22. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
KARANLIĞIN MİRASI
Demir kapak, Mert'in son hamlesiyle büyük bir gürültü çıkararak kapandı.
Yukarıdan gelen bağrışmalar bir anda boğuklaştı. Maskeli adamların kapıya vurduğu sesler hâlâ duyuluyordu ama artık taşların ve toprağın arasından süzülerek geliyordu. Tünelin içini kaplayan yoğun sessizlik, bu sesleri bile yutuyordu.
Elif birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı. Soluk soluğa nefes alıyor, avucunun içinde sımsıkı tuttuğu mektubu bırakmaya cesaret edemiyordu.
Az önce ilk kez öz babasının adını öğrenmişti.
Aras Arslan.
Bu isim, zihninde yabancı olmasına rağmen kalbinde garip bir sıcaklık bırakmıştı. Hayatı boyunca "baba" dediği Ahmet'i seviyordu; bu değişmemişti. Fakat şimdi, hiç tanımadığı bir adamın yıllar önce yazdığı satırlar, bütün çocukluğunu yeniden sorgulamasına neden oluyordu.
Mert, fenerin ışığını tünelin derinliklerine çevirdi.
"Burada duramayız."
Sesini olabildiğince alçak tutuyordu.
"Kapıyı açmaları uzun sürmez."
Zeynep başını arkaya çevirdi.
"Fatma Hanım..."
Kimse cevap vermedi.
Üçü de aynı şeyi düşünüyordu ama söylemeye cesaret edemiyordu.
Fatma Hanım büyük ihtimalle onları kurtarmak için kendini feda etmişti.
Elif'in gözleri doldu.
"Onu orada bıraktık."
Mert yavaşça omzuna dokundu.
"O bunu kendi seçti."
"Ama..."
"Eğer geri dönersek onun yaptığı her şey boşa gider."
Elif dudaklarını birbirine bastırdı. Ağlamak istiyordu ama zamanı değildi.
Tünel daralmaya başladıkça hava ağırlaşıyordu. Taş duvarların arasında keskin bir rutubet kokusu vardı. Bazı yerlerden ince su damlaları akıyor, zemindeki küçük birikintilere düşerek yankılanıyordu.
Yaklaşık yüz metre yürüdükten sonra tünel ikiye ayrıldı.
Sağ taraftaki geçidin üzerinde paslanmış demir bir levha asılıydı.
ARŞİV
Sol tarafta ise hiçbir yazı yoktu.
Mert durdu.
"Sence hangisi?"
Elif etrafına dikkatlice baktı.
"Daire'nin adamları konağı biliyorsa arşivi de biliyor olabilir."
"Yani?"
"Yazısız olanı seçelim."
Zeynep de aynı fikirdeydi.
"Ben de öyle düşünüyorum."
Üçü sol taraftaki geçide yöneldi.
Koridor biraz daha genişledi.
Duvarlarda eski elektrik kabloları uzanıyordu. Arada kırılmış lambalar, paslı sigorta kutuları göze çarpıyordu.
"Burada biri yaşamış."
dedi Mert.
"Uzun zaman önce."
Elif başını salladı.
"Belki de burası sadece kaçış yolu değildi."
Bir süre sonra karşılarına eski ahşap bir kapı çıktı.
Kapının üzerinde ince bir toz tabakası vardı.
Sanki yıllardır kimse dokunmamıştı.
Mert kolu çevirdi.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçeri girdiklerinde üçü de istemsizce durdu.
Burası küçük bir odaydı.
Duvarlar tavana kadar kitap raflarıyla çevriliydi.
Ortada büyük bir çalışma masası duruyordu.
Masanın üzerinde eski bir daktilo, yarısı dolu mürekkep şişesi ve sararmış sayfalar vardı.
Pencere olmadığı hâlde oda şaşırtıcı şekilde temizdi.
Sanki biri burayı düzenli olarak ziyaret ediyordu.
Zeynep fısıldadı.
