21. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
SESSİZLİĞİN ARDINDAKİ GERÇEK
Konağın yüksek tavanlı giriş salonunda derin bir sessizlik hâkimdi.
Yaşlı kadının titreyen sesi, taş duvarlarda yankılanıp kaybolmuştu.
"Yıllar sonra... sonunda eve döndün."
Elif olduğu yerde kıpırdamadan duruyordu. Kadının yüzüne dikkatle bakıyor ama onu hatırlayamıyordu. Buna rağmen içinde açıklayamadığı bir yakınlık hissediyordu. Sanki çocukluğunun çok eski bir köşesinde bu yüzü görmüş, sonra zaman onu hafızasının en karanlık yerine saklamıştı.
Kadın yavaş adımlarla merdivenlerden indi. Her adımında bastonunun sesi konağın sessizliğini bozuyordu.
Tak... Tak... Tak...
Yaklaştığında Elif'in yüzüne uzun uzun baktı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Ne kadar büyümüşsün..." dedi kısık bir sesle.
Elif ne söyleyeceğini bilemedi.
"Siz... kimsiniz?"
Kadın acıyla gülümsedi.
"Benim adım Fatma Arslan."
Mert ve Zeynep birbirlerine baktılar.
Arslan...
Kaan'ın verdiği anahtar...
Konağın adı...
Hepsi aynı soyadı taşıyordu.
Kadın, salonun ortasındaki eski koltuğu gösterdi.
"Gelin... Ayakta konuşulacak kadar kısa bir hikâye değil bu."
Üçü sessizce oturdu.
Fatma Hanım mutfağa gidip eski bir çaydanlıkla geri döndü. Fincanlara çay doldururken ellerinin titrediği fark ediliyordu.
"Bu ev..." dedi etrafına bakarak.
"Eskiden kahkahalarla doluydu."
Bakışları duvardaki aile fotoğraflarına kaydı.
"Şimdi ise sadece anılar kaldı."
Elif'in gözü yine az önce gördüğü fotoğrafa takıldı.
"Fotoğraftaki kadın kim?"
Fatma Hanım derin bir nefes aldı.
"Annen."
Elif'in eli fincanın üzerinde dondu.
"Benim annem..."
"Evet."
"Hayır... Benim annem evde."
Kadın başını yavaşça salladı.
"Onu büyüten kadın annen oldu."
"Fakat seni dünyaya getiren kadın başka biriydi."
Salonda ağır bir sessizlik oluştu.
Elif'in kalbi göğsünü acıtacak kadar hızlı atıyordu.
Hayatı boyunca inandığı her şey, tek tek yıkılıyordu.
"İnanmıyorum."
"Sana inan demiyorum."
Fatma Hanım ayağa kalktı.
"Gel."
Konağın ikinci katına çıktılar.
Koridor boyunca eski tablolar, kristal avizeler ve yıllardır açılmamış kapılar vardı.
Koridorun en sonunda büyük, beyaz bir kapının önünde durdular.
Kadın cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
Kapıyı açtı.
İçerisi çocuk odasıydı.
Her şey olduğu gibi bırakılmıştı.
Küçük ahşap beşik...
Pencerenin önündeki sallanan sandalye...
Oyuncak ayılar...
Duvarlara çizilmiş minik yıldızlar...
Sanki biraz önce biri odadan çıkmış gibiydi.
Elif yavaşça içeri girdi.
Odanın içinde lavanta kokusu vardı.
Komodinin üzerinde eski bir müzik kutusu duruyordu.
Hiç düşünmeden çevirdi.
İnce bir melodi odayı doldurdu.
Elif'in gözleri bir anda doldu.
"Bu..."
"Hatırladın mı?" diye sordu Fatma Hanım.
"Hayır."
"Ama bu melodiyi biliyorum."
Kadın gülümsedi.
"Çünkü her gece bununla uyurdun."
Dolabın kapağını açtı.
İçinden pembe örgü bir bebek battaniyesi çıkardı.
Kenarına mavi iplikle tek bir isim işlenmişti.
Elif
Elif battaniyeyi eline aldı.
Yumuşaklığı yıllara rağmen kaybolmamıştı.
"Bu benim miydi?"
"Evet."
"Yıllardır saklıyorum."
Fatma Hanım'ın sesi titriyordu.
"Bir gün geri döneceğini biliyordum."
Elif battaniyeyi göğsüne bastırdı.
İçinde tarif edemediği bir sıcaklık hissetti.
Çocukluğuna ait unutulmuş bir parçaya dokunuyormuş gibiydi.
Tam o sırada Mert, kitaplığın önünde durdu.
"Buraya bakın."
Kitaplığın en üst rafında onlarca fotoğraf albümü vardı.
Birini indirdi.
Sayfaları çevirmeye başladı.
İlk fotoğraflarda mutlu aile sofraları vardı.
Sonra doğum günü kutlamaları...
Bahçede oynayan çocuklar...
Derken bir fotoğrafta durdu.
"Elif."
Elif yanına geldi.
Fotoğrafta genç Ahmet vardı.
Kucağında küçük bir kız çocuğu taşıyordu.
Fotoğrafın altına şu not düşülmüştü:
"Ahmet, Elif'i ilk kez eve götürüyor."
Tarih...
18 Mart 2005.
Elif'in doğumundan sadece birkaç gün sonra.
Fatma Hanım sessizce konuştu.
"Ahmet seni o gün buradan aldı."
"Neden?"
"Çünkü..."
Kadın cümlesini tamamlayamadan gözleri doldu.
"O gün oğlumu kaybettim."
Salonda buz gibi bir sessizlik oluştu.
"Kaan'ın anlattığı adam..."
"Benim oğlumdu."
"Ve..."
Elif'in sesi titredi.
"Benim babam mıydı?"
Kadın gözlerini kapattı.
"Evet."
Elif'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
"Nasıl öldü?"
Fatma Hanım cevap vermek üzereydi ki...
Konağın dışından araba sesi duyuldu.
Bir...
Sonra ikinci araba...
Ardından üçüncüsü...
Mert perdeyi hafifçe araladı.
Yüzü bir anda gerildi.
"Burayı bulmuşlar."
Bahçeye üç siyah arazi aracı girmişti.
Kapıları aynı anda açıldı.
İçlerinden siyah kıyafetli, maskeli insanlar inmeye başladı.
Zeynep korkuyla geri çekildi.
"Daire..."
Fatma Hanım hiç şaşırmamış gibiydi.
"Sizi takip edeceklerini biliyordum."
"Hemen gitmeliyiz." dedi Mert.
"Hayır."
Yaşlı kadın başını iki yana salladı.
"Kaçmaktan yoruldum."
Sonra şöminenin üzerindeki eski aile fotoğrafını aldı.
Arkasını çevirdi.
İnce bir anahtar yapıştırılmıştı.
"Bunu alın."