyle gülümseyen adam "Misafirperverliğin göz yaşartıcı ama olsun, en azından buradan geri çevirmedin." diyerek kinayeli konuşsa da içeri girmeden yeniden durduruldu.
"Şşşt, hoop!" Bakışlarım ayakkabılarına gitti. "Dingonun ahırı değil burası. Siz asilzadelerin aksine biz orta sınıflar evlerimize ayakkabıyla girmiyoruz."
"Çok pardon." Ayakkabılarını çıkardıktan sonra usulca içeri girdi adam. Elinde bir savaş nişanesi gibi taşıdığı çiçeği bana uzatıp gösterdiğim oturma odasına doğru ilerledi.
İçeride meraklı çocuklar gibi gezinirken evimi inceledi. "Çok şirin bir evin varmış."
Kollarımı kavuşturmuş onun konuya girmesini bekliyordum. O ise çoktan koltuklardan birine oturmuştu. Ancak ondan beklediğim bir rahatlıkla yayılmamış, misafir çocuğu gibi iki büklümdü. Bu hafif çekingen tavrı onda ilk defa gördüğüm için yabancılaşmıştım. Çok üstüne gitmedim ve her misafire sorulduğu gibi "Ne içersin?" sorusunu sordum.
"Espresso var mı?"
"Şansını zorlama istersen."
Başını hafifçe yana yatıran adam "Tamam, ne varsa o zaman." diyerek kaderine razı geldi.
En hızlı olacak şeyi seçtim, üçü bir arada yapıp kupalara koydum ve içeri döndüm. O ise merakla televizyon konsolunun hemen yanındaki çocukluk fotoğrafıma bakıyordu. 23 Nisan gösterisinden sonra çektirmiştik ve yanımda Onur da vardı.
Beni görünce çerçeveyi göstererek "Çok tatlı bir çocukluğun olmuş." dedi ama umursamaktan uzak bir bakış attım.
"Ev sahiplerinin özeline çok saygılısın gerçekten."
"Özür dilerim ama orta yerde duruyordu." Kaşları çatılarak fotoğrafa tekrar baktı. "Yanındaki arkadaşınla çok samimi görünüyorsunuz."
Şimdi oturup da ona Onur'la çocukluk arkadaşı olduğumuzu, bu arkadaşlığın aşka evrildiğini falan anlatacak değildim. Kahvesini ikram ettim ve elimi belime koyarak beklentiyle yüzüne baktım.
Vermeye çalıştığım mesaja karşın yavaşça fotoğrafı yerine bıraktı ve bana baktı. Öksürerek söze girmeye hazırlandı. "Nergis, ben... Aslında buraya gelirken ne konuşacağımı falan hep düşünmüştüm ama sanırım ilk defa böyle zor bir konuşma yapıyorum. Hayır, ilk defa da yapmıyorum ama... neden böyle oldu anlamadım." Gömleğinin yakalarını gevşetmeye çalışırken "Burası niye böyle sıcak oldu böyle ya?" dedi kendi kendine.
Bir yanım onun gibi kendine fazla güvenen birini karşımda bu şekilde görmekten zevk alırken diğer yanım ne söyleyecekse söylesin de gitsin der gibiydi. Bu kadar ısrarcı insanlar hiçbir zaman hoşuma gitmemiştir. Belki de ilgi yanlış yerden geldiğinde böyle oluyordu, bilemiyordum. Aynı şeyi Onur yapsa hoşuma giderdi muhtemelen.
Sabrımın azaldığını gören adam, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra kararlılıkla söze girdi. "Tamam, kötü bir başlangıç yaptık, kabul. Seni tanıdığım diğer kadınlarla karıştırmış olabilirim."
"Bu sözlerin nereye varacak hâlâ merakla bekliyorum." Duvardaki saate baktım kollarımı kavuştururken. "Ve on dakikan dolmak üzere."
"Bak, senden hoşlandım Nergis. Bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim."
"İyi de, her hoşlandığımız insanın kapısına sapık gibi dayanamayız. Ne kadar ürkütücü göründüğünün farkında mısın?"
