28. bölüm · Zeynep'in Kanatları

Bölüm 28

Kuzey Yıldızı

Bölümler
1 Uçan balonlar 2 Yerde ki gerçekler 3 Bölüm 3 4 Bölüm 4 5 Bölüm 5 6 Bölüm 6 7 Bölüm 7 8 Bölüm 8 9 Bölüm 9 10 Bölüm 10 11 Bölüm 11 12 Bölüm 12 13 Bölüm 13 14 Bölüm 14 15 Bölüm 15 16 Bölüm 16 17 Bölüm 17 18 Bölüm 18 19 Bölüm 19 20 Bölüm 20 21 Bölüm 21 22 Bölüm 22 23 Bölüm 23 24 Bölüm 24 25 Bölüm 25 26 Bölüm 26 27 Bölüm 27 28 Bölüm 28 29 Bölüm 29 30 Bölüm 30 31 Bölüm 31 32 Bölüm 32 33 Bölüm 33 34 Bölüm 34 35 Bölüm 35 36 Bölüm 36 37 Bölüm 37 38 Bölüm 38 39 Bölüm 39 40 Bölüm 40 41 Bölüm 41 42 Bölüm 42 43 Bölüm 43 44 Bölüm 44 45 Bölüm 45 46 Bölüm 46 47 Bölüm 47 48 Bölüm 48 49 Bölüm 49 50 Bölüm 50 51 Bölüm 51 52 Bölüm 52 53 Bölüm 53 54 Bölüm 54 55 Bölüm 55 56 Bölüm 56 57 Bölüm 57 58 Bölüm 58 59 Bölüm 59 60 Bölüm 60 61 Bölüm 61 62 Bölüm 62 63 Bölüm 63 64 Bölüm 64 65 Bölüm 65 66 Bölüm 66 67 Bölüm 67 68 Bölüm 68 69 Bölüm 69 70 Bölüm 70 71 Bölüm 71 72 Bölüm 72 73 Bölüm 73 74 Bölüm 74 75 Bölüm 75 76 Bölüm 76 77 Bölüm 77 78 Bölüm 78 79 Bölüm 79 80 Bölüm 80 81 Bölüm 81 82 Bölüm 82 83 Bölüm 83 84 Bölüm 84 85 Bölüm 85 86 Bölüm 86 87 Bölüm 87 88 Bölüm 88 89 Bölüm 89 90 Bölüm 90 91 Bölüm 91 92 Bölüm 92 93 Bölüm 93 94 Bölüm 94 95 Bölüm 95 96 Bölüm 96 97 Bölüm 97 98 Bölüm 98 99 Bölüm 99 100 Bölüm 100 101 Bölüm 101 102 Bölüm 102 103 Bölüm 103 104 Bölüm 104 105 Bölüm 105 106 Bölüm 106 107 Bölüm 107 108 Bölüm 108 109 Bölüm 109 110 Bölüm 110 111 Bölüm 111 112 Bölüm 112 113 Bölüm 113 114 Bölüm 114 115 Bölüm 115 116 Bölüm 116 117 Bölüm 117 118 Bölüm 118 119 Bölüm 119 120 Bölüm 120 121 Bölüm 121 122 Bölüm 122 123 Bölüm 123 124 Bölüm 124 125 Bölüm 125 126 Bölüm 126 127 Bölüm 127 128 Bölüm 128 129 Bölüm 129 130 Bölüm 130

Zeynep odasında tek başına oturuyordu. Emine’nin mektubu hâlâ masanın üstünde duruyordu. Tekrar tekrar bakıyor, kelimelerin ağırlığını hissetmeye çalışıyordu. Songül’ün çaresizliği, Emine’nin huzuru… İkisi arasında sıkışmıştı.

“Bu ev… bu kader… bana ne öğretecek?” diye mırıldandı kendi kendine. İçinde öfke vardı, ama öfke sadece yanmakla kalmıyordu; onu derin bir farkındalığa çekiyordu. Artık çocuk değildi. Kaderi ne kadar sert olursa olsun, gözlerini kapatamayacak, susamayacak, kendi içini hissedecekti.

O sırada Hatice sessizce yanına geldi. Gözleri hâlâ parlıyordu, içi buruk ama umut doluydu. Zeynep’in dikkatini çekmeden yatağın kenarına oturdu. Sessiz bir an geçti.

— Zeynep… dedi Hatice, kısık sesle.

— Ben… ben de artık bir şeyleri görmek istiyorum. Belki… belki bir çıkış yolu vardır.

