93. bölüm · Zeynep'in Kanatları
Bölüm 93
Avlunun toprağı yıllardır yağmur görmüş gibi ağır kokuyordu. Zeynep yavaşça yürüdü. Ayağının altında ezilen kuru yaprakların sesi, çocukluğundan kalma bir anıyı uyandırdı. Aynı avluda koşarken Hanife'nin sesi yankılanmıştı.
"Koşma! İşini bitirdin mi sen?"
İstemsizce irkildi. Hatice kapının önünde durdu. Eli tokmağa uzandı ama birkaç saniye havada kaldı. Hiçbiri bu kapıyı yeniden çalacaklarını düşünmemişti. En sonunda kapıyı üç kez vurdu.
Tak...
Tak...
Tak...
İçeriden ayak sesleri duyuldu. Kapı ağır ağır açıldı. Karşılarında Hasan duruyordu. Yüzü çökmüş, sakalları uzamıştı. Gözlerinin altı morarmıştı. Sanki birkaç günde yıllarca yaşlanmış gibiydi. Kız kardeşlerini görünce konuşamadı. Sadece başını eğdi.
— Geldiniz...
Hatice ilk kez kardeşine sarıldı. Hasan da kendini tutamadı. Omuzları titremeye başladı..
— Geç kalmadınız...
Bu söz herkesin içine biraz su serpti.
Demek ki Hanife hâlâ yaşıyordu. Hasan geri çekildi.
— Girin...
Kimse konuşmadan eve girdi. Evin kokusu bile aynıydı. Nem... Odun...
Eski kilimler... Duvarlarda yıllardır asılı duran sararmış aile fotoğrafları... Sanki zaman bu evde durmuştu. Zeynep gözlerini dolaştırırken çocukluğunun geçtiği odayı gördü. Kapısı yarı açıktı.
Orada kaç gece ağlayarak uyumuştu...
Kaç sabah gün doğmadan kaldırılmıştı... Bakamadı. Başını çevirdi.
Tam o sırada içeriden boğuk bir öksürük sesi geldi. Hasan sessizce konuştu.
— Annem içeride... Doktor birkaç gün demiş. İlaç da fayda etmiyor artık.
Bir sessizlik daha oldu. Songül dudaklarını ısırdı. Hatice'nin elleri titriyordu. Zeynep ise hiçbir şey hissetmiyormuş gibi duruyordu.
Ne öfke...
Ne merhamet...
Ne acı...
Sadece derin bir boşluk.
Hasan onları odanın kapısına kadar götürdü. Sonra durdu.
— Hazırsanız...
Hasan kapıyı yavaşça araladı. Eski ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Odanın içi loştu. Pencerenin önündeki ince tül perde, sonbahar rüzgârıyla hafif hafif dalgalanıyordu. İçeride ilaç, kolonya ve eski ev kokusu birbirine karışmıştı.
Odanın ortasında, yıllardır yerinden hiç kıpırdamamış gibi duran demir karyola vardı.
Ve o karyolanın üzerinde...
Hanife...
Bir zamanlar evi tek bakışıyla susturan kadın. Şimdi gözlerini bile zor açabiliyordu. Yüzü çökmüş. Saçlarının neredeyse tamamı bembeyaz olmuştu.
Eskiden sert bakan gözleri şimdi yarı kapalıydı. Nefes alırken göğsü güçlükle inip kalkıyordu. Kız kardeşler kapının eşiğinde öylece kaldılar. Kimse içeri giremedi. Çünkü karşılarındaki kadın, yıllarca korktukları anneleriyle aynı kişiydi. Ama artık ondan geriye yalnızca zayıf bir beden kalmıştı. Hatice'nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Songül başını çevirdi. Zeynep ise hiç kıpırdamadı. Yalnızca baktı.
Sekiz yaşındayken saçından sürüklenişini...
On iki yaşında hasta hâliyle tarlaya gönderilişini...
