23. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR

KIRIK İTTİFAK

G. ELİF YAĞMUR

Yer altı tünelini dolduran siren sesi, taş duvarlardan defalarca yankılanarak kulakları sağır edecek kadar güçlendi. Tavandaki eski lambalar bir kırmızı bir beyaz yanıp sönüyor, her ışık değişiminde odadaki yüzler farklı ifadelerle aydınlanıyordu.

Emre, refleksle duvarın yanındaki eski elektrik panosuna koştu.

"Çalışmıyor..." diye mırıldandı.

Paslanmış düğmelere birkaç kez bastı ama hiçbir tepki alamadı.

Selim ise olduğu yerde sakinliğini koruyordu. Yüzünde en ufak bir panik belirtisi yoktu.

"Boşuna uğraşıyorsun."

Emre arkasını döndü.

"Bunu sen mi yaptın?"

"Hayır."

"O zaman neden bu kadar rahatsın?"

Selim kısa bir süre sustu.

"Çünkü bu sistemi kimin çalıştırdığını biliyorum."

Bu söz odadaki sessizliği daha da ağırlaştırdı.

Mert, Elif'in önüne geçti.

"Kim?"

Selim cevap vermedi.

Onun yerine tavana baktı.

Siren sesi birkaç saniye sonra aniden kesildi.

Sessizlik...

Ardından metal kapakların kapanmasına benzeyen tok sesler duyuldu.

GÜM...

GÜM...

GÜM...

Emre'nin yüzü gerildi.

"Tüneller kapanıyor."

Elif şaşkınlıkla etrafına baktı.

"Ne demek kapanıyor?"

"Bütün çıkışlar otomatik olarak kilitleniyor."

"Neden?"

"Çünkü biri acil güvenlik protokolünü devreye soktu."

Mert'in aklına tek bir ihtimal geldi.

"Daire..."

Emre başını salladı.

"Hayır."

"Bu sistemi Daire bile çalıştıramaz."

"Öyleyse kim?"

Emre cevap vermedi.

Bunun yerine çalışma masasının üzerindeki haritayı açtı.

Harita, konağın altındaki tünelleri gösteriyordu.

Fakat Elif'in dikkatini başka bir şey çekti.

Haritanın sağ alt köşesinde küçük kırmızı bir nokta yanıp sönüyordu.

"Bu nedir?"

Emre haritaya baktığında yüzü değişti.

"Olmaması gerekiyordu."

"Neden?"

"Çünkü..."

"...o oda yıllar önce mühürlendi."

Selim hafifçe gülümsedi.

"Demek hâlâ duruyor."

Emre sertçe ona döndü.

"Sus."

"Onlar bunu henüz bilmiyor."

Selim omuz silkti.

"Nasıl olsa öğrenecekler."

Elif ikisinin arasında gidip gelen bakışlarını fark ediyordu.

İkisi de aynı geçmişi paylaşıyordu.

İkisi de aynı sırları biliyordu.

Ama biri konuşmak istiyor, diğeri susturmaya çalışıyordu.

Kime güvenmesi gerektiğini bilmiyordu.

Tam o sırada tünelin derinliklerinden ağır ayak sesleri duyuldu.

Bu kez koşan maskeli adamlar değildi.

Tek kişiydi.

Yavaş...

Kararlı...

Her adımı taş zeminde yankılanıyordu.

Herkes aynı anda girişe döndü.

Karanlığın içinden uzun siyah bir siluet belirdi.

Yüzü seçilmiyordu.

Sadece bastonuna benzeyen ince bir metal çubuk taşıdığı görülüyordu.

Selim'in yüzündeki rahat ifade ilk kez kayboldu.

Fısıldayarak tek kelime söyledi.

"Hayır..."

Emre de onu görmüştü.

"Siz..."

"...burada olmamalıydınız."

Elif şaşkınlıkla Mert'e baktı.

"Kim bu?"

Mert başını iki yana salladı.

"Tanımıyorum."

Siluet birkaç adım daha attı.

Kırmızı ışık yüzünü aydınlattığında Elif'in nefesi kesildi.

Yaklaşık yetmiş yaşlarında, beyaz saçlı bir adamdı.

Koyu lacivert bir takım elbise giyiyordu.

Yüzündeki derin çizgiler yılların izini taşıyordu.

Fakat gözleri...

Hiç yaşlanmamış gibiydi.

