27. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
KARANLIĞIN İÇİNDEKİ SES
PAT!
Silah sesi, gözlemevinin kubbesinin altında yankılanarak kayboldu.
Ardından...
Tam bir sessizlik.
Hiç kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
Elektrikler kesilmişti. Salonu yalnızca tavandaki çatlaklardan içeri süzülen ay ışığı aydınlatıyordu. Havada asılı duran tozlar, loş ışığın altında sis gibi görünüyordu.
Elif, elindeki defteri göğsüne bastırdı.
Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki, kulaklarında sadece kendi nabzını duyuyordu.
"Emre!"
Cevap gelmedi.
"Selim!"
Yine sessizlik...
Bir anda birkaç metre ötesinden acıyla inleyen bir ses yükseldi.
"Ah..."
Elif sesin geldiği yöne doğru ilerledi.
Yerde biri yatıyordu.
Ay ışığı yüzüne vurunca derin bir nefes aldı.
"Kerem..."
Kerem sağ omzundan vurulmuştu.
Ceketi kısa sürede kana bulanmıştı.
Nefes almakta zorlanıyor ama bilincini kaybetmemek için direniyordu.
Elif birkaç saniye tereddüt etti.
Bu adam, birkaç dakika önce kendisini kaçırmaya çalışan kişiydi.
Fakat şimdi...
Yerde, çaresizce yardım bekliyordu.
Kerem gözlerini güçlükle açtı.
"Git..."
"Buradan git..."
"Sami..."
"...henüz gitmedi."
Tam o sırada salonun diğer tarafından Emre'nin sesi duyuldu.
"Elif!"
"Buradayım!"
Emre ve Mert ellerindeki el fenerleriyle koşarak geldiler.
Selim de hemen arkalarındaydı.
Neyse ki üçü de sağdı.
Emre, Kerem'i görünce duraksadı.
"Yaşıyor mu?"
"Omzundan vurulmuş."
Selim dişlerini sıktı.
"Onu burada bırakalım."
Elif sertçe başını çevirdi.
"Hayır."
Selim şaşırdı.
"Ne?"
"Yaralı birini ölüme terk etmeyeceğim."
"Az önce bizi öldürmeye çalışıyordu."
"Biliyorum."
"Ama babam olsaydı bunu yapmazdı."
Bu söz üzerine kimse konuşamadı.
Lâl sessizce Elif'e baktı.
Yüzünde ilk kez umut vardı.
"Gerçekten Aras'ın kızısın..."
Emre diz çökerek Kerem'in yarasını kontrol etti.
"Kurşun çıkmış."
"Kanaması fazla ama yaşayabilir."
Mert ceketini çıkarıp yaraya bastırdı.
"Basınç uygulayın."
Kerem acıyla dişlerini sıktı.
"Neden..."
"...bana yardım ediyorsunuz?"
Elif gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
"Çünkü gerçekleri senden öğrenmek istiyorum."
Kerem acı bir şekilde gülümsedi.
"Geç kaldınız."
"Sami..."
"...çoktan ikinci aşamayı başlattı."
Emre hemen eğildi.
"Ne demek istiyorsun?"
Kerem güçlükle konuşuyordu.
"Gözlemevi..."
"...sadece başlangıç."
"Asıl hedef..."
Sesi kesildi.
Şiddetli bir öksürük tuttu.
Yere birkaç damla kan düştü.
Tam o sırada yaşlı adam bastonuna dayanarak yanlarına geldi.
Elinde eski bir gaz lambası vardı.
Sarı ışık salonu hafifçe aydınlattı.
"Onu konuşturmaya çalışmayın."
"Önce buradan çıkmalıyız."
Mert etrafına baktı.
"Çıkacağız da nasıl?"
"Bütün kapılar kapanmıştı."
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
"Kapılar..."
"...ama tek çıkış onlar değildi."
Lâl başını kaldırdı.
"Eski su tüneli..."
Yaşlı adam onayladı.
"Evet."
"Aras bana bir kez göstermişti."
Emre şaşkınlıkla sordu.