On sekizine bile varmadan gelin edilişini...
Hepsi aynı anda gözlerinin önünden geçti. İçindeki küçük kız, yatağın başındaki kadına bakıyordu. Ama karşısındaki artık o güçlü kadın değildi.
O sırada Hanife'nin göz kapakları hafifçe kıpırdadı. Zorlanarak gözlerini açtı. Önce tavana baktı. Sonra kapıya...
Bakışları tek tek yüzlerin üzerinde dolaştı.
Hatice...
Songül...
Ve en son...
Zeynep...
Uzun süre gözlerini ondan ayıramadı.
Sanki yıllardır görmediği bir hayaletle karşılaşmıştı. Dudakları titredi. Bir şey söylemeye çalıştı. Ama sesi çıkmadı.
Hasan hemen eğildi.
— Anne... Kızlar geldi.
Hanife yeniden Zeynep'e baktı. Gözlerinin kenarında tek damla yaş birikti. Hayatı boyunca ağladığını neredeyse hiç görmemişlerdi. O damla ağır ağır yanağından süzüldü. Odadaki hiç kimse konuşmadı. Çünkü yıllardır beklenen hesaplaşma başlamadan önce, herkes aynı gerçeği görüyordu.
Zaman... Hanife'yi de yenmişti. Tam o sırada arka taraftan baston sesi gibi ağır ayak sesleri duyuldu. Mahmut, kapının eşiğinde belirdi. Bir zamanlar köyün önünde herkesin çekinerek selam verdiği adamdan eser kalmamıştı. Omuzları çökmüş... Saçları tamamen ağarmış... Yüzündeki sert çizgiler yerini derin kırışıklıklara bırakmıştı. Kapıda duran üç kızına baktı.
Kimseye "Hoş geldiniz." demedi. Kimse de onun elini öpmek için eğilmedi. Yıllardır ilk kez aynı odadaydılar.
Mahmut kapının yanında durmuştu.
Kollarını göğsünde kavuşturdu. Her zamanki gibi dimdik durmaya çalışıyordu ama artık yaşlı bedeni onu ele veriyordu. Sessizliği yine o bozdu.
— Eee...
— Gördünüz annenizi.
— Daha ne bekliyorsunuz?
Hatice yavaşça başını çevirdi. Babasının gözlerinin içine baktı.
— Onca yıldan sonra ilk defa bu evin kapısından girdik. Bize "daha ne bekliyorsunuz" mu diyorsun?
Mahmut'un yüzü gerildi.
— Hastanın yanında ses yükseltilmez.
Songül acı acı güldü.
— Biz çocukken de öyle derdin.
— "Sus."
— "Konuşma."
— "Cevap verme."
Bir adım daha attı.
— Biz hep sustuk baba. Bugün susmayacağız. Bugün konuşma günü.
Mahmut sertçe bastonuna yaslandı.
— Ne anlatacaksınız?
Hatice'nin sesi titriyordu. Ama korkudan değil... Yıllardır içinde biriken öfkeden.
— Çocukluğumuzu anlatacağız. Aç kaldığımız günleri anlatacağız. Dayak yediğimiz geceleri anlatacağız. Kardeşlerimizin gözümüzün önünde nasıl ezildiğini anlatacağız.
Mahmut bir şey söylemek istedi. Zeynep ilk kez sözünü kesti.
— Hayır. Bu defa bizi dinleyeceksin.
Odadaki herkes dönüp Zeynep'e baktı.
Yıllarca en sessiz kalan oydu. Şimdi sesi en sakindi. Ama en ağır sözler onun dudaklarından çıkıyordu. Zeynep yavaşça Hanife'nin yatağına yaklaştı.
Annesine baktı. Sonra konuşmaya başladı.
— Anne... Hatırlıyor musun... Sekiz yaşındaydım. Ateşler içinde yatıyordum.
Sen beni battaniyeden çekip kaldırdın. "Git odunları kır." dedin.