Soğuk ve dikkatli bakıyordu.

Adam durdu.

Önce Selim'e baktı.

Sonra Emre'ye.

En son Elif'in gözlerinin içine baktı.

Uzun süre konuşmadı.

Sanki onu inceliyordu.

Sonunda derin bir nefes aldı.

"Aras'a..."

"...çok benziyorsun."

Elif'in boğazı düğümlendi.

"Siz..."

"...babamı tanıyor muydunuz?"

Yaşlı adam acıyla gülümsedi.

"Tanımak mı?"

"Onu kendi oğlum gibi severdim."

Bu cümle odadaki herkesi susturdu.

Adam ağır adımlarla masaya yaklaştı.

Elini eski haritanın üzerine koydu.

"Yıllardır bu günü bekliyordum."

Selim alçak sesle konuştu.

"Demek sonunda ortaya çıktın."

Yaşlı adam başını kaldırdı.

"Başka seçeneğim kalmadı."

Emre ise hâlâ temkinliydi.

"Onlara ismini söyleme."

Adam kısa bir tebessüm etti.

"Zaten birazdan kendileri öğrenecek."

Ceketinin iç cebinden eski, deri kaplı küçük bir cüzdan çıkardı.

İçinden yıllanmış bir fotoğraf aldı.

Fotoğrafı Elif'e uzattı.

"Al."

Elif tereddüt ederek fotoğrafı eline aldı.

Fotoğrafta genç Aras vardı.

Yanında Ahmet...

Kemal...

Fatma Hanım...

Selim...

Ve fotoğrafı uzatan yaşlı adamın gençliği...

Altı kişi aynı masada gülümsüyordu.

Fakat bu kez Elif'in dikkatini başka biri çekti.

Fotoğrafın en sağ köşesinde yaklaşık sekiz yaşlarında küçük bir çocuk vardı.

Yüzü tanıdık geliyordu.

Ama çıkaramıyordu.

Fotoğrafın arkasında tek cümle yazılıydı.

"Bir aileyi yıkan şey, bazen dışarıdaki düşman değil; masadaki sessizliktir."

Elif yazıyı okurken başında yine keskin bir ağrı hissetti.

Gözlerinin önünde bulanık görüntüler belirdi.

Bir çocuk kahkahası...

Yağmurlu bir bahçe...

Eski bir salıncak...

Ve uzaktan gelen bir kadın sesi...

"Elif, kardeşinin elini bırakma!"

Elif irkilerek gözlerini açtı.

"N... ne dediniz?"

Kimse konuşmamıştı.

Az önce duyduğu ses...

Bir anıya mı aitti?

Yoksa sadece zihninin ona oynadığı bir oyun muydu?

Kalbi hızla atmaya başladı.

"Kardeşin..."

Bu kelime zihninde defalarca yankılanıyordu.

Ama onun hiç kardeşi olmamıştı.

Öyle sanıyordu...

"Kardeşin..."

Bu kelime, Elif'in zihninde durmaksızın yankılanıyordu.

Bir an için bulunduğu taş oda gözlerinin önünde silikleşti. Siren seslerinin yerini çocuk kahkahaları aldı. Islak toprak kokusu, yağmur damlalarının pencereye vuruşu, uzaklardan gelen bir ninni...

Sonra her şey bir anda kayboldu.

Elif dengesini kaybetti.

Mert hemen kolundan tuttu.

"İyi misin?"

Elif derin nefes almaya çalıştı.

"Bir şeyler... hatırlıyor gibiyim."

Emre dikkatle ona baktı.

"Ne gördün?"

"Tam hatırlayamıyorum."

"Bir bahçe..."

"Yağmur..."

"Ve biri bana 'kardeşinin elini bırakma' dedi."

Bu sözler odadaki herkesin yüz ifadesini değiştirdi.

Selim'in dudakları hafifçe aralandı.

Yaşlı adam ise gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.

Emre sessizce başını öne eğdi.

Sanki bu cümleyi duymaktan korkuyormuş gibi...

Elif bunu fark etti.

"Neden herkes sustu?"

Kimse cevap vermedi.

"Neden bana bakıyorsunuz?"

Mert sabırsızlanmaya başlamıştı.

"Yeter artık!"

"Biriniz konuşsun."

"Elif'in geçmişinde ne var?"

Yaşlı adam bastonuna yaslandı.

