96. bölüm · Zeynep'in Kanatları
Bölüm 96
Arabanın kapısını açarken Zeynep'in eli bir an havada kaldı. Derin bir nefes aldı. Sonra arka koltuğa oturdu. Umut hemen annesinin yanına sokuldu. Araba yavaşça köyün dar sokaklarından çıkmaya başladı. Hiç kimse konuşmuyordu. Köy evleri geride kalırken Umut başını annesinin omzuna yasladı.
— Anne...
Zeynep saçlarını okşadı.
— Efendim kuzum?
Küçük çocuk biraz düşündü.
— Sen ağladın mı içeride?
Zeynep cevap vermedi. Umut yeniden sordu.
— Anneanne sana kızdı mı?
Zeynep gözlerini camdan ayırmadan başını iki yana salladı.
— Hayır.
— O zaman neden herkes üzgündü?
Bu soru arabanın içindeki herkesi susturdu. Ramazan dikiz aynasından Zeynep'e baktı. Zeynep oğlunun yüzüne döndü.
— Bazen insanlar...
Kelimeleri dikkatle seçti.
— Çok uzun zaman önce birbirlerini kırarlar.
— Sonra yıllar geçer.
— Ama o kırgınlık hemen geçmez.
Umut kaşlarını çattı.
— Kırılan oyuncak gibi mi?
Zeynep'in gözleri doldu. Gülümsedi.
— Evet. Ama bazı oyuncaklar tamir edilir. Bazıları da edilmez.
Umut bir süre düşündü. Sonra hiç beklenmedik bir şey söyledi.
— Ben senin oyuncağını tamir ederdim anne.
Arabanın içini sessizlik kapladı. Zeynep oğlunu kendine çekip sımsıkı sarıldı.
— Biliyorum bebeğim. Sen zaten ettin.
Ramazan direksiyona baktı.Hiç konuşmadı. Ama dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Çünkü Zeynep'in bahsettiği oyuncağın, aslında kendi kalbi olduğunu anlamıştı. Köy çıkışındaki yol ayrımına geldiklerinde iki araba yavaşladı. Emine'nin kullandığı araç da arkalarından gelmişti. Üç araç yol kenarında durdu. Herkes indi. Sonbahar rüzgârı boş tarlaların üzerinden esiyor, kuru otları hafifçe sallıyordu. Bir süre kimse konuşmadı. Sonra Emine çantasından küçük bir kâğıt çıkardı.
Hatice'nin eline uzattı.
— Bu benim telefon numaram.
Hatice şaşkınlıkla baktı.
— Bu kez kaybolmayacağım.
Songül'ün gözleri yeniden doldu.
— Gerçekten mi?
Emine başını salladı.
— Yeterince kayboldum zaten.
Sonra Zeynep'e döndü.
— Bundan sonra birbirimizi arayacağız. Bayramlarda buluşacağız. Çocuklarımız birbirini tanıyacak. Bizim yaşayamadığımız kardeşliği onlar yaşayacak.
Zeynep hiç düşünmeden ablasına sarıldı. Bu kez ayrılık için değil...Yeniden başlayabilmek için. Hatice de onlara katıldı. Songül de...
Dört kız kardeş, bu kez gözyaşlarıyla değil, umutla birbirlerine sarıldılar. Adnan sessizce gülümsedi. Ramazan ise Umut'un omzuna elini koydu. Umut merakla annesine baktı.
— Anne... Teyzem artık bize gelecek mi?
Zeynep gözyaşlarının arasından gülümsedi.
— Evet. Bundan sonra hep gelecek.
Umut sevinçle ellerini çırptı.
— O zaman artık tam üç tane teyzem var.
Herkes istemsizce güldü. Uzun zamandır ilk kez... Bu kahkahanın içinde geçmiş yoktu. Sadece gelecek vardı. Bir süre sonra arabalar farklı yönlere doğru hareket etti. Ama bu kez kimse birbirini kaybetmiyordu. Çünkü yıllar önce kopan kardeşlik bağı, o köy yolunda yeniden kurulmuştu. Ve Zeynep, arka camdan küçülerek kaybolan köye son kez baktı.
İçinden tek bir cümle geçti.
"Artık orada bırakacak hiçbir şeyim kalmadı."
Aradan yalnızca üç gün geçmişti.
Telefon bu kez gece yarısına doğru çaldı. Zeynep daha ilk zilden kötü bir haber olduğunu anlamıştı. Ekranda yine aynı isim yazıyordu.
Hasan...
Telefonu sessizce açtı. Karşı taraftan birkaç saniye boyunca hiçbir ses gelmedi. Sonra Hasan'ın yorgun sesi duyuldu.
— Zeynep abla...
Bir an sustu.
— Annem... Az önce vefat etti.
Zeynep gözlerini kapattı. Ne şaşırdı...
Ne de ağladı. Sadece derin bir nefes aldı.