Ellerini birleştirip "Özür dilerim." dedi ve özründe samimiydi. "Sana böyle düşündürdüğüm için özür dilerim ama beni de anla. Sana nasıl ulaşacağımı bilemedim. İş yerinde tüm kapıları kapattın bana."
"E demek ki seninle görüşmek istemiyorum. Neden zorluyorsun ki?"
"Küçücük bir akşam yemeği de mi yiyemeyiz yani?" Parmağıyla küçültükçe küçülttü. "Miniminnacık, masum bir akşam yemeği?"
Bu hâliyle bir sapıktan çok sevimli bir hayvana benziyordu ama bu yine de bıkkınlıkla oflamama engel olamadı.
Volkan denen bu adamı tanımıyordum. Bir kazanova olduğuna dair hislerim güçlüydü ama en azından şu an bana o enerjiyle yaklaşmadığının farkındaydım. Samimi bir istekte bulunduğunu da görebiliyordum ama bu adamın anlayamadığı bir şey vardı; benim kalbim zaten birine aitti. Kalbimde bir başkası vardı.
Sırf bu dostane ve rahatsız etmekten uzak tavrından dolayı ona aynı samimiyet ve dürüstlükle yaklaştım. Hem belki böyle açık açık konuşursam şansını daha fazla zorlamazdı.
Yanına, aramızda bir insan kadar mesafe kalacak şekilde oturdum ve ona döndüm. "Volkan, seni anlıyorum. Kötü niyetli olmadığına da inandım, buraya kadar tamam."
Umutla "Çok güzel." diyerek karşılık verdi gözleri parlayan adam. Ellerini ovuşturdu.
"Ama ben seninle yemeğe çıkamam."
Başımı hafifçe iki yana sallayarak söylediğim bu şeyden sonra yüzü düştü. "İyi de neden?" Aklına yeni gelmiş gibi "Tanışmamızdan dolayıysa yeniden tanışırız, gerçekten. Ben hiç bozmam." diyerek dâhiyane bir çözüm üretti.
"Hayır, Volkan. Konunun tanışmamızla ya da buraya bu şekilde gelmenle bir ilgisi yok."
"Bak, hakkımda yapılan çapkınlık haberleri seni korkutmuş olabilir. Gerçekten ben o kadar da-"
"Bir susacak mısın? Ben kendimi ifade edeyim." Sözlerimin ardından özür dileyen bir bakışla ağzına fermuar çeken adam tamamıyla dikkatini bana vermiş durumdaydı. "Hakkında yapılan haberlere bakmadım, bilmiyorum. Seni tanımıyorum Volkan."
"Ben de tanışalım istiyorum işte."
Beni ikna etmeye programlanmış adama yeni bir bakış atıp susturduktan sonra dostane bir tavırla açıkladım. "Volkan ben seninle yemeğe çıkamam çünkü kalbimde başka biri var." Onun nadir bulduğum sessizliğinden faydalanarak devam ettim. "Takdir edersin ki başka birini severken seninle çıkmam yakışık almaz. Hem dürüstçe bir davranış da olmaz. Ayrıca hayatıma yeni birini de almak istemiyorum."
Yüzü hafif bozulsa da büyük bir gülümsemeyle baktı. Çok da gönül koymamış gibi sakin bir tebessüm sundu adam. "Olsun, ne yapalım? Şansım yokmuş." Başını hafifçe yana eğerken "Benden önce başkası davranmış." dedi şakacı bir tebessümle. O şakacı tavrında kısa da olsa bir hayal kırıklığı sezsem de önemsemedim. Sonuçta tanımadığınız biri sizi reddettiğinde bu sizi çok da sarsmazdı. "Ben ayrıldığınızı duyduğum için cesaret ettim aslında ama..."
"Evet, doğru, ayrıldık. Ama ben hâlâ onu seviyorum." dedim gözlerinin içine bakarak. Bu tüm dünyadan saklamak istemeyeceğim bir şeydi. İstesem de saklayamazdım, orası ayrı.
Dudağı umutsuzca yana kıvrılan adam "Şansıma küseyim o zaman." diyerek durumu kabullendi. Duraksayıp "Hiç değilse arkadaş olamaz mıyız?" sorusunu yönelttiğinde ne diyeceğimi bilemedim.
