18. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR

YER ALTINDAKİ TÜNEL

G. ELİF YAĞMUR

Geçidin demir kapağı kapanır kapanmaz dışarıdaki sesler boğuk bir uğultuya dönüştü.

Elif olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü.

Kulaklarında hâlâ babasının son cümlesi yankılanıyordu.

"Kızımı bu kez size vermeyeceğim."

Ardından gelen patlama sesi...

O sesi unutması mümkün değildi.

"Baba..."

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Gözlerinden yaşlar süzülürken ellerini yüzüne kapattı. Kalbi, göğsüne sığmayacak kadar hızlı atıyordu.

Mert hemen yanına çömeldi.

"Elif... Burada duramayız."

Elif başını kaldırmadı.

"Ya ona bir şey olduysa?"

Mert cevap veremedi.

Çünkü aynı korkuyu o da hissediyordu.

Zeynep arkasına dönüp geçidin kapısını dinledi.

Dışarıdan bağrışmalar geliyordu.

Sonra ağır adımlar...

Ve metal sürgülerin açılmaya çalışıldığı sesler.

"Bizi takip edecekler." dedi telaşla.

"Gitmemiz gerekiyor."

Geçit dar ve rutubetliydi.

Taş duvarlardan su damlıyordu.

Tavan o kadar alçaktı ki bazı yerlerde eğilerek yürümek zorunda kalıyorlardı.

Mert el fenerini öne tuttu.

Işık, duvarlardaki eski tuğlaları aydınlatıyordu.

"Bu tünel çok eski."

Elif yavaşça yürümeye başladı.

Her adımında ayakkabılarının sesi yankılanıyordu.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sessizlik bazen söylenen sözlerden daha ağır olabiliyordu.

Yaklaşık on dakika yürüdükten sonra tünel ikiye ayrıldı.

Sağ taraftaki duvarda paslanmış metal bir levha vardı.

ÇIKIŞ

Sol tarafta ise okunması zor, silinmiş bir yazı dikkat çekiyordu.

ARŞİV

Zeynep durdu.

"Hangisine gideceğiz?"

Mert düşünceli bir şekilde levhalara baktı.

"Normalde çıkışı seçerdim."

"Ama..."

"Ama eğer burası gerçekten yıllardır kullanılan gizli bir geçitse..."

Elif cümleyi tamamladı.

"...Arşivde cevaplarımız olabilir."

Tam o sırada arkalarından hafif bir ses geldi.

Tak...

Tak...

Tak...

Üçü de aynı anda dönüp baktı.

Koridor karanlıktı.

Hiç kimse görünmüyordu.

Sonra ses yeniden geldi.

Bu kez daha yakından.

Tak...

Tak...

Tak...

Mert el fenerini karanlığa çevirdi.

Hiçbir şey yoktu.

"Fare olabilir."

Ama bunu söylerken kendi sesi bile kendine güven vermiyordu.

Sonunda "ARŞİV" yazan koridoru seçtiler.

Yaklaşık elli metre ilerledikten sonra paslı demir bir kapıya ulaştılar.

Kapının üzerinde ay ve yıldızın birleşiminden oluşan eski bir amblem vardı.

Elif bu sembolü hemen tanıdı.

"Yarım ay..."

"Aynı sembol."

Kapının kilidi çoktan kırılmıştı.

Mert yavaşça itti.

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçerisi beklediklerinden çok farklıydı.

Burası küçük bir oda değil...

Yer altında kurulmuş gizli bir arşivdi.

Duvarlar tavana kadar uzanan metal raflarla doluydu.

Her rafta yüzlerce klasör...

Eski kasetler...

Fotoğraf kutuları...

Gazete kupürleri...

Ve isimlerle etiketlenmiş dosyalar vardı.

Elif ilk rafa yaklaştı.

Etiketleri okumaya başladı.

1998

2004

2011

2017

Hepsi tarih sırasına göre dizilmişti.

Bir rafın en sonunda ise siyah renkli tek bir klasör duruyordu.

Üzerinde kırmızı harflerle yalnızca şu yazıyordu:

14 EKİM 2022

Elif dosyaya uzanırken eli titredi.

"Yıllardır aradığımız cevap..."

Tam klasörü alacakken odanın ışıkları bir anda yandı.

Üçü de irkilerek geriye döndü.

Odanın girişinde takım elbiseli, ellili yaşlarında bir adam duruyordu.

Saçları geriye taranmış, yüzünde tek bir duygu bile yoktu.

Elindeki bastonu yere bir kez vurdu.

Tak.

"Sizi bekliyordum."

Mert hemen Elif'in önüne geçti.

"Sen kimsin?"

Adam hafifçe gülümsedi.

"Benim kim olduğumun önemi yok."

"Asıl önemli olan..."

Bakışlarını doğrudan Elif'e çevirdi.

"...Senin aslında kim olduğunu öğrenmeye hazır olup olmadığın."

Elif'in yüzü bembeyaz kesildi.

"Ne demek istiyorsun?"

Adam cebinden eski, sararmış bir doğum belgesi çıkardı.

Belgeyi havaya kaldırdı.

"Çünkü yıllardır Ahmet'in kızı olduğunu sandın..."

Bir an durdu.

Sonra soğukkanlı bir sesle devam etti.

"Ama Ahmet... senin öz baban değil."

Oda bir anda sessizliğe gömüldü.

Elif'in dizlerinin bağı çözüldü.

Hayatı boyunca bildiği en büyük gerçek...

Belki de hiç gerçek olmamıştı.