"Burası..."
"...bir çalışma odası."
Elif yavaşça masaya yaklaştı.
Daktilonun içine sıkıştırılmış tek bir sayfa vardı.
Üzerindeki yazılar tozlanmıştı.
Sayfayı dikkatlice çıkardı.
En üstte büyük harflerle yalnızca bir başlık yazıyordu.
PROJE MİRAS
Altındaki satırlar ise yarım kalmıştı.
"Daire'nin amacı hiçbir zaman servet değildi. Gerçek hedef..."
Cümle burada bitiyordu.
Sayfanın devamı koparılmıştı.
Mert kaşlarını çattı.
"Kim koparmış olabilir?"
Elif cevap veremedi.
Masanın çekmecelerini açmaya başladı.
İlk çekmecede eski kalemler vardı.
İkincisinde boş dosyalar.
Üçüncü çekmece ise kilitliydi.
Mert cebinden küçük bir çakı çıkardı.
"Bunu deneyelim."
Birkaç dakika uğraştıktan sonra kilit açıldı.
Çekmecenin içinde yalnızca siyah deri kaplı ince bir defter duruyordu.
Kapağında hiçbir isim yazmıyordu.
Elif ilk sayfayı çevirdi.
Sayfanın üst kısmında tarih vardı.
3 Nisan 2004
Altındaki yazıyı okurken nefesi kesildi.
"Bugün Aras yine aynı şeyi söyledi."
"Eğer başımıza bir şey gelirse, Elif'in gerçeği öğrenmesi için her şeyi yazmamı istedi."
Elif'in elleri titremeye başladı.
"Bu..."
"Kim yazmış?"
Sayfanın en altında küçük bir imza vardı.
Kemal.
Mert şaşkınlıkla Elif'e baktı.
"Kemal..."
"Kaan'ın bahsettiği kişi."
Elif sayfaları hızla çevirmeye başladı.
Her sayfada farklı tarihler vardı.
2004...
2005...
2006...
Defter yıllarca tutulmuştu.
Bazı sayfalarda sadece birkaç cümle vardı.
Bazılarında ise uzun uzun notlar.
Tam sayfaları incelerken defterin arasından eski bir gazete kupürü düştü.
Kupürde büyük puntolarla şu başlık yer alıyordu:
GENÇ İŞ İNSANI TRAFİK KAZASINDA HAYATINI KAYBETTİ
Haberin altında Aras Arslan'ın fotoğrafı vardı.
Elif'in boğazı düğümlendi.
"Kaza..."
diye mırıldandı.
"Gerçekten kaza mıydı?"
Mert kupürü eline aldı.
Haberi dikkatlice okumaya başladı.
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
"Elif..."
"Buraya bak."
Kupürün en altındaki küçük satırda şu cümle yazıyordu:
"Kazadan sağ kurtulan tek kişi hakkında bilgi verilmedi."
Üçü de aynı anda birbirine baktı.
Aras Arslan o kazada yalnız değildi.
Ama yanında bulunan kişi, yıllardır herkesten gizlenmişti.
Tam o sırada odanın derinliklerinden çok hafif bir ses duyuldu.
Tak...
Sanki ahşap zemine biri bastı.
Üçü de aynı anda başlarını çevirdi.
Odanın karanlık köşesinde, rafların arasında belli belirsiz bir gölge hareket etmişti.
Mert feneri hızla o tarafa tuttu.
Işık rafların arasını aydınlattı.
Kimse görünmüyordu.
Fakat yerde, tozun üzerinde yeni oluşmuş ayak izleri vardı.
Ve o izler...
Onlardan önce buraya giren birinin hâlâ odada olabileceğini gösteriyordu.
Mert, feneri yerdeki ayak izlerine çevirdi. İzler tozun üzerinde belirgin şekilde seçiliyordu. Ne çok eskiydiler ne de tamamen yeniydiler. Birkaç saat önce bırakılmış gibiydiler.
Üçü de nefesini tuttu.