İlk etapta bunda bir sakınca görmedim. Benden hoşlanan başka biri olsa sanırım o kadar rahat olamazdım ama Volkan gibi ayran gönüllü birinin duyduğu basitçe hoşlantı kara sevdaya dönüşecek değildi. Üstelik birbirimizi gayet iyi anlamıştık. Karşımdaki de en az benim kadar modern biriyken dost olmak sorun gibi görünmüyordu. İstemsiz de olsa onaylayan bir baş işaretiyle karşılık verdim.
Bundan memnuniyet duyan adam "Seni tanıdığıma çok sevindim, Nergis." diyerek hafifçe kalktı. "Kahve de güzeldi. Beni ağırladığın için sağ ol, ben artık kalka-"
Tam Volkan'ı uğurlamaya hazırlanırken odasından Tuğçe çıktı. "Ne bu gürültü, Olcay'la Kurti mi geldi? Az önce bizim sokaktan çıkarken gördüm onları-" Sözlerini tamamlayamadan odaya girdiğinde Volkan'ı görüp şaşırdı. "Misafirimiz mi vardı?"
"Evet, o da gidiyordu zaten."
Tuğçe memnuniyet dolu bir bakışla adamı süzdükten sonra başıyla selamladı. "Hoş geldiniz."
Centilmen bir edayla elini uzatan adam "Hoş buldum. Ben Volkan." diyerek kendini tanıttı.
"Ben de Tuğçe. Nergis'in kuzeniyim."
"Sizin ailede güzellik genetik anladığım kadarıyla."
Tuğçe, Volkan'ın iltifatlarından hoşnut bir gülümsemeyle bana bakarken "Siz nereden tanışıyordunuz?" sorusunu yöneltti.
"Modaevinden bir müşterisinin kuzeniyim." Güldü adam. "Evet, ben de bir kuzenim." Bunu sanki bir unvanmış gibi kullanan adama gülmemek için kendimi zor tuttum. Beni işaret ederek "Arkadaşız." diye ekledi Volkan.
Öte yandan Tuğçe'nin hin fikirlerinin arasında neler dolaşıyordu bilmiyordum ama bana bakışlarındaki imadan hoşlanmamıştım.
Biz öylece dururken olayların kadını olan kuzenim bir anda bombayı patlattı. "E madem arkadaşsınız, sizi de düğüne davet edelim."
Ne?
Gözlerimi büyütüp uyarırcasına üzerine dikmem Tuğçe'de en ufak bir etki yaratmamıştı. O an öyle sinir olmuştum ki ona, dişlerimi sıktım. Ne yapmaya çalıştığını çok iyi anlamıştım ve bu hiç hoş değildi.
Uyarılarımı daha rahat görmezden gelmek için benimle göz göze gelmekten kaçınan kıza ağzımın içinden "Ne alaka düğün şu an?" desem de kâr etmemişti.
"Ne var canım?" Omuz silkti Tuğçe. "Basit bir düğün işte ne olacak?"
Volkan da sanki bu fırsatı bekliyormuş gibi balıklama atladı. "Çok sevinirim." derken memnun gülümsemesi önce dostane bir biçimde kuzenimde, sonra da cazibeli ifadesiyle bende gezindi. "Ben artık kalkayım. Böyle iki güzel genç hanımın kaldığı evde bu saatte bulunmam çok doğru olmaz, öyle değil mi?"
Bir de kibar bir centilmenmiş gibi davranmıyor muydu? Delirirsin. Bu anı bekliyormuşum gibi "Ben geçireyim seni." diyerek yanından geçtiğim Tuğçe'ye sen görürsün dercesine işaret parmağımı salladım.
Kapının önüne geldiğimizde "Düğüne gelmek zorunda değilsin." dedim. "Hatta gelmesen daha iyi olur."
