20. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR

ARSLAN KONAĞI

G. ELİF YAĞMUR

Taş merdivenler, yer altındaki arşivden çok daha eski görünüyordu.

Duvarlara yerleştirilmiş paslı demir aplikler, yıllardır yanmamıştı. Nem kokusu, dar koridor boyunca ağır ağır yayılıyor; tavandan damlayan su damlaları sessizliği tekdüze bir ritimle bölüyordu.

Elif önde koşuyor, Mert hemen arkasından geliyor, Zeynep ise nefes nefese onlara yetişmeye çalışıyordu.

Arkalarında kalan arşivden boğuk sesler yükseliyordu.

Bir şeyler devriliyor...

İnsanlar bağırıyor...

Arada metalin metale çarpma sesi duyuluyordu.

Elif her adımında geriye dönmek istiyordu.

"Kaan'ı orada bıraktık..." dedi, sesi titriyordu.

Mert durmadan yürümeye devam etti.

"Şimdi geri dönersek onun yaptığı fedakârlığın hiçbir anlamı kalmaz."

"Ya ölürse?"

Mert cevap vermedi.

Çünkü o ihtimali düşünmek bile istemiyordu.

Yaklaşık on beş dakika süren yürüyüşün ardından koridor hafifçe yükselmeye başladı.

Karşılarına eski ahşap bir kapı çıktı.

Kapının demir kolu pas tutmuştu.

Mert omzuyla yüklenince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

Üçü de gözlerini kısmak zorunda kaldı.

Sabah güneşi yüzlerine vurmuştu.

Kendilerini küçük bir ormanın içinde bulmuşlardı.

Ağaçların arasından serin bir rüzgâr esiyor, kuş sesleri uzun süredir duydukları en huzurlu ses gibi geliyordu.

Elif derin bir nefes aldı.

Yer altındaki ağır havadan sonra temiz hava ciğerlerini yakmıştı.

"Buraya hiç gelmedim..." dedi etrafına bakarak.

Kaan'ın verdiği anahtar hâlâ avucundaydı.

Anahtarın ucuna iliştirilmiş küçük metal etikette tek bir kelime yazıyordu:

ARSLAN

Ormanın dışına çıktıklarında eski asfalt yola ulaştılar.

Telefonlar çekmiyordu.

Ne internet vardı ne de şebeke.

Sanki dünya ile bağlantıları tamamen kopmuştu.

Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra yaşlı bir çiftçinin kullandığı eski bir kamyoneti durdurmayı başardılar.

Adam camı indirip şüpheyle baktı.

"Nereye gidiyorsunuz çocuklar?"

Mert kısa bir an düşündü.

"Arslan Konağı'nı arıyoruz."

Yaşlı adamın yüzündeki ifade aniden değişti.

"Konağı mı?"

"Evet."

Adam birkaç saniye sustu.

Sonra başını yavaşça iki yana salladı.

"Oraya kimse gitmez."

"Neden?"

"Kırk yıldır boş."

"Yine de gitmemiz gerekiyor."

Yaşlı adam uzun süre Elif'in yüzüne baktı.

Sanki onda tanıdığı birini görmüş gibiydi.

"Sen..."

Elif şaşkınlıkla başını kaldırdı.

"Babanın gözlerine sahipsin."

Elif'in kalbi hızlandı.

"Hangi babamın?"

Adam bu soruya cevap vermedi.

"Binin."

"Konağa kadar bırakırım."

Yol boyunca kimse konuşmadı.

Kamyonetin camından görünen manzara yavaş yavaş değişiyordu.

Şehir geride kalmış, yerini geniş tarlalara ve sık çam ormanlarına bırakmıştı.

Yaklaşık kırk dakika sonra yaşlı adam aracı durdurdu.

"Buradan sonrası yürüyerek."

Elif aşağı indi.

Karşısında yüksek taş duvarlarla çevrili, görkemli ama yıpranmış bir konak yükseliyordu.

Demir kapının iki yanında aslan heykelleri vardı.

Zamanın etkisiyle çatlamışlardı ama hâlâ heybetlerini koruyorlardı.

Kapının üzerinde silinmeye yüz tutmuş bir yazı dikkat çekiyordu:

ARSLAN KONAĞI – 1958

Elif'in avucundaki anahtar birden ağırlaşmış gibi hissettirdi.

Kapıya yaklaştı.

Anahtarı yavaşça kilide yerleştirdi.

Çıt...

Tek seferde döndü.

Demir kapı ağır ağır açılırken içeriden soğuk bir rüzgâr esti.

Bahçeyi yabani otlar kaplamıştı.

Kurumuş güller, kırık mermer yollar ve yıllardır çalışmayan eski bir çeşme...

Burası terk edilmiş görünüyordu.

Ama Elif'in içinde garip bir his vardı.

Sanki bu eve ilk kez gelmiyordu.

Konağın büyük kapısını itince menteşeler acı bir ses çıkardı.

İçerisi karanlıktı.

Mert telefonunun fenerini açtı.

Geniş giriş holünde devasa bir avize tavandan sarkıyordu.

Tozla kaplanmış merdivenler ikinci kata uzanıyordu.

Duvarlarda eski aile fotoğrafları asılıydı.

Elif istemsizce onlara yaklaştı.

İlk fotoğrafta genç bir çift vardı.

İkincisinde kalabalık bir aile...

Üçüncü fotoğrafa geldiğinde ise nefesi kesildi.

Fotoğrafta Ahmet vardı.

Yanında Kemal...

Ve daha önce hiç görmediği genç bir kadın.

Kadının kucağında birkaç aylık bir bebek duruyordu.

Fotoğrafın altındaki pirinç plakada şu yazıyordu:

"Arslan Ailesi – 2005"

Elif'in elleri titredi.

Tam o sırada konağın üst katından baston sesi duyuldu.

Tak...

Tak...

Tak...

Üçü de aynı anda merdivenlere baktı.

Üst kattaki karanlığın içinden yaşlı bir kadın yavaşça aşağı inmeye başladı.

Saçları tamamen beyazdı.

Yüzündeki çizgiler yılların yükünü taşıyordu.

Kadın, Elif'i görür görmez olduğu yerde durdu.

Gözleri doldu.

Titreyen eliyle korkuluğa tutundu.

Sonra güçlükle tek bir cümle kurabildi.

"Yıllar sonra... sonunda eve döndün."

Elif şaşkınlıkla ona baktı.

"Ben sizi tanıyor muyum?"

Yaşlı kadın acı dolu bir tebessüm etti.

"Hayır kızım..."

"Ama ben seni doğduğun gün kucağıma alan ilk kişiyim."

O an, konağın içindeki ağır sessizlik yeniden çöktü.

Elif, hayatını değiştirecek cevaplara hiç olmadığı kadar yaklaşmıştı.