Odadaki sessizlik artık huzur veren değil, insanın omuzlarına ağırlık çöktüren bir sessizlikti.
"Burada biri var." diye fısıldadı Zeynep.
Mert yavaşça başını salladı.
"Ya da az önce buradaydı."
Elif'in bakışları ayak izlerini takip etti. İzler kitaplığın önünde son buluyordu.
"Garip..." dedi.
"Neden?"
"Devam etmiyor."
Gerçekten de izler, büyük ceviz ağacından yapılmış kitaplığın önüne kadar geliyor, sonra aniden kayboluyordu.
Sanki o kişi bir anda havaya karışmıştı.
Mert kitaplığa yaklaştı. Elini rafların üzerinde gezdirdi. Eski kitapların sırtlarını tek tek inceledi. Çoğunun kapağı yılların etkisiyle solmuştu. Bazıları tarih, bazıları hukuk, bazıları ise mühendislik kitaplarıydı.
Bir kitabı çekti.
Hiçbir şey olmadı.
Başka birini denedi.
Yine sessizlik...
Elif de yardım etmeye başladı. Parmaklarını raf boyunca gezdirirken diğerlerinden biraz daha temiz görünen koyu bordo ciltli bir kitap dikkatini çekti.
Kitabın adı "Miras Hukuku" idi.
"Bu..."
Parmaklarını kitabın üzerine koydu.
"Diğerlerinden daha temiz."
Mert hemen yanına geldi.
"Belli ki yakın zamanda biri dokunmuş."
Elif kitabı yavaşça kendine doğru çekti.
Fakat kitap çıkmadı.
Olduğu yerde dönüyordu.
Mert'in gözleri büyüdü.
"Çevir."
Elif kitabı saat yönünde çevirdi.
Önce hafif bir metal sesi duyuldu.
Sonra bütün kitaplık derinlerden gelen bir gürültüyle birkaç santimetre geriye kaydı.
Toz bulutları havaya yükseldi.
Kitaplığın arkasında dar bir geçit açılmıştı.
İçeriden buz gibi hava geliyordu.
"Demek ayak izleri..." dedi Zeynep.
"...buraya kadar gelmiş."
Mert fenerini uzattı.
Geçit yalnızca tek kişinin yürüyebileceği kadar dardı.
"Ben önden gideceğim."
"Hayır." dedi Elif.
"Birlikte."
Mert itiraz etmedi.
Tek sıra hâlinde ilerlemeye başladılar.
Geçidin duvarları kaba taştandı. Bazı yerlerde kazınmış isimler vardı. Kimileri tamamen silinmiş, kimileri ise hâlâ okunabiliyordu.
Bir isim Elif'in dikkatini çekti.
A.A.
Altında ise tarih yazıyordu.
2005
Elif durdu.
"Aras..."
Parmaklarıyla harflerin üzerindeki tozu sildi.
"Buraya gelmiş."
Mert de yazıya baktı.
"Ya da biri onun adını kazımış."
Elif başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Bu yazıyı tanıyorum."
Mert şaşkınlıkla döndü.
"Nasıl yani?"
Elif birkaç saniye sustu.
"Bilmiyorum."
"Ama sanki..."
"...bu harfleri daha önce görmüş gibiyim."
Başının içinde kısa bir sızı oluştu.
Bir anlığına gözlerinin önüne bulanık görüntüler geldi.
Küçük bir çocuk...
Taş duvar...
Bir adamın sıcak sesi...
Ve aynı harfler...
A.A.
Görüntü geldiği gibi kayboldu.
Elif dengesini kaybetti.
Mert hemen kolundan tuttu.
"İyi misin?"
"Başım..."
"Bir an..."
"Neler gördün?"
"Hatırlayamıyorum."
Derin bir nefes aldı.
"Sadece çok kısa bir şeydi."
Koridor genişlemeye başladığında karşılarına yuvarlak biçimli taş bir oda çıktı.
