19. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR

KAN BAĞI

G. ELİF YAĞMUR

Yer altındaki arşivin ağır sessizliği, takım elbiseli adamın söylediği son cümleden sonra daha da derinleşmişti.

"Ahmet senin öz baban değil."

Elif'in kulağına gelen sesler bir anda boğuklaşmıştı. Sanki odadaki bütün hava çekilmiş, dünya yalnızca birkaç kelimeden ibaret kalmıştı.

Hayatı boyunca "baba" dediği adamın yüzü gözlerinin önünden geçti.

İlk bisikletini aldığı gün...

İlkokulun ilk günü okul kapısında elini bırakmamak için direndiği an...

Her doğum gününde gece yarısı odasına sessizce girip alnına kondurduğu öpücük...

Bunların hepsi yalan mıydı?

Elif'in dizleri titredi. Yakındaki metal masaya tutunarak ayakta kalmaya çalıştı.

"Yalan söylüyorsun..." dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Takım elbiseli adamın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.

"Keşke öyle olsaydı."

Mert hemen Elif'in önüne geçti.

"Bir adım daha yaklaşırsan seni dinlemeyiz."

Adam bastonunu iki eliyle kavradı.

"Sizi dinlemeye zorlamıyorum. Sadece gerçeği anlatıyorum."

Zeynep ilk kez konuştu.

"Sen kimsin?"

Adam bakışlarını ona çevirdi.

"Benim adım Kaan Yalçın."

İsim, üçü için de hiçbir anlam ifade etmiyordu.

"Ama..." dedi adam sakin bir sesle, "...babanız beni çok iyi tanırdı."

"Babanız mı?" diye sordu Elif.

"Senin öz baban."

Odanın içinde yine sessizlik oluştu.

Kaan, cebinden eski bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafın kenarları yıpranmış, renkleri solmuştu.

Masanın üzerine bıraktı.

Elif yavaşça fotoğrafı eline aldı.

Fotoğrafta üç kişi vardı.

Genç bir Ahmet...

Yanında daha önce fotoğraf albümünde gördüğü Kemal...

Ve ikisinin arasında hiç tanımadığı genç bir adam.

Adamın kucağında ise birkaç aylık bir bebek vardı.

Fotoğrafın arkasında tek bir tarih yazıyordu.

12 Mart 2005

Elif'in doğumundan birkaç ay sonra...

Altında ise tek cümle vardı.

"Ailemizin son mutlu günü."

Elif'in nefesi kesildi.

"Bebek..."

Kaan başını salladı.

"Evet."

"O sensin."

Elif'in elleri titremeye başladı.

"Bu fotoğrafı nereden buldun?"

"Çünkü o gün ben de oradaydım."

Mert, fotoğrafı dikkatlice inceledi.

"Bu fotoğraf tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz."

"Elbette kanıtlamaz." dedi Kaan.

"Kanıtlar burada."

Arkasındaki metal dolabı açtı.

İçinden eski klasörler çıkardı.

Doğum kayıtları...

Hastane belgeleri...

Nüfus evraklarının fotokopileri...

Hepsinin üzerinde resmi mühürler vardı.

Elif belgeleri tek tek incelemeye başladı.

Fakat tam o sırada dikkatini farklı bir ayrıntı çekti.

Belgelerde kendi adı yazmıyordu.

Onun yerine şu isim vardı:

Bebek A.

"Bu neden böyle?"

Kaan hafifçe gülümsedi.

"Çünkü doğduğunda sana henüz isim verilmemişti."

"Sonra?"

"Sonra her şey değişti."

Arşivin içindeki eski saat tıkırdamaya devam ediyordu.

Kaan derin bir nefes aldı.

"Şimdi sana yirmi bir yıl önce olanları anlatacağım."

Odanın tek penceresinden süzülen ışık, toz zerreciklerini görünür hâle getiriyordu.

"Ahmet ile Kemal iki kardeşti."

"Çok başarılı bir teknoloji şirketinde çalışıyorlardı."

"Şirketin sahibi ise..."

Bir an durdu.

"...senin öz babandı."

Elif şaşkınlıkla başını kaldırdı.

"Yani Ahmet onun çalışanı mıydı?"

"Evet."

"Ama aynı zamanda en yakın arkadaşıydı."

Kaan konuşurken sesi yavaşlamıştı.

"Sizin aileniz sadece dost değildi."

"Birbirinizin ailesiydiniz."

Elif'in aklına çocukluğunda gördüğü ama anlam veremediği eski fotoğraflar geldi.

Babasının bazen geceleri tek başına oturup ağladığını da hatırladı.

O zamanlar nedenini hiç sormamıştı.

Şimdi ise her şeyin ardında büyük bir sır olduğunu hissediyordu.

Tam Kaan konuşmasına devam edecekken arşivin lambaları birkaç kez titredi.

Mert hemen kapıya döndü.

"Birileri geliyor."

Uzaktan ayak sesleri duyuluyordu.

Bu kez daha düzenli...

Daha kalabalık...

Sanki aynı anda birçok kişi yürüyordu.

Kaan'ın yüzündeki sakin ifade ilk kez kayboldu.

"Onlar..."

Mert kaşlarını çattı.

"Daire mi?"

Kaan başını salladı.

"Evet."

"Burayı bulmaları imkânsızdı."

Sonra aniden Zeynep'e döndü.

"Telefonunu bana verir misin?"

Zeynep şaşkınlıkla telefonu uzattı.

Kaan birkaç saniye ekrana baktı.

Yüzü asıldı.

"Bizi takip etmişler."

"Nasıl?"

"Telefonunun konum servisi açık."

Zeynep'in yüzü bembeyaz kesildi.

"Ben..."

"Bilmiyordum."

Kaan sert ama sakin bir sesle konuştu.

"Bu senin hatan değil."

"Onlar bunu yıllardır yapıyor."

Kapının dışından metal sürgü sesi geldi.

Bir...

İki...

Üç...

Ardından ağır bir darbe...

GÜÜÜM!

Tozlar tavandan dökülmeye başladı.

Elif istemsizce geri çekildi.

Mert çevresine baktı.

"Başka çıkış var mı?"

Kaan, arşivin en arka köşesindeki büyük kitaplığa doğru yürüdü.

Eski bir kitabı çekti.

Kitaplık ağır ağır yana kaydı.

Arkasında taş bir merdiven ortaya çıktı.

"Bu geçit sizi dışarı çıkarır."

"Peki ya sen?" diye sordu Elif.

Kaan kısa bir tebessüm etti.

"Benim burada bitirmem gereken bir iş var."

Kapıya ikinci darbe vuruldu.

Bu kez menteşeler yerinden oynamıştı.

Kaan cebinden küçük bir anahtar çıkardı.

Elif'in avucuna bıraktı.

"Bu anahtar..."

"Şehrin dışında, terk edilmiş Arslan Konağı'nın kapısını açıyor."

"Orada seni bekleyen biri var."

"Kim?"

Kaan, Elif'in gözlerinin içine baktı.

Ve tek bir cümle söyledi:

"Sana neden 'Elif' adının verildiğini bilen son kişi."

Tam o anda arşivin kapısı büyük bir gürültüyle kırıldı.

Siyah kıyafetli maskeli kişiler içeri doluşmaya başladı.

Kaan arkasını dönmeden bağırdı:

"Koşun!"

Elif, Mert ve Zeynep taş merdivenlere doğru koşarken arkalarından gelen çarpışma sesleri, bu savaşın artık geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştığını gösteriyordu.