"Neden daha önce söylemediniz?"
"Çünkü o tünel..."
"...yalnızca son çare içindi."
Tam o sırada gözlemevinin derinliklerinden güçlü bir çatırtı duyuldu.
GÜMMM!
Tavanın bir bölümü çöktü.
Taş parçaları yere savruldu.
Gaz lambasının ışığında salonun ortasında büyük bir yarık oluştu.
Yarığın içinden soğuk hava yükseliyordu.
Ve...
Su sesi...
Elif dikkat kesildi.
"Su..."
Yaşlı adam başını salladı.
"Evet."
"Su tüneli tam altımızdan geçiyor."
Emre hızla karar verdi.
"Herkes hazırlanıyor."
"Kerem'i de götürüyoruz."
Selim itiraz edecek gibi oldu.
Ama Elif'in kararlı bakışlarını görünce sustu.
Tam o sırada...
Salonun karanlık köşesinden yavaşça bir kahkaha yükseldi.
Derin...
Soğuk...
Ve tanıdık.
"Hepsini kurtarabileceğinizi mi sandınız?"
Gaz lambasının ışığı o yöne çevrildi.
Sami...
Hiç yara almamıştı.
Üstelik elinde artık yalnız değildi.
Sağ koluyla birini önüne çekmiş, başına silah dayamıştı.
Ay ışığı esirin yüzünü aydınlattığında Elif'in gözleri dehşetle açıldı.
Silahın ucundaki kişi...
Lâl'di.
Lâl'in şakağına dayanan silahın namlusu, gaz lambasının titrek ışığında soğuk bir şekilde parlıyordu.
Salondaki herkes olduğu yerde donup kalmıştı.
Elif'in boğazı düğümlendi.
"Lâl..."
Sami'nin yüzünde en ufak bir telaş yoktu.
Sanki bütün bunlar, yıllar önce hazırladığı bir oyunun sıradan bir sahnesiydi.
"Görünüşe göre," dedi sakin bir sesle, "siz hâlâ aynı hatayı yapıyorsunuz."
Emre silahını kaldırdı.
"Lâl'i bırak."
Sami hafifçe gülümsedi.
"Hayır."
"Önce siz silahlarınızı bırakacaksınız."
Selim öfkeyle bağırdı.
"Bunu yapmayacağız!"
Sami'nin parmağı tetiğe biraz daha yaklaştı.
"Karar sizin."
"Bir kişinin ölmesi mi..."
"...yoksa hepinizin yaşaması mı?"
Lâl, başını hafifçe iki yana salladı.
"Hayır..."
"Silahlarınızı bırakmayın."
Sami sertçe kolunu sıktı.
"Konuşma."
Lâl acıyla gözlerini kapattı ama sesini yükseltmeye devam etti.
"Elif!"
"Onu dinleme!"
"Aras bunu istemezdi!"
Elif'in zihni karmakarışıktı.
Bir yanda yıllardır gerçeği saklayan ama şimdi her şeyi anlatmaya çalışan Lâl...
Diğer yanda babasının ölümünün arkasındaki isim olduğunu düşündüğü Sami...
Ve yerde yaralı hâlde yatan Kerem...
Bir anda Kerem güçlükle doğrulmaya çalıştı.
"Sami..."
Sami göz ucuyla ona baktı.
"Demek hâlâ ölmedin."
Kerem acıyla nefes aldı.
"Otuz yıl..."
"...sana inandım."
"Otuz yılımı..."
"...benden çaldın."
Sami'nin yüzünde en ufak bir pişmanlık oluşmadı.
"İnsan, inanmak istediği yalana inanır."
Kerem yumruğunu sıktı.
"Aras..."
"...beni affetmiş."
"Sen ise..."
"...beni kullandın."
Sami alaycı bir şekilde başını eğdi.
"Evet."
"Ve bunu fark etmen otuz yıl sürdü."
Bu söz, Kerem'in bütün direncini kırmış gibiydi.
Başını yere eğdi.
Gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu.
Emre, Kerem'e baktı.