Odanın tam ortasında büyük bir masa vardı.
Masanın üzerine eski şehir haritaları serilmişti.
Duvarlarda ise onlarca fotoğraf asılıydı.
Üçü de oldukları yerde donup kaldılar.
Fotoğrafların tamamı Elif'e aitti.
Çocukluk fotoğrafları...
İlkokul mezuniyeti...
Parkta arkadaşlarıyla oturduğu bir gün...
Lise bahçesinde çekilmiş görüntüler...
Hatta birkaç ay önce bir kafede Mert'le konuşurken çekilmiş uzaktan bir fotoğraf bile vardı.
Zeynep'in yüzü bembeyaz kesildi.
"Bu..."
"...imkânsız."
Elif yavaş adımlarla duvara yaklaştı.
Her fotoğrafın altında tarih yazıyordu.
Bazılarının yanında kısa notlar vardı.
"Gözlem devam ediyor."
"Konuyla teması arttı."
"Henüz hatırlamıyor."
Elif'in elleri titremeye başladı.
"Yıllardır..."
"...beni izlemişler."
Mert yumruğunu sıktı.
"Bu insanlar hasta."
Tam o sırada masanın üzerinde duran küçük teyp kendi kendine çalışmaya başladı.
Kasetin dönme sesi odada yankılandı.
Kimse cihaza dokunmamıştı.
Ardından boğuk bir erkek sesi duyuldu.
"Bu kaydı dinliyorsan..."
Üçü de olduğu yerde kaldı.
Ses tanıdıktı.
Elif'in gözleri doldu.
"Bu..."
"Eren."
Kasetten gelen ses devam etti.
"Eğer bu noktaya kadar gelebildiyseniz, planın ilk kısmı başarıyla tamamlanmış demektir."
Mert şaşkınlıkla birbirlerine baktı.
"Planın ilk kısmı mı?"
Eren'in sesi yorgundu ama kararlıydı.
"Buraya ulaşmanız, Daire'nin hâlâ peşinizde olduğu anlamına gelir."
Kasette kısa bir sessizlik oldu.
Ardından Eren çok daha alçak bir sesle konuştu.
"Fakat bilmeniz gereken en önemli şey şu..."
Kaset bir anda cızırtı çıkardı.
Ses kesildi.
Sonra yeniden geldi.
"...Aranızdaki herkese güvenmeyin."
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Elif, Mert ve Zeynep aynı anda birbirlerine baktılar.
Hiçbiri tek kelime etmiyordu.
Eren'in sesi son kez duyuldu.
"İçinizden biri..."
Cızırtı yeniden arttı.
"...başından beri..."
Ses tamamen kesildi.
Kaset durdu.
Elif telaşla teybi eline aldı.
"Devam et!"
Tekrar oynatmaya çalıştı.
Kaset dönmüyordu.
Bant kopmuştu.
Tam Eren'in söyleyeceği en önemli cümlenin ortasında...
Mert derin bir nefes verdi.
"Ne demek istedi?"
"İçimizden biri..."
Zeynep endişeyle geri çekildi.
"Hayır..."
"Hayır, böyle bakmayın."
"Ben değilim."
Kimse onu suçlamamıştı.
Ama odanın içine sessizce yerleşen şüphe, artık hepsinin gözlerine yansımıştı.
Tam o anda geçidin geldiği taraftan çok hafif bir alkış sesi duyuldu.
Tak... Tak... Tak...
Üçü de aynı anda arkalarını döndüler.
Karanlığın içinden uzun boylu, siyah paltolu bir adam yavaşça ışığa doğru yürümeye başladı.
Yüzü gölgede kalıyordu.
Adam gülümseyerek konuştu.
"Demek sonunda doğru odayı buldunuz."
Elif'in kalbi hızlandı.
"Sen kimsin?"
Adam birkaç adım daha attı.
Sonunda yüzü ışığa çıktı.
Mert'in gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Dudaklarından tek bir isim döküldü.
