14. bölüm · Zeynep'in Kanatları
Bölüm 14
Düğüne iki gün kalmıştı. Annesi Hanife Emineyi sürükleyerek odasına getirdi.
—Burdan çıkış yok sana. Sakın yanlış bişey yapma. Bu sefer baban öldürür seni.
Emine kafasını yastığa gömdü. Bu sefer kaçış yoktu. O iğrenç adamın karısı olmaktansa ölürüm daha iyi dedi içinden.
Ertesi sabah, Emine sobaya fazla ilaç atıp boğulma numarası yaptı. Hanife son anda kokuyu alıp pencereyi açtı. Ama Emine baygındı. Apar topar hastaneye götürdüler. Hanife ise hala homurdanıyordu. Mahmut ise :
— Kız rezil etti bizi. Hem millete hem Allah’a...”deyip bir ileri bir geri yürüyordu hasta odasında.
Zeynep ve Hasan ise hastane önünde beklemekteydi. Küçük diye onları hastaneye sokmamışlardı.
O sırada Murat üstü başı toz içinde hastane odasına gelmişti. Gözleri kan çanağı olmuş, elinde solmuş kır çiçeği demeti...
Kapıdan girer girmez Mahmut durdurdu onu.
— Sen misin bu rezilliğin sebebi?
— Ben Emine yi seviyorum. Hemde ölümüne...
O sırada doktor sadece bir kişinin girebileceğini söyledi. Murat girmek için hamle yaptı Ama Mahmut un sert darbesiyle yere savruldu. Ama Murat yılmadı. Emineyi görmeden oradan gitmeyeceğini söyledi. Hanife araya girdi:
— Bırak girsin. Ne olacaksa olsun. Rezillik çıkmasın, dedi.
Mahmut ses çıkarmadı. Murat ise böylelikle odaya girdi.
Emine yatağında solgun yatmaktaydı. Gözlerinde koca bir boşluk...
Murat kapıyı usulca kapatmıştı.
—Emine… Geldim. Geç kaldım belki ama kaçmadım.
Emine, gözlerini Murat’a çevirdi ama ilk tepkisi çok donuktu.
—Beni kurtaramadın.
—Ben seni bırakmadım.
— Bırakmakla koruyamamak aynı şey değil, Murat.
Murat çaresizce yere diz çöktü.
—Sana gel diyemedim. Bilirim, bu korkaklık. Ama seni seviyorum. Hâlâ. Yine.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Emine, yavaşça gözlerini kapattı.
—Beni deli sanıyorlar artık, biliyor musun?
Emine o an ilk defa ağladı.
Sessizce. Gözünden süzülen yaş, çenesine değmeden döküldü .Sonra gözünü açtı.
—Çok geç, Murat. Bu eve dönmeye mecburum. Ama Zeynep… Onu kurtar. Ne olursa olsun, onu o evden çıkar. Kanatlarını kıramasınlar. Benim gibi olmasın.
Murat başını salladı. Bir şey demeden elini uzattı. .
Ve Emine, o narin ama paramparça olmuş ellerini onun avucuna bıraktı.
Zeynep, içeriden gelen hıçkırıkları duymuştu. Emine ağlıyorsa, hâlâ umut vardı. Ve içinden yemin etmişti:
“Abla... Senin kanatların kırıldı. Ama ben uçacağım. Hem de sizin için.”
Murat odadan çıkar çıkmaz, hastanenin loş koridorlarında Mahmut’la burun buruna geldi. Hanife aralarında durmadı, kenara çekildi. O an hava elektrik yüklüydü.
Mahmut bir adım yaklaştı, gözlerini Murat’ın gözlerine dikti. Sesini alçaltı, ama her kelimesi zehir gibiydi:
—Bak oğlum… Sen şimdi gençsin, aşık falan olduğunu sanırsın. Ama ben o kızı büyüttüm. Kimseye yâr etmem. Hele ki bizim iznimiz olmadan elini bile uzatanın, elini bile yakarım!