İlk kez onda düşman değil, hayatı elinden alınmış bir adam görüyordu.
Tam o sırada yaşlı adam bastonunu yere vurdu.
Tak!
Sami'nin bakışları ona döndü.
"Sen..."
"...hâlâ yaşıyor musun?"
Yaşlı adam dimdik durdu.
"Aras'ın bana verdiği sözü tutmak zorundaydım."
Sami hafifçe güldü.
"O hâlde sen de biliyorsun."
"Neyi?"
"Bu kızın neden yaşaması gerektiğini."
Elif şaşkınlıkla yaşlı adama baktı.
"Neden bahsediyor?"
Yaşlı adam cevap vermedi.
Sessizce cebinden eski, gümüş renkli bir cep saati çıkardı.
Saatin kapağını açtı.
İçinde küçük bir aile fotoğrafı vardı.
Fotoğrafta genç Aras...
Yanında genç bir kadın...
Kucağında ise henüz bebek olan Elif...
Elif'in gözleri doldu.
Bu, babasıyla birlikte gördüğü ilk gerçek aile fotoğrafıydı.
Ancak yaşlı adam saatin arkasını çevirdiğinde bambaşka bir ayrıntı ortaya çıktı.
Kapağın içine kazınmış tek bir cümle vardı.
"Emanet sahibine ulaştığında zamanı gelecek."
Elif fısıldadı.
"Emanet..."
Sami'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Demek onu hâlâ saklıyorsun."
Yaşlı adam saatini sıkıca avucuna aldı.
"Bu sana hiçbir zaman ait olmadı."
Sami ilk kez sesini yükseltti.
"Çünkü o saatin içinde..."
Bir anda sustu.
Fazla konuştuğunu fark etmişti.
Elif hemen araya girdi.
"İçinde ne var?"
Kimse cevap veremeden gözlemevi yeniden sarsıldı.
Bu kez çok daha şiddetliydi.
Tavandan büyük taş bloklar koparak yere düştü.
Salonun bir köşesi tamamen çöktü.
Alt taraftan güçlü bir su akıntısı görünmeye başladı.
Yaşlı adam bağırdı.
"Su tüneli açılıyor!"
Emre çevresine baktı.
"Eğer birkaç dakika daha kalırsak..."
"...hepimiz enkazın altında kalacağız."
Sami bunu da biliyordu.
Silahını Lâl'in başında tutmaya devam ederek yavaşça geri çekildi.
"Kimse peşimden gelmeyecek."
"Aksi hâlde..."
Silahı biraz daha bastırdı.
"...Lâl ölür."
Elif'in gözleri Lâl'e çevrildi.
Lâl ise beklenmedik şekilde gülümsedi.
İlk kez...
Korkmuyordu.
Sessizce Elif'e baktı.
Ve dudaklarını oynatarak tek bir kelime söyledi.
"Saat..."
Elif bunu fark etti.
Lâl'in baktığı yer...
Yaşlı adamın avucundaki eski cep saatiydi.
Tam o anda Elif'in zihninde bir şey yerine oturdu.
Babasının mektupları...
Anahtarlar...
Pusula...
Defter...
Hepsi bir yere götürüyordu.
Ama asıl emanet...
Belki de yıllardır herkesin gözünün önündeydi.
Elif'in bakışları yaşlı adamın avucundaki cep saatine kilitlendi.
Lâl'in dudaklarından dökülen tek kelime...
"Saat..."
...zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
O ana kadar herkes dosyaların, mektupların ve anahtarların peşinden koşmuştu. Oysa kimsenin önemsemediği bu eski cep saati, yıllardır yaşlı adamın cebinden hiç çıkmamıştı.
Sami de gözünü bir an olsun saatten ayırmıyordu.
Artık Elif emindi.
Asıl emanet buydu.
Yaşlı adam saati yavaşça cebine koydu.
Sami sert bir sesle konuştu.
"Onu bana ver."
"Hayır."
"Son kez söylüyorum."
"Ver."
Yaşlı adam dimdik durdu.
"Bunu bana Aras emanet etti."