"...Emre?"
Mert'in dudaklarından dökülen isim, taş odanın içinde yankılandı.
"...Emre?"
Elif şaşkınlıkla Mert'e döndü.
"Sen onu tanıyor musun?"
Mert birkaç saniye konuşamadı. Gözlerini karşısındaki adamdan ayıramıyordu. Karşılarında duran kişi otuzlu yaşlarının başındaydı. Siyah paltosunun yakaları kalkıktı, saçları hafif dağılmıştı. Yüzünde yorgun ama kendinden emin bir ifade vardı.
"İmkânsız..." diye mırıldandı Mert.
"Ne imkânsız?" diye sordu Elif.
"Bu adam..."
"...iki yıl önce öldü."
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Adam hafifçe gülümsedi.
"İnsanlar ölmüş olduğuna inanırsa, seni aramayı bırakırlar."
Sesi sakindi. Ne tehditkârdı ne de dostça.
Elif dikkatle yüzüne baktı. Daha önce hiç görmediği biriydi ama Mert'in yaşadığı şaşkınlık gerçekti.
"Sen kimsin?" diye tekrar sordu.
Adam paltosunun cebinden eski bir kimlik kartı çıkardı.
Üzerindeki fotoğraf yıllar öncesine aitti.
Emre Karaca
Altında ise tek bir unvan yazıyordu.
Komiser Yardımcısı
Mert'in yüzü bembeyaz olmuştu.
"Sen... gerçekten Emre'sin."
Emre kimliği cebine koydu.
"Evet."
"Ama öldüğün söylendi."
"Söylenmesi gerekiyordu."
"Neden?"
Çünkü Daire benim de peşime düştü."
Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu.
Emre yavaş adımlarla masaya yaklaştı.
Haritaların üzerine baktı.
"Burayı bulmanız beklediğimden daha kısa sürdü."
Elif kaşlarını çattı.
"Bizi bekliyor muydun?"
"Evet."
"Nereden biliyordun?"
Emre cevap vermeden masanın üzerindeki eski teybi eline aldı.
Parmaklarıyla üzerindeki tozu sildi.
"Bu kaydı ben hazırladım."
"Eren'le birlikte."
Elif'in gözleri büyüdü.
"Eren'le mi?"
"Son üç yıl boyunca aynı hedef için çalıştık."
"Ne hedefi?"
"Daire'yi içeriden çökertmek."
Mert bir adım öne çıktı.
"O zaman neden ortaya çıkmadın?"
"Çünkü yaşayan bir polis, onlar için tehdittir."
"Ölü bir polis ise unutulur."
Emre'nin sesi kararlıydı.
"Kendi ölümümü ben planladım."
Zeynep şaşkınlıkla nefes aldı.
"Bu mümkün mü?"
"Mümkün."
"Ama bedeli ağır."
Emre bir an sustu.
"Ailemi, mesleğimi ve ismimi geride bırakmak zorunda kaldım."
Elif dikkatle onu dinliyordu.
İlk kez karşısındaki kişinin yalan söylemediğini hissediyordu.
Ama yine de aklındaki soru değişmemişti.
"Eren..."
"...gerçekten öldü mü?"
Bu soru sorulduğu anda Emre'nin bakışları değişti.
İlk kez yüzündeki sakin ifade kayboldu.
Başını eğdi.
"Evet."
O tek kelime, Elif'in içine ağır bir taş gibi oturdu.
Her ne kadar umut etmese de, içinde küçük bir ihtimal saklıyordu.
Belki yaşıyordu...
Belki bir gün karşısına çıkacaktı...
Ama şimdi o ihtimal de yok olmuştu.
Emre devam etti.
"Onu kurtaramadım."
"Son ana kadar yanındaydım."
Elif gözlerini kapattı.
Boğazındaki düğüm büyüyordu.
"Eren bana neden hiçbir şey söylemedi?"
"Söyleseydi seni de öldürürlerdi."