— Allah rahmet eylesin.
Hasan devam etti.
— Yarın öğle namazından sonra kaldıracağız. Gelir misiniz?
Zeynep kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi.
— Geliriz.
Telefon kapandı. Ramazan, Zeynep'in yüzüne baktı.
— Gitti mi?
Zeynep başını yavaşça salladı.
— Gitti.
Ne ikisi de başka bir şey söyledi. Ne de söylemeye ihtiyaç duydu. Ertesi gün dört kız kardeş yine aynı arabada köye doğru yola çıktı. Bu kez yol daha kısaymış gibi geldi. Belki de içlerinde artık söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı.
Köye vardıklarında avlu insanlarla doluydu.
Komşular...
Akrabalar...
Köylüler...
Herkes taziyedeydi. Dört kardeş sessizce eve girdiler. Ne Mahmut'un yanına gittiler. Ne de kardeşleriyle uzun uzun konuştular. Sadece görevlerini yerine getirdiler. Hanife'nin tabutunun başında birkaç dakika durdular. Hatice'nin gözleri doldu ama tek damla yaş akmadı. Songül ellerini önünde birleştirmişti. Emine'nin yüzü ifadesizdi.
Zeynep ise tabuta uzun süre baktı. İçinden tek bir cümle geçti.
"Seni yıllar önce kaybetmiştim."
Sonra usulca başını eğdi. Helallik istendi. Kalabalık hep bir ağızdan cevap verdi.
— Helal olsun...
Dört kız kardeş sessiz kaldı. Ne "helal olsun" dediler. Ne de "olmasın."
Bazı hesapların cevabı yalnızca insanın kendi vicdanındaydı. Cenaze omuzlarda mezarlığa doğru taşınırken dört kardeş en arka sırada yürüdüler. Mahmut bir kez bile dönüp kızlarına bakmadı. Onlar da ona bakmadılar. Toprak, tabutun üzerine ağır ağır düştü. Her kürek sesiyle birlikte geçmiş biraz daha toprağın altına gömülüyordu. Defin bittikten sonra insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Hatice sessizce kardeşlerine baktı.
— Gidelim mi?
Emine başını salladı.
— İşimiz bitti.
Dört kardeş aynı anda mezarlığa sırtlarını döndüler. Hiçbiri arkasına bakmadı. Çünkü o mezarda yalnızca Hanife değil. Yıllarca peşlerinden gelen karanlık da kalmıştı. Mezarlığın demir kapısından çıktıklarında güneş yavaş yavaş batıya eğilmeye başlamıştı.
Hiçbiri konuşmadı. Arabaya bindiler.
Motor çalıştı. Köy, ağır ağır arkalarında kalmaya başladı. Bu kez ne kimse camdan dışarı baktı. Ne de çocukluk anıları peşlerinden geldi. Sanki o toprak, yıllardır omuzlarında taşıdıkları yükü de alıkoymuştu. Uzun bir sessizliğin ardından Hatice usulca konuştu.
— Bitti...
Kimse "Ne?" diye sormadı. Çünkü hepsi biliyordu. Biten, yalnızca bir cenaze değildi.
Bir devirdi...
Bir korkuydu...
Bir ömürdü...
Emine derin bir nefes aldı.
— Bundan sonra o evi konuşmayalım.
Songül başını salladı.
— Konuşmayacağız.
Zeynep de ilk kez gülümsedi. Yorgun ama huzurlu bir gülümsemeydi.
— Bundan sonra sadece kendimizi yaşayacağız.
Araba köy tabelasını geçti. Hiçbiri dönüp arkasına bakmadı. Çünkü geride bıraktıkları yer, artık sadece doğdukları köydü. Evleri değil.
Hanife'nin ölümünün üzerinden iki yıl geçmişti. Hayat, acının bile beklemediği kadar hızlı akıp gitmişti. Mevsimler değişmiş... Çocuklar büyümüş... Saçlara birkaç beyaz daha düşmüştü.
Umut artık dokuz yaşındaydı. Üçüncü sınıfa gidiyor, okuldan gelir gelmez çantasını bir köşeye bırakıp arkadaşlarıyla top oynamaya koşuyordu.
Songül artık fabrikanın en tecrübeli işçilerinden biri olmuştu.
Hatice ise çocukları ve ailesiyle huzurlu bir hayat kurmuştu. Kerem yürümeyi öğrenmiş, evin neşesi olmuştu.
Emine...
Yıllarca uzak kaldığı kardeşlerine, sanki kaybettiği zamanı telafi edercesine sımsıkı bağlanmıştı. Haftada en az bir kez mutlaka buluşuyor, bazen birlikte kahvaltı ediyor, bazen çocukları alıp parka gidiyorlardı. Artık birbirlerinden kopmuyorlardı. Çünkü aile olmanın, aynı evde büyümek değil... Birbirine sahip çıkmak olduğunu öğrenmişlerdi.
