24. bölüm · Zeynep'in Kanatları
Bölüm 24
Araba köyün çıkışına doğru ilerlerken Songül’ün içi garip bir sessizlikle doldu. Ağlamıyordu artık. Sanki ağlayacak bir şey kalmamıştı. İnsan bazen en çok, içinde hiçbir şey kalmadığında susar.
Yanında oturan adam – artık “kocası” denmesi gereken yabancı – ara sıra ona bakıyordu. Sahip olmuş gibi. Kazanmış gibi. Songül camdan dışarı bakıyordu. Tarlalar geride kalıyordu. Çocukluğu geride kalıyordu. Ali’nin baktığı o son an geride kalıyordu.
“Belki bir gün…”
Hayır.
Bu cümle artık umut değil, kendini kandırmaydı.
Evlerine vardıklarında kadınlar zılgıt çekti. Gülüşmeler, bakışmalar, fısıltılar…
“Gelin pek sessiz.
“Mahcup işte.
“İyi terbiye etmişler.”
Songül içinden güldü. Terbiye. Ne güzel kelime. Dayakla, korkuyla, tehditle büyütülmüş bir sessizliğe ne kadar da yakışıyor.
O gece odasına bırakıldığında kapı kapandı. O an ilk defa gerçekten yalnız kaldı.Yatağın kenarına oturdu. Elleri dizlerinde. Gelinliği hâlâ üzerindeydi. Aynada kendine baktı.Gözleri değişmişti.
Ali’nin baktığı o kız gitmişti. Yerine başka biri gelmişti. Daha sert. Daha suskun. Daha kırık.
Kapı kolu oynadı.Kalbi bir anlığına durdu.Ama korku değil, başka bir şey geçti içinden. Soğuk bir kabulleniş.
“Demek buraya kadar.”
Zeynep ise songülün çıktığı o kapının eşiğinde öylece kalmıştı. Hatice hıçkırarak içeri girmişti ama Zeynep kımıldayamadı. Sanki biri onu yere çivilemişti.
Emine o kapıdan kaçmıştı.Songül o kapıdan gönderilmişti.
İkisi de gitmişti. Ama gidişleri aynı değildi.
Emine giderken korkmuştu belki… ama gözlerinde ateş vardı.
Songül giderken… gözlerinde sönmeyen bir yangının külü vardı.
Zeynep yavaşça arkasını döndü. Ev yine aynı evdi. Duvarlar aynıydı. Tandır aynıydı. Ama içeride bir şey değişmişti.
“Bu ev zehirli…”
Emine’nin mektubundaki cümle beyninde yankılandı. O ev zehirliydi. Ama zehir herkesi aynı öldürmüyordu.
Emine panzehiri bulmuştu: kaçmak.
Songül zehri yutmuştu: boyun eğmek.
Peki ya o?
Zeynep o gece uyuyamadı. Tavanı izledi. Düşündü.
Emine’nin kaçışı ona umut olmuştu. “Demek mümkün” demişti içinden.
Songül’ün zorla evliliği ise başka bir şey öğretti: “Mümkün olan herkes için değil.”
Bu fark, Zeynep’in içini kemirdi.Bir yanda cesaretin bedeli vardı.Bir yanda susmanın bedeli.
Mahmut’un sesi salondan yükseldi o sırada. Kahkaha atıyordu. Gururluydu. Namusu temizlenmişti sözde.
Zeynep’in midesi bulandı.
“Namusu temizlemek için bir insanın hayatını kirletmek…”
İşte bu cümle ilk kez o gece netleşti zihninde.
Hatice yanına geldi, gözleri şişmişti ağlamaktan.
— Zeynep … biz de gidebilir miyiz bir gün? dedi kısık sesle.
Zeynep cevap vermedi hemen. Çünkü artık çocukça bir umut vermek istemiyordu. Ama umutsuz da bırakmak istemiyordu. Uzun bir sessizlikten sonra konuştu:
— Gideriz… ama Emine gibi değil. Daha akıllıca. Daha hazırlıklı.
O an bir karar verdi Zeynep.O evden ya cesaretle çıkacaktı…Ya da içeriden çürüyecekti.
Songül’ün zoraki evliliği ona korku vermemişti sadece. Bir şey daha vermişti:
Zamanın daraldığını.
Artık beklemek lüks değildi.Artık hayal kurmak yetmezdi.Artık plan yapmak gerekiyordu. Pencereden dışarı baktı. Köy sessizdi. Ama o sessizliğin altında bir şey kaynıyordu.Emine gitmişti, kurtulmuştu.Songül gitmişti, teslim olmuştu.
Sıradaki kimdi?
Zeynep gözlerini kapadı.İçindeki korku hâlâ vardı. Ama korkunun altında yeni bir şey doğuyordu.
Öfke.
Ve öfke bazen cesaretten daha güçlüdür.
Köyün diğer ucunda ise Ali ayakta duruyordu. Saatlerdir. Kımıldamadan. Songül’ün gittiği yola bakıyordu.Geç kalmıştı. Bunu artık inkâr etmiyordu.Ama içinde bir şey susmuyordu.
“Bu böyle bitmez.”
Bu cümle umut muydu, inat mıydı, yoksa yeni bir felaketin başlangıcı mıydı… henüz belli değildi.
Ama bir şey kesindi:
Songül kaderine doğru gitmişti.
Zeynep kaderini yazmaya başlamıştı.
Ali ise geçmişi geri almak istiyordu.
Ve bu üçü bir arada olduğunda… hikâye asla sakin kalmaz.