Emre cebinden küçük, gümüş renkli bir anahtar çıkardı.
Masanın üzerine bıraktı.
"Bu anahtarı sana vermemi istedi."
Elif şaşkınlıkla anahtara baktı.
Üzerinde küçük bir numara kazınmıştı.
17
"Bu neyin anahtarı?"
"Bilmiyorum."
"Eren söylemedi."
"Sadece zamanı gelince sana vermemi istedi."
Mert anahtarı eline aldı.
"Üzerinde başka bir işaret var."
Anahtarın arka yüzünde küçük bir pusula sembolü işlenmişti.
Emre başını salladı.
"O sembolü daha önce gördünüz."
Elif hemen cevap verdi.
"Arşivde."
"Evet."
"Daire'nin eski belgelerinde."
Emre hafifçe gülümsedi.
"Demek doğru yoldasınız."
Tam konuşmaya devam edecekken odanın tavanından ince tozlar dökülmeye başladı.
Ardından çok uzaktan gelen bir patlama sesi duyuldu.
GÜÜÜM!
Yer hafifçe sarsıldı.
Zeynep korkuyla duvara tutundu.
"Bu da neydi?"
Emre'nin yüzü ciddileşti.
"Bizi buldular."
"Nasıl?"
"Buraya gelirken fark edilmemiş olmanız gerekiyordu."
Mert kaşlarını çattı.
"Yani biri yerimizi söyledi."
Emre cevap vermedi.
Sessizliği her şeyi anlatıyordu.
Odadaki üç arkadaşın bakışları yeniden birbirine döndü.
Eren'in kasette yarım kalan sözleri zihinlerinde yankılanıyordu.
"Aranızdaki herkese güvenmeyin..."
Elif bu düşünceyi kafasından atmaya çalıştı.
"Şimdi bunun sırası değil."
Emre hızla masanın üzerindeki haritaları topladı.
"Buradan çıkıyoruz."
"Nereye?"
"Eski tren tüneline."
"Orası güvenli mi?"
"Artık hiçbir yer güvenli değil."
Geçidin diğer ucundan silah sesleri duyuldu.
Bir...
İki...
Sonra peş peşe birkaç el daha.
Kurşunlardan biri taş duvara isabet etti.
Kıvılcımlar etrafa saçıldı.
Emre bağırdı.
"Eğilin!"
Dördü birden masanın arkasına sığındı.
Kapının bulunduğu taraftan ayak sesleri yaklaşıyordu.
Maskeli adamlar tünele girmişti.
Elif derin nefes almaya çalışıyordu.
Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
Emre belindeki tabancayı çıkardı.
Şarjörünü kontrol etti.
Sadece birkaç mermisi kalmıştı.
Mert fısıldadı.
"Bu kadar kişiye karşı şansımız yok."
Emre başını kaldırmadan cevap verdi.
"Amacımız savaşmak değil."
"Oyalamak."
Tam o anda odanın girişinde siyah kıyafetli ilk adam göründü.
Silahını doğrulttu.
Arkasından ikinci, üçüncü ve dördüncü kişi geldi.
Koridor tamamen dolmuştu.
Grubun en arkasındaki kişi ise diğerlerinden farklıydı.
Uzun siyah bir ceket giyiyordu.
Yüzünde maske yoktu.
Işığa doğru bir adım attığında Elif'in nefesi kesildi.
Bu yüzü tanıyordu.
Nereden tanıdığını çıkaramıyordu ama daha önce mutlaka görmüştü.
Adam gülümsedi.
"Demek sonunda karşılaştık..."
Elif istemsizce geri çekildi.
"Siz..."
Adam cümlesini tamamladı.
"Evet."
"Beni hatırlamıyorsun."
"Ama ben seni bebekliğinden beri tanıyorum."
Odanın içinde ölüm sessizliği oluştu.
Adamın sonraki sözleri ise herkesin kanını dondurdu.
"Çünkü seni Aras'ın kollarından alan kişi... bendim."