Hanife'nin gözleri doldu. Dudakları titredi. Zeynep devam etti.
— Hatırlıyor musun... Pilot olmak istiyordum. Defterimin arasına uçak resimleri çizerdim. Sen o defteri sobaya attın. "Kız kısmı hayal kurmaz." demiştin.
Hanife hıçkırmaya çalıştı. Ama sesi çıkmadı. Yalnızca gözyaşları çoğaldı.
Zeynep'in sesi ilk kez kırıldı.
— Ben sana bir şey soracağım.
— Bir kere bile...
— Bir kere bile beni sevdin mi anne?
Odanın içi buz gibi oldu. Kimse nefes almıyordu sanki. Hanife'nin dudakları titredi. Büyük bir güçlükle tek kelime fısıldayabildi.
— Ben...
Ama sesi öylesine cılızdı ki, yılların acısını silemeyecek kadar geç kalmıştı.
Kelime boğazına düğümlendi. Ciğerlerinden yükselen hırıltı cümlenin devamını yuttu. Parmakları çarşafı sımsıkı kavradı. Gözlerinden yaşlar akıyor ama ağzından tek bir kelime daha çıkmıyordu. Zeynep uzun süre annesine baktı. Sonra başını yavaşça salladı.
— Cevap verme.
Sesi sakindi.
— Zaten bütün ömrüm boyunca cevabını yaşadım.
O cümle odanın duvarlarına çarpıp geri döndü. Hatice hıçkırığını tutamadı.
Songül gözlerini kapattı. Mahmut ise ilk kez huzursuz oldu.
— Yeter artık...
Sesi eskisi kadar gür çıkmıyordu.
— Hasta kadın.
Zeynep bu kez babasına döndü.
— Hasta olduğu için sustuk zaten. Çocukken sustuk. Genç kızken sustuk.
Gelin olurken sustuk.
Bir adım daha attı.
— Bugün susmayacağız.
Mahmut bastonunu yere sertçe vurdu.
— Ben sizin kötülüğünüzü istemedim!
Zeynep öfkeyle karşılık verdi.
— İstemedin mi? On altı yaşımda beni tanımadığım adama verdin! Ağladım... "Kız kısmı ağlamaz." dedin!
Songül de dayanamayıp söze girdi.
— Ben her doğumdan sonra köye geldiğimde hâlimi gördün. Bir kere olsun... "Kızım iyi misin?" diye sormadın.
Mahmut'un yüzü kızardı.
— O zaman öyleydi! Herkes öyle yapıyordu!
Zeynep acı bir gülümsemeyle başını salladı.
— İşte en büyük yalan buydu baba. "Herkes yapıyordu." Biri dövüyordu...Biri susturuyordu...Biri kızını okutmayıp evlendiriyordu... Sonra da "Herkes böyle." diyordu.
Bir an durdu. Sesi daha da yumuşadı.
— Ama acıyı herkes aynı çekmiyordu.
Odanın içinde yine sessizlik oldu.
Hanife'nin omuzları hafif hafif sarsılıyordu. Ağlıyor gibiydi. Fakat yine de konuşamıyordu. Hasan yıllardır tuttuğu gözyaşlarını sildi.
— Baba...
Mahmut oğluna baktı.
— Ben de bu evde büyüdüm. Ben de korktum senden.
Mahmut şaşkınlıkla oğluna döndü.
— Ne diyorsun sen?
Hasan başını eğdi.
— Kızlar kadar konuşamadım belki... Ama ben de korktum. Sen eve geldiğinde sesimizi keserdik. Sofrada kaşığın sesi çıksa elimiz ayağımız titrerdi. Sen bizi adam yetiştiriyorum sandın... Biz sadece senden korkarak büyüdük.
Mahmut'un bastonu elinden kayacak gibi oldu. Hayatında ilk kez, yalnızca kızları değil... Oğlu da karşısındaydı.