Sahte bir bozulma ifadesiyle "Kuzenin tarafından davet edildiğim yerden beni kovmaya hakkın yok." yanıtını verdi. Bunu söylerken Tuğçe'nin davetini bir kalkan gibi kullanmak onu nasıl da keyiflendirmişti. "Alt tarafı düğüne davet edildim ve arkadaşınım. Ne var bunda anlamıyorum ki?"
Onun her şeyden habersizmiş gibi bakışlar atması sinir bozucuydu. Bu yüzden ölümcül bakışlarımdan mahrum bırakmadım kendisini. Ha Volkan'ı gönderdikten sonra Tuğçe'yi çok daha zorlu dakikalar bekliyordu, orası ayrı.
Kapıya dayanan adam kaş göz ederek "Kuzenin bizi nasıl da yakıştırdı ama?" dediğinde çıldırmamak için kendimi zor tuttum.
"Sana da iyi akşamlar." diyerek kapıyı suratına kapatmaktan çekinmedim. Onda o yüzsüzlük varken hiç darılmazdı.
Arkama döndüğüm an oturma odasına "Tuğçe!" diye bir girişim vardı ki sormayın. Benim çığlığımla ev 3.7 şiddetinde sallanmıştı. "Nasıl yaparsın bunu ya, bunu yaparken ne düşünüyordun?"
Benim ürkütücü bağırışımla koltuğa çıkan kız orada öylece büzülmüş duruyordu. "Ya, bana niye öyle bakıyorsun?"
"Az sonra kuzen katili olacağım için olabilir mi?" Ellerimi belimde birleştirirken sakin kalmaya çalıştım. "Tuğçeciğim bak, gayet sakince soruyorum... Bunu yaparken nasıl bir motivasyonun vardı?"
Olduğu yerde omuz silkti Tuğçe. "Ne var? Hoş çocuk. Belli ki senden de hoşlanıyor."
"Ha kapılar da dinlendi yani!"
"Duydum diyelim." Ben sabır çekerken fırsatı kaçırmadı, açıklamaya koyuldu kız. "Ya, günlerdir acı çekiyorsun Nergis. Belli ki Onur'la da olmayacak artık. Bari hayatına yeni birileri girsin. İlla evlenmek zorunda değilsin. Ne derler bilirsin, çivi çiviyi söker."
"Ben çivi çiviyi söksün istiyor muyum bakalım? Bana sordun mu? Yook! Öyle kendi kafana göre iş yapıyorsun!"
"Ya centilmen çocuk, bak, çiçek almış." Usulca yere inen kız kollarına aldı çiçek buketini. "Ne güzel beyaz beyaz çiçekler. Gıpta ettim vallahi."
"Bence sen gıpta edeceğine son duanı et Tuğçe. Çünkü sabrımı taşırıyorsun!"
"Tamam, kabul, işine karıştığım için kızmakta haklısın. Ama ben de seni düşündüğüm için yapıyorum kızım." Korkudan uzak, bu kez ciddi bir ifadeyle yüzüme baktı. "Kaç zamandır yemeden içmeden kesildin. Birini sevmek bu kadar acı veriyorsa sevme be kardeşim. Bak, etrafta nasıl adamlar var. Biraz onlardan birine şans versen mesela fena mı olur?"
Kızmak istiyordum, kızamıyordum. Benim iyiliğimi düşündüğünün farkındaydım ama çabaları sonuç vermeyecekti. Çünkü ben ömür boyu Onur'u sevecektim. Kavuşamasak da onu sevmekten vazgeçemezdim. Bu irademi aşıyordu.
Onur Büyüktuğ... İçime, kalbime öyle işlemişti ki bir hamlede söküp atamazdım.
●●●
Volkan tam kızların evinden çıkıp arabasına binerken Onur ve Selim binaya doğru geliyordu. Volkan'ın yukarıya bakıp arabasına bindiğini gördüğünde duraksadı Onur. Baktığı cam Nergis'in camıydı. Durumu anladı. Adam arabasına binip gitse de öfkeli bakışları onda takılı kaldı.
"E madem geldik buraya kadar, ara kızı da insin aşağı. Ya da sen çık, konuşun."
Onur o an çok konuşmak istiyordu Nergis'le. Ancak son ayrılışları, Nergis'in bakışları, kesin konuşması... Her şey üst üste gelince içeri girip girmeme konusunda kararsızlıkla doldu.