Zeynep sessizce baktı. Anladı ki Hatice’nin gözlerindeki ışık, kendi içinde kaybolan bir kıvılcımı taşıyordu. Ama o kıvılcım da tutsak gibi… sınırlarla çevrili.

— Hatice abla … fısıldadı Zeynep.

— Bu ev… zehirli. Zehrin etkisi farklı. Kimi öldürür, kimi güçlendirir. Songül… o sönmüş bir ateş gibi. Senin… belki sende bir kıvılcım var. Ama unutma, bu ateşi söndürmeyecek kadar güçlü olmalısın.

Hatice başını eğdi. Sessizliğiyle yanıt verdi. İçinde hem korku hem de umut vardı. Küçük bir umut; Adnan’ın gözleriyle bağlanan, sözcüklere dökülemeyen bir umut.

Zeynep bir an sessiz kaldı. Kendi kaderi, tıpkı Songül’ün ve Hatice’nin kaderi gibi… kaçınılmaz, acı dolu, ama gözlerini kapatamayacağı kadar gerçek. İçinde bir öfke doğdu; sessiz, kararlı, içsel. Bu ev onu zehirleyebilir ama ruhunu tamamen teslim alamazdı.

Hatice ise yavaşça yatağından kalktı, Zeynep’e bir bakış attı. Gözleri dolu ama kararlıydı. İçinde belki de ilk defa, kendi küçük umut yolunu fark etmişti.

Hatice o gece uyuyamadı.Emine’nin mektubu kulağında çınlıyordu.

“Bu evden çıkan biri mutlu olmuştu.”

Bu cümle kalbine oturdu.Ya gerçekten mümkünse?

Sabah erkenden annesi onu tuhafiyeye yolladı. İpliğe ihtiyaç varmış. Hatice’nin kalbi istemsiz hızlandı. Çünkü tuhafiyenin kapısından içeri girdiği her an, başka bir dünyaya adım atıyormuş gibi hissediyordu. Bu onun için bir fırsattı.

Kapının üstündeki zil çaldı.Adnan başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.O an ne köy vardı, ne dedikodu, ne baba korkusu. Sadece iki insan.

— Hoş geldin Hatice, dedi sakin bir sesle.

Hatice’nin boğazı kurudu.

— İplik alacaktım.

Adnan tezgâhın arkasından çıkıp raflara yöneldi. Konuşmuyordu ama sessizliği rahatsız edici değildi. Aksine, huzurluydu.Elif içeride yere oturmuş boncuklarla oynuyordu. Hatice’yi görünce yüzü aydınlandı.

— Hatice abla geldiii! Seni çok özledim.

O ses… o saf sevinç. Hatice diz çöktü, Elif’in saçını okşadı.İçinde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Sanki ait olabileceği bir yer vardı dünyada.Adnan ipliği uzatırken parmakları hafifçe değdi Hatice’nin eline.

Çekmedi elini hemen.Ama ileri de gitmedi.
İşte fark buydu.Bu adam sınır biliyordu.

— Yoruluyorsun, dedi Adnan birden
— Gözlerinin altı çökmüş.

Hatice ilk kez biri tarafından gerçekten görülmüş gibi hissetti.

— Ev işte… dedi geçiştirerek.
Adnan bakışını kaçırmadı.

— İnsanın evi insanı yormamalı.

Bu cümle basitti. Ama Hatice’nin içine oturdu.
İnsanın evi insanı yormamalı.O an anladı: Bu adam ev demeyi biliyor. Sadece duvar değil.

Ama hemen ardından köyün gerçekliği düştü omzuna. Babası. Abisi. Songül’ün hali. Bir an cesaretle sordu:

—İnsan kendi hayatını seçebilir mi?

Adnan durdu. Sorunun ağırlığını hissetti.

— Zor, dedi dürüstçe.

— Ama seçmezse başkası seçer.

Hatice’nin kalbi sıkıştı.İşte mesele buydu. Seçmezse… babası seçecekti. Kapının önünden geçen iki kadın içeri baktı. Fısıldaşma başladı. Hatice hemen toparlandı.

— Ben gideyim. Anam merak eder.

Adnan sadece başını salladı. Ama giderken arkasından bir cümle bıraktı:

— Hatice… insanın içinde bir yer vardır. Orayı kimseye ezdirmemesi gerekir.

Hatice dışarı çıktığında nefesi kesilmiş gibiydi. Bu bir kaçış değildi.Bu bir teklif de değildi. Bu… bir ihtimaldi.