"Belki de artık zamanı geldi."

Emre sertçe karşı çıktı.

"Hayır."

"Henüz değil."

"Geç kaldık bile." dedi yaşlı adam.

"Yirmi iki yıl boyunca sustuk."

"Daha ne kadar susacağız?"

Elif'in kalbi hızla çarpıyordu.

"Ne saklıyorsunuz benden?"

Yaşlı adam birkaç adım yaklaştı.

"Önce seni bir konuda uyarmam gerekiyor."

"Neymiş o?"

"Hatırlayacağın her şey hoşuna gitmeyecek."

Elif acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"Bugüne kadar öğrendiğim hiçbir şey hoşuma gitmedi zaten."

Bu cevap, yaşlı adamın yüzünde kısa süreli bir hüzün oluşturdu.

Ceketinin iç cebinden küçük, paslanmış bir anahtarlık çıkardı.

Anahtarlığın üzerinde çocuklara ait küçük mavi bir ayıcık vardı.

Rengi solmuş, bir kulağı kopmuştu.

"Tanıyor musun?"

Elif anahtarlığa baktı.

İlk anda hiçbir şey hissetmedi.

Fakat birkaç saniye sonra...

Parmaklarını uzatırken elleri titremeye başladı.

"Ben..."

"Ben bunu..."

Nefesi hızlandı.

"...daha önce görmüştüm."

Gözlerini kapattığı anda yeni bir görüntü zihnine düştü.

Küçük bir çocuk odası...

Yerde oyuncaklar...

Aynı mavi ayıcık...

Ve kendisinden biraz daha küçük, kahverengi saçlı bir erkek çocuğu.

Çocuk gülerek ayıcığı ona uzatıyordu.

"Abla, sen sakla."

Görüntü bir anda parçalandı.

Elif gözlerini açtığında yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

"Ben..."

"...bir erkek çocuğu gördüm."

Yaşlı adam sessizce başını eğdi.

"Hatırlamaya başladın."

Mert şaşkınlıkla Elif'e baktı.

"Gerçek miydi?"

"Bilmiyorum."

"Rüya gibi."

"Ama çok gerçek hissettirdi."

Emre derin bir nefes verdi.

"Bu tüneller..."

"...insanın bastırdığı anıları tetikliyor."

Selim hafifçe güldü.

"Tüneller değil."

"Gerçekler."

Odanın içindeki hava yeniden gerildi.

Mert artık sabrını tamamen kaybetmişti.

"Yeter!"

"Biriniz çıkıp açık açık anlatsın."

"Elif'in kardeşi mi vardı?"

Kimse konuşmadı.

Bu sessizlik bile bir cevaptı.

Elif'in dizlerinin bağı çözüldü.

"Yani..."

"...gerçekten vardı."

Yaşlı adam gözlerini ondan kaçırmadı.

"Evet."

Tek kelime...

Ama Elif için dünyayı yerinden oynatmaya yetmişti.

"Onun adı neydi?"

Yaşlı adam dudaklarını araladı.

Tam konuşacağı sırada...

Tak!

Tünelin öbür ucundan metal bir kapı sertçe açıldı.

Ardından peş peşe ayak sesleri duyuldu.

Emre anında silahını kaldırdı.

"Herkes ışıkları kapatsın!"

Mert duvardaki eski düğmeye bastı.

Oda bir anda karanlığa gömüldü.

Yalnızca kırmızı acil durum lambaları zayıf bir ışık veriyordu.

Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu.

Bir kişi değildi.

En az altı...

Belki yedi kişi...

El fenerlerinin ışıkları koridorun duvarlarında gezinmeye başladı.

Maskeli adamlardan biri bağırdı.

"Buradalar!"

Silah sesleri taş duvarlarda yankılandı.

Kurşunlardan biri masanın kenarına isabet etti.

Eski ahşap parçalanarak yere savruldu.

Emre karşılık vermedi.

Sadece bekliyordu.

Elif fısıldadı.

"Neden ateş etmiyorsun?"

"Çünkü..."

"...zaman kazanmamız gerekiyor."

Yaşlı adam bastonunu yere iki kez vurdu.

Tak...

Tak...

İlk başta hiçbir şey olmadı.

Sonra odanın sol tarafındaki taş duvar ağır ağır titremeye başladı.

Gizli bir geçit...

Toz bulutları arasında yavaşça açılıyordu.