O düşünceli bir biçimde binaya bakış atarken diğer taraftan Olcay ve Kurtuluş geliyordu. Hafif ışıkla aydınlatılmış karanlıkta Onur'u seçen gözleri şaşırdı Olcay'ın. "Onur?"
Onur, adını duyduğu yere döndüğünde Olcay'la karşı karşıya geldi. Kurtuluş da onu görünce kaşları çatılmıştı. "Ne işi var bunun burada?" diye söylenen Kurti'ye mahcup bir bakış attı.
"Kurtuluş, yapma. Biz çocukluk arkadaşıyız seninle."
"O kardeşimi üzmeden önceydi."
Kendini açıklamak isterken içli bir nefes çekti Onur. "Ben onu hiç üzmek ister miyim oğlum? O üzülmesin diye canımı veririm." Başını Nergis'in camına doğru kaldırdı. "Ben onsuz yaşayamam Kurtuluş."
"E ne diye aldattın kardeşimi o zaman?"
Olcay, Selim ve Onur aynı anda "Ne aldatması?" diye sorduğunda Kurtuluş da şaşırmıştı. Kurduğu cümleye böyle bir karşılık bulmayı beklemiyordu.
"Ne, kardeşimi o Banu denen menajer bozuntusuyla aldatmadın mı? Nergis de o yüzden çekip gitmedi mi?"
Olcay ellerini kaldırıp "Pes!" dedi sadece. "Bir olayı ancak bu kadar götünden anlayabilirdin kardeşim, helal olsun!"
Onur'un gözleri büyüdü. "Ben Nergis'i asla aldatmadım Kurti, aldatmam da! Yemin ederim. Sadece... onun güvenini kaybettim. Üzerimize oynanan oyunları göremedim."
Merakla ona bakan Kurtuluş, Onur'un kendisine anlattıklarından sonra rahat bir nefes aldı. "Eh be kardeşim, öyle söylesene baştan! Ben de bu kadar yaygara koptuğuna göre kesin bir aldatma meselesi var dedim." Bu kez Nergis'in camına bakan Kurtuluş olmuştu. "Kız Nergis, yine şuncacık olaydan katmışsın ortalığı birbirine. Cadı diyorum inanmıyorsunuz."
Hemen "Yalnız sevdiğim kadına cadı demezsek." diyerek savunmaya geçti Onur. Ancak bir yanı hâlâ Nergis'in camına bakarken kederliydi. Özlem doluydu. "Ne yapacağım ben şimdi?" dedi kendi kendine.
Çenesini kaşıyan Kurtuluş "Ben bu derdin dermanını biliyorum." dediğinde üçü de kendisine bakıyordu.
Kurtuluş ise düşündü taşındı, o ana en iyi gelebilecek çözümü üretti. O bir çözüm adamıydı. Tüm çözümlerin babasıydı. Ve tabii ki ondan beklenen dahiyane fikri sundu.
"Bizi bu saatte anca meyhane paklar oğlum."
...
*
YAZAR NOTU: Hi guyss! ⚽ Ayyy haftanın en güzel günü Cumartesi günleri diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz çünkü DE-MARKAJ var! 😍🫢 Yine upuzuuun bir bölümle karşınızdayım, yeni bölümümüzü nasıl buldunuz? Buraya yazabilirsiniz. Belli ki önümüzdeki bölümde meyhanesel olaylar olacak, yeni bölümde bizi neler bekliyor dersiniz? Tahminlerinizi buraya yazabilirsiniz. İstek sahnelerinizi de buraya yazabilirsiniz. Aslında bu kitabı yazarken buram buram mahalle kurgusu yazmak çekti canım. Neyse, DE-MARKAJ bitsin de, var öyle bir projem. 😶🌫️ Ay gene gereksiz overthinkler içinde kayboldum. Kaçıyorum ben. Bol yorumlarınızı bekliyorum! Sevgiler, bol kokulu öpçükler! 😘
•••
SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
YouTube: Gülay Sena Dündar
Bölüm etkileşimi