"Ve onu yalnızca Elif'e teslim etmemi istedi."
Sami'nin yüzü öfkeyle gerildi.
"Aras her zaman aynı hatayı yaptı."
"Neymiş o?"
"İnsanlara güvenmek."
Tam tetiğe basacakken...
Lâl beklenmedik bir hareket yaptı.
Dirseğini hızla geriye savurarak Sami'nin kaburgalarına vurdu.
Sami'nin dengesi bozuldu.
Silah birkaç santimetre yana kaydı.
"Şimdi!"
Emre bunu bekliyormuş gibi sütunun arkasından fırladı.
Tek hamlede Sami'nin üzerine atıldı.
İki adam yere düşerken silah taş zeminde kayarak uzaklaştı.
Tak!
Selim hiç düşünmeden silaha koştu.
Fakat maskeli adamlardan biri önünü kesti.
İkisi aynı anda silaha uzandı.
Yere düşen tabanca iki taraf arasında kaldı.
Mert de çatışmaya katıldı.
Salon birkaç saniye içinde yeniden savaş alanına döndü.
Lâl hızla Elif'in yanına geldi.
"Nasılsın?"
"İyiyim."
"Dinle."
"Vaktimiz çok az."
"Babamın saati..."
"Evet."
"İçinde ne var?"
Lâl derin bir nefes aldı.
"Aras hiçbir zaman tek bir anahtar kullanmadı."
"Anlamadım."
"Eren'in verdiği anahtar..."
"...yalnızca ilk kapıyı açıyordu."
"Defter..."
"...ikinci kapıyı."
"Bu saat ise..."
Lâl cümlesini tamamlayamadan tavandan büyük bir taş parçası düştü.
İkisi son anda kenara çekildi.
Toz bulutu bütün salonu kapladı.
Yaşlı adam yüksek sesle bağırdı.
"Çabuk olun!"
"Bina dayanmıyor!"
Altlarındaki zemin yeniden sarsıldı.
Su tünelinden gelen uğultu artık çok daha yakındı.
Çatlaklardan içeri su sızmaya başlamıştı.
Mert korkuyla etrafına baktı.
"Su yükseliyor!"
Gerçekten de salonun en alt kısmında ince bir su tabakası oluşmuştu.
Her saniye biraz daha yükseliyordu.
Kerem güçlükle doğruldu.
"Dinleyin..."
Herkes istemsizce ona döndü.
"Sami..."
"...burayı bilerek seçti."
"Neden?"
"Gözlemevi çöktüğünde..."
"...bütün kanıtlar yok olacak."
Elif başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Babam buna izin vermezdi."
Kerem acı içinde gülümsedi.
"Vermezdi."
"Çünkü..."
"...asıl arşiv burada değil."
Bu söz, Emre'nin dikkatini çekti.
"Asıl arşiv nerede?"
Kerem konuşmakta zorlanıyordu.
"Aras..."
"...hiçbir zaman en önemli belgeleri aynı yerde tutmadı."
"O zaman neden buradayız?"
"Çünkü burası..."
"...yalnızca sizi doğru yere götürecek ilk durak."
Lâl başını eğdi.
"Demek sonunda bunu da öğrendin."
Kerem acıyla güldü.
"Çok geç öğrendim."
O sırada Sami, Emre'yi sert bir tekmeyle kendinden uzaklaştırdı.
Ayağa kalkar kalkmaz bastonunun sapını çevirdi.
İnce bir metal bıçak bastonun içinden dışarı çıktı.
Selim şaşkınlıkla bağırdı.
"Dikkat!"
Sami tek hamlede yaşlı adama yöneldi.
Hedefi bu kez Elif değildi.
Doğrudan cep saatiydi.
Yaşlı adam bastonuyla darbeyi karşıladı.
İki baston çarpışınca metal sesi bütün salona yayıldı.
ÇAAANG!
Yaşına rağmen yaşlı adam geri çekilmedi.
Sami gözlerini kısmıştı.
"Senin bu kadar dayanacağını düşünmemiştim."