Selim şaşkınlıkla baktı.

"Demek hâlâ çalışıyor."

Yaşlı adam başını salladı.

"Aras'ın son yaptığı değişikliklerden biriydi."

Emre hemen Elif'e döndü.

"Önce sen."

"Hayır."

"Birlikte gideceğiz."

"İtiraz etme!"

Tam o sırada girişteki maskeli adamlardan biri odaya girdi.

Silahını doğrulttu.

Emre ilk kez tetiğe bastı.

Patlayan kurşun, adamın elindeki silahı düşürdü.

Kurşun öldürmemişti.

Sadece silahsız bırakmıştı.

Selim istemsizce Emre'ye baktı.

"Hâlâ aynı..."

Emre gözünü hedeften ayırmadan cevap verdi.

"Öldürmek zorunda kalmadıkça ateş etmem."

Maskeli adamlar yeniden ilerlemeye başladı.

Geçit ise tamamen açılmıştı.

İçeriden soğuk hava vuruyordu.

Fakat bu kez içeriden gelen tek şey hava değildi.

Uzaklardan...

Çok uzaklardan...

İnce bir çocuk sesi yankılandı.

"Elif..."

Herkes donup kaldı.

Ses yalnızca bir kez duyulmuştu.

Ama Elif, o sesi tanıdığına emindi.

Kalbi göğsüne sığmıyordu.

"...Bu ses..."

diye fısıldadı.

"...onu tanıyorum."

"...Bu ses..."

Elif'in dudaklarından dökülen fısıltı, taş odanın içinde kayboldu.

"...onu tanıyorum."

Mert şaşkınlıkla ona döndü.

"Nereden?"

"Bilmiyorum..."

"Hatırlamıyorum."

"Ama o ses..."

"...sanki yıllardır içimdeydi."

Koridorun derinliklerinden gelen yankı bir daha duyulmadı.

Yerini yeniden silah sesleri aldı.

Maskeli adamlardan ikisi taş sütunların arkasına sığınmış, gizli geçidin açılmasını engellemeye çalışıyordu. Emre, dikkatini onlardan ayırmıyordu. Ateş etmiyor, yalnızca ilerlemelerini engelleyecek noktalara nişan alıyordu.

Yaşlı adam bastonunu yere dayadı.

"Vakit kalmadı."

Selim sert bir bakış attı.

"Sen hâlâ onları o odaya götürmek istiyorsun."

"Başka seçeneğimiz yok."

"Henüz hazır değiller."

Yaşlı adam derin bir nefes aldı.

"Hiçbirimiz hazır değildik."

Bu cümle, odadaki herkesin üzerinde ağır bir etki bıraktı.

Emre, son kez koridora baktı.

"Geçin!"

Mert, Elif'in kolunu tuttu.

"Haydi."

Elif ise olduğu yerde kaldı.

Gözleri hâlâ elindeki eski fotoğraftaydı.

Fotoğraftaki altı kişinin yüzüne tek tek baktı.

Aras...

Ahmet...

Kemal...

Fatma Hanım...

Selim...

Ve karşısındaki yaşlı adam...

Hepsinin gözlerinde aynı şey vardı.

Güven.

Bir zamanlar birbirlerine gerçekten güvenmişlerdi.

Peki sonra ne olmuştu?

Onları birbirine düşüren sır neydi?

Elif başını kaldırdı.

"Bir soru soracağım."

Kimse konuşmadı.

"Babam..."

Bir an durdu.

"...Aras, kötü bir insan mıydı?"

Yaşlı adamın gözleri doldu.

"Hayır."

"Hayatım boyunca tanıdığım en dürüst insandı."

Selim acı bir gülümsemeyle ekledi.

"İşte bu yüzden öldü."

O cümle, odanın içindeki havayı buz gibi yaptı.

Elif'in boğazı düğümlendi.

"Onu kim öldürdü?"

Selim cevap vermek üzereydi.

Tam ağzını açtığı anda...

BANG!

Tek bir el silah sesi duyuldu.

Herkes irkilerek arkasına döndü.

Selim bir adım geriye sendeledi.

Omzundan vurulmuştu.

Ceketinin koyu kumaşı kısa sürede kana bulandı.

Mert refleksle Elif'i yere çekti.

"Yere yat!"

Koridorun girişindeki maskeli adamlardan biri yüksek bir taşın arkasına geçmiş, fırsatını bulduğu anda ateş etmişti.