Murat, korksa da bir adım bile geri adım atmadı.
-Ben Emine’yi seviyorum. Size rağmen bile...
Mahmut:
—O zaman seni de toprağa gömerim, ona da kefeni giydiririm!
Zeynep ve Hasan köşede bunu duymuşlardı. Zeynep’in içi buz kesmişti babasının hu sözleri karşısında.
Mahmut devam etti sözlerine:
—Eğer bir daha kızımın yakınına gelirsen... Düğün değil, cenaze olur.
Murat’ın boğazı düğümlendi ama o gözlerini kaçırmadı.
Sadece şu cümleyi kurdu.
—Emine senin kızın olabilir, ama benim hayatım.
Mahmut’un yumruğu sıktı ama Hanife araya girdi
—Mahmut, burası hastane. Herkes bakıyor.
Mahmut, Murat’ın yakasından tutup dişlerinin arasından fısıldar gibi söyledi:
—Kendine mezar kazmak istiyorsan bir daha görün ona. Ama o zaman mezarı kimse bulamaz, bilesin.
Hastaneden eve dönüş sessiz oldu. Arabada kimse konuşmadı. Emine, camdan dışarı baktı.Yüzü solgundu. Gözaltları mor, dudakları çatlamıştı.Zeynep onun yanında oturuyordu, elini tutmaya cesaret edemedi. Sanki Emine artık başka bir dünya daydı. Kapıdan içeri girerken Hanife önden yürüdü. Elinde hâlâ o eski siyah çantası. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Hanife:
—Çorbamı ocağa koyun. Akşam ezanına kalmasın.
Emine sessizce içeri girdi. Kimseyle göz göze gelmeden, odasına geçti.Kapısını kapattı. Kilitledi. kapıyı kapattığında ilk defa titredi. Ölmekten değil. Yaşamak zorunda kalmaktan.
Zeynep içeri daldığında Emine yatağın kenarında oturuyordu.Üstü başı değişmemişti. Saçları darmadağınık.
Zeynep:
—Abla… Bi' şey ister misin?
Emine:
—İstemem.
Zeynep yanına oturdu. Gözleri doldu ama ağlayamadı.Emine'nin gözleri cam gibi donuktu.
Sonra Zeynep fısıldadı:
—Murat geldi. Seni sordu. Çok korktuğun gibi biri değilmiş…
Emine başını çevirdi. İlk defa Zeynep’e baktı.
—Ona söyle… Bu evde aşkın adı yok. Anladım.
Zeynep’in boğazı düğümlendi.Bir süre sessizce oturdular.
Sonra Emine hafifçe eğilip Zeynep’in elini tuttu.
—Ne olursa olsun… Sakın buraya ait olma. Sakın bu ev gibi olma.
—Kitaplarını sakla. Hayalini de. Kaçarsın belki bir gün. Ama ben kaçamadım.
Mutfakta ise Hanife ve Mahmut oturmaktaydı.
—Bu kız da iyice yüzsüz oldu. Hastaneden geldik hâlâ odasında. Kapattı kendini. Ne var yani? Biz neler yaşadık?
Mahmut:
—Yeter ki köy duymasın. Evimizin adı çıkmasın. Sonra diğer kızlar da yoldan çıkar.
Hanife:
—Zaten o küçük Zeynep kitaplardan kafasını kaldırmıyor. Hasan da onun peşinde. Bu kızların aklını hep birileri karıştırıyor. Bu olay duyulmadan şu düğüne yapalım da kurtulalım artık.
Gecenin devamında ikiside konuşmadı bida. Herkes kendi kabuğuna çekilmişti sanki. Emine ise kafasını yastığa gömmüş. İçin için ağlıyordu. Yastığı gözyaşından ıslanmıştı. Ama onun tek düşündüğü bu cehennemden kurtulmaktı.