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
"Aras bana yalnızca sırlarını değil..."
"...sabretmeyi de öğretti."
Tam o anda Elif'in gözü, saatin yere düşen kapağına ilişti.
Çarpışma sırasında saat yaşlı adamın cebinden fırlamış, kapağı açılmıştı.
Kapağın içinde daha önce fark etmediği çok küçük bir ayrıntı vardı.
İncecik katlanmış...
Neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir kâğıt.
Elif yavaşça eğildi.
Kimse fark etmeden kâğıdı saatin içinden çıkardı.
Katlarını açınca yalnızca iki satır yazıyla karşılaştı.
"Eğer bunu okuyorsan, bana en çok güvendiğin kişi seni izliyor olabilir."
Ve hemen altında...
"Kimseye bütün gerçeği anlatma."
Elif'in elleri titremeye başladı.
Çünkü o anda ilk kez aklına korkunç bir ihtimal geldi.
Ya Sami doğru söylüyorsa?
Ya gerçekten...
İçlerinde hâlâ ortaya çıkmamış bir hain varsa?
Tam o sırada salonun girişinden ağır adımların sesi duyuldu.
Maskeli adamlardan biri nefes nefese içeri girdi.
Yüzü bembeyazdı.
"Efendim..."
Sami sinirle döndü.
"Ne var?"
Adam güçlükle konuşabildi.
"Dışarıda..."
"...polis var."
Salondaki herkes aynı anda donup kaldı.
"Dışarıda... polis var."
Maskeli adamın sesi korkudan titriyordu.
Salondaki herkes birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
En çok da Sami.
Yıllardır hiçbir olay karşısında soğukkanlılığını kaybetmeyen adamın gözlerinde ilk kez hesap yapmaya çalışan bir ifade belirdi.
"Kaç araç?"
Maskeli adam yutkundu.
"En az sekiz..."
"Özel harekât da var."
Emre kaşlarını çattı.
"Nasıl?"
"Kim haber verdi?"
Kimsenin buna verecek bir cevabı yoktu.
Gözlemevinin yeri yalnızca birkaç kişinin bildiği bir sırdı.
Lâl, yavaşça başını kaldırdı.
"Aras..."
Herkes ona döndü.
"Ne demek istiyorsun?"
Lâl gözlerini kapattı.
"Aras ölmeden önce bana bir şey söylemişti."
"'Eğer bir gün gözlemevi açılırsa, ben olmasam bile birileri bunu öğrenecek.'"
Emre şaşkınlıkla sordu.
"Yani burası izleniyor muydu?"
"Hayır."
"Aras, alarm sistemini devletin eski acil durum ağına bağlamıştı."
"Kapılar açıldığı anda..."
"...otomatik bir sinyal gönderilmiş olmalı."
Sami sertçe güldü.
"Yıllar sonra bile beni şaşırtmayı başarıyorsun Aras."
Tam o sırada dışarıdan megafon sesi duyuldu.
"İçeridekiler!"
"Burası emniyet güçleri!"
"Silahlarınızı bırakın ve elleriniz havada dışarı çıkın!"
Ses gözlemevinin taş duvarlarında yankılandı.
Maskeli adamların yüzleri panikle birbirine döndü.
"Bizi kuşattılar!"
"Çıkış yok!"
Kerem, yere yaslanmış hâlde acıyla doğruldu.
"Hayır..."
"Çıkış var."
Herkes ona baktı.
"Su tüneli."
Sami'nin yüzündeki ifade değişti.
Demek bunu o da biliyordu.
Elif bunu fark etti.
"Demek kaçmayı düşünüyorsun."
Sami gülümsedi.
"Hayatta kalmak isteyen herkes kaçmayı düşünür."
Selim öfkeyle silahını kaldırdı.
"Bu sefer kaçamayacaksın."
Tam tetiğe basacağı sırada yaşlı adam kolunu tuttu.
"Dur."
"Neden?"
"Eğer burada ateş edersen..."
"...tavan tamamen çöker."
Gerçekten de kubbedeki çatlaklar büyüyordu.