Emre hemen karşılık verdi.

Kurşun taş duvara çarpıp kıvılcımlar çıkardı.

Maskeli adam yeniden saklandı.

Selim dişlerini sıkarak omzunu tuttu.

"İyiyim..."

Ama iyi değildi.

Kan, parmaklarının arasından damlıyordu.

Yaşlı adam hızla yanına eğildi.

"Kurşun çıkmış."

"Şanslısın."

Selim acıyla gülümsedi.

"Şans..."

"Yıllardır bana uğramıyordu."

Emre koridorun girişine doğru ilerledi.

"Mert!"

"Ne?"

"Geçidi kapatmaya hazır ol."

"Sen?"

"Ben sizi durduracağım."

Elif hemen itiraz etti.

"Hayır!"

"Kimse burada kalmayacak."

Emre kısa bir an için ona baktı.

İlk kez yüzünde sertliğin dışında bir ifade belirdi.

"Eren bana son görevini emanet etti."

"Seni sağ salim çıkarmak."

"Ben o sözü tutacağım."

Elif'in gözleri doldu.

"Ben artık kimseyi geride bırakmak istemiyorum."

Fatma Hanım'dan sonra aynı acıyı yeniden yaşamak istemiyordu.

Emre hafifçe başını salladı.

"Bazen..."

"...birini geride bırakmak, onu kaybetmek anlamına gelmez."

Tam o sırada yaşlı adam bastonuyla taş duvarın yanındaki küçük metal kola bastı.

Gizli geçidin içinden eski raylar göründü.

Rayların üzerinde, yılların pasını taşıyan küçük bir maden vagonu duruyordu.

Mert şaşkınlıkla baktı.

"Bu..."

"Eski kaçış hattı."

Yaşlı adam başını salladı.

"Aras yaptırmıştı."

"Bu tünel, konağın altından kilometrelerce uzağa çıkıyor."

Selim güçlükle ayağa kalktı.

"Demek gerçekten her ihtimali düşünmüş."

Emre son kez koridora ateş etti.

Maskeli adamlar geri çekilmek zorunda kaldı.

"Çabuk!"

Herkes vagona bindi.

En son Emre atladı.

Yaşlı adam, girişteki mekanizmayı çevirdi.

Taş kapı ağır ağır kapanmaya başladı.

Tam kapanmadan önce koridordan siyah ceketli maskeli grubun lideri göründü.

Bu kez yüzünde maske yoktu.

Elif onu ilk kez net olarak görebiliyordu.

Adam kapının arasından bağırdı.

"Kaçamazsınız!"

"Ne kadar uzağa giderseniz gidin..."

"...gerçek sizi yine bize getirecek!"

Kapı büyük bir gürültüyle kapandı.

Ardından mekanizma çalıştı.

Vagon yavaşça hareket etmeye başladı.

Önce ağır ağır...

Sonra hızlanarak karanlık tünelin içine girdi.

Rayların çıkardığı metalik ses, konuşmaların yerini aldı.

Hiç kimse tek kelime etmiyordu.

Elif, cebindeki mektuba dokundu.

Diğer cebinde ise Eren'in verdiği 17 numaralı anahtar vardı.

Elindeki fotoğrafı tekrar açtı.

Bu kez dikkatini daha önce fark etmediği küçük bir ayrıntı çekti.

Fotoğrafın en arka sırasında, diğerlerinden uzakta duran genç bir kadın vardı.

Yüzünün yarısı gölgede kalmıştı.

Arkasına kurşun kalemle tek bir isim yazılmıştı.

"Lâl."

Elif kaşlarını çattı.

"Bu kim?"

Vagondaki herkes aynı anda fotoğrafa baktı.

Yaşlı adamın yüzündeki renk çekildi.

Emre gözlerini kapattı.

Selim ise yarasına rağmen doğrulup fotoğrafa dikkatlice baktı.

Kimse konuşmuyordu.

Sonunda yaşlı adam, neredeyse duyulmayacak bir sesle fısıldadı:

"Lâl..."

"...bu hikâyede adını duymayı en son istediğimiz kişiydi."

Vagon karanlığın içinde ilerlemeye devam ederken Elif, ilk kez hissetti ki ailesinin geçmişinde öğrendiğini sandığı her gerçek, aslında çok daha büyük bir sırrın sadece başlangıcıydı.