Her birkaç saniyede bir yeni taş parçaları koparak zemine düşüyordu.
Su ise diz hizasına kadar yükselmeye başlamıştı.
Mert endişeyle etrafına baktı.
"Çok vaktimiz kalmadı."
Elif, avucundaki küçük not kâğıdını tekrar açtı.
'Bana en çok güvendiğin kişi seni izliyor olabilir.'
Bu cümle aklından çıkmıyordu.
Kime güvenebilirdi?
Emre mi?
Selim mi?
Lâl mi?
Yaşlı adam mı?
Yoksa...
Kimseye mi?
Bir anda gözleri Kerem'e takıldı.
Yıllarca düşman bildikleri adam, şimdi kendi hayatını hiçe sayarak onları uyarmaya çalışıyordu.
Belki de gerçek, sandığından çok daha karmaşıktı.
Tam düşüncelerine dalmışken yaşlı adam sessizce yanına geldi.
"Elif."
"Evet?"
"Cep saatini bana verir misin?"
Elif saati uzatacakken bir an durdu.
Not aklına geldi.
Kimseye bütün gerçeği anlatma...
Kimseye güvenme...
İlk kez yaşlı adama bile tereddüt ederek baktı.
Yaşlı adam bunu fark etti.
Gülümsedi.
"Demek sonunda..."
"...Aras'ın istediği gibi düşünmeye başladın."
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Bana bile hemen güvenmiyorsun."
Elif cevap veremedi.
Yaşlı adam başını salladı.
"Doğru olan da bu."
"Bu saati artık sen taşıyacaksın."
Elif şaşkınlıkla ona baktı.
"Ama siz..."
"Ben görevimi tamamladım."
Tam o sırada dışarıdan güçlü bir patlama sesi duyuldu.
BOOOOM!
Ana giriş kapısı yerinden söküldü.
Toz bulutunun arasından siyah üniformalı özel harekât polisleri içeri girmeye başladı.
"Lütfen silahlarınızı bırakın!"
"Kimse hareket etmesin!"
Salon bir anda bağrışmalarla doldu.
Maskeli adamlar panikle ateş açtı.
Polisler karşılık verdi.
Kurşun sesleri yeniden kubbede yankılandı.
Bu kargaşadan faydalanan Sami, yavaşça geri çekildi.
Elif bunu fark eden ilk kişi oldu.
"Sami kaçıyor!"
Emre arkasını döndüğünde Sami çoktan gizli koridorun girişine ulaşmıştı.
Gitmeden önce son kez durdu.
Doğrudan Elif'e baktı.
Ve sakin bir sesle şöyle dedi:
"Bugün kazandığını sanıyorsun."
"Ama bu sadece Aras'ın bıraktığı ilk kapıydı."
"İkinci kapıyı açtığında..."
"...benden neden korkman gerektiğini anlayacaksın."
Bunu söyledikten sonra gizli geçidin karanlığına karıştı.
Emre peşinden koşacakken yaşlı adam bağırdı:
"Hayır!"
"Onun peşinden gitmeyin!"
"Neden?"
"Çünkü..."
"...o koridor sizi ölüme götürür."
Tam yaşlı adam sözünü bitirdiği anda, gizli geçidin içinden korkunç bir patlama sesi yükseldi.
Bütün gözlemevi yeniden sarsıldı.
Ve koridorun girişi, tonlarca taşın altında kalarak tamamen çöktü.
Sami...
Ya içeride ölmüştü...
Ya da bir kez daha iz bırakmadan kaybolmuştu.
Gizli geçidin çöken taşlarının çıkardığı gürültü, gözlemevinin içindeki silah seslerini bile bastırmıştı.
Dev kayalar birbiri ardına düşüyor, havaya kalkan toz bulutu neredeyse görüşü tamamen kapatıyordu.
Emre istemsizce birkaç adım geri çekildi.
"...Sami!"
Cevap gelmedi.
Koridorun bulunduğu bölüm tamamen taşların altında kalmıştı.
Mert öksürerek ağzını kapattı.
"Oraya kimse giremez artık."
Selim, çöken geçide uzun süre baktı.
"Ya öldü..."
"...ya da yine kaçtı."
Lâl gözlerini koridordan ayırmadan konuştu.
"Onun gibi insanlar kolay ölmez."
Sesinde korkudan çok yorgunluk vardı.
Sanki yıllardır aynı kişinin peşinden koşmaktan tükenmişti.
Tam o sırada özel harekât ekipleri salonun tamamını kontrol altına almaya başladı.
"Silahlarınızı yere bırakın!"
Maskeli adamlardan bazıları teslim olurken, bazıları kaçmaya çalıştı.
Ancak gözlemevinin bütün çıkışları polis tarafından kuşatılmıştı.
Birkaç dakika içinde çatışma sona erdi.
Salonu yalnızca çöken taşların sesi ve yaralıların inlemeleri dolduruyordu.
Elif ilk kez derin bir nefes alabildi.
Ama içindeki sıkışmışlık hâlâ geçmemişti.
Her şey bitmiş gibi görünüyordu.
Oysa hisleri tam tersini söylüyordu.
Bir polis memuru Emre'nin yanına geldi.
"Başkomiser sizi dışarı bekliyor."
Emre başını salladı.
"Birazdan geliyorum."
Polis uzaklaşınca Emre gruba döndü.
"Buradan çıkmalıyız."
Yaşlı adam yorgun bir şekilde bastonuna yaslandı.
"Evet..."
"Aras'ın evi artık görevini tamamladı."
Elif son kez salona baktı.
Masanın üzerindeki kırık defter...
Dağılan kitaplar...
Parçalanan teleskop...
Babasının yıllarca sakladığı sırların evi, gözlerinin önünde yok oluyordu.
İçini tarif edemediği bir hüzün kapladı.
Lâl sessizce yanına geldi.
"Üzgünsün."
"Babamın bana bıraktığı son yer burasıydı."
Lâl, Elif'in omzuna hafifçe dokundu.
"Hayır."
"Burası sadece ilk duraktı."
Elif şaşkınlıkla ona baktı.
"Ne demek?"
"Aras hiçbir zaman tek bir yere güvenmedi."
"Hatırlıyor musun?"
Haritadaki beş şehri...
Adana...
Ankara...
Trabzon...
Van...
Ve kıyıdaki o küçük kasaba...
"Her şehirde..."
"...gerçeğin bir parçası saklı."
Elif düşüncelere daldı.
Demek yolculuk daha yeni başlıyordu.
Grup, polislerin eşliğinde gözlemevinden dışarı çıktı.
Gece hâlâ karanlıktı.
Yağmur başlamıştı.
Mavi ve kırmızı çakar lambalar, ormanın içini aydınlatıyordu.
Ambulanslar yaralılara müdahale ediyordu.
Kerem sedyeye alınırken göz göze geldiler.
Elif birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra yanına gitti.
Kerem güçlükle konuştu.
"Beni..."
"...affetme."
Elif sessiz kaldı.
"Çünkü ben..."
"...kendimi affedemiyorum."
Ambulansın kapısı kapandı.
Sirenler çalmaya başladı.
Araç yavaşça uzaklaştı.
Emre uzun süre arkasından baktı.
"Belki de..."
"...en büyük cezayı zaten yıllarca çekmiş."
Kimse cevap vermedi.
Yaşlı adam cebinden küçük, katlanmış bir zarf çıkardı.
Üzerinde yine Aras'ın el yazısı vardı.
Bu kez yalnızca tek bir kelime yazıyordu.
"Sonra."
Yaşlı adam zarfı Elif'e uzattı.
"Bunu şimdi açma."
"Ne zaman?"
"Güneş doğduktan sonra."
"Neden?"
"Çünkü Aras..."
"...bazı mektupların gece okunmasını istemezdi."
Elif zarfı dikkatlice çantasına koydu.
Tam o anda polislerden biri koşarak Emre'nin yanına geldi.
"Nehir kenarında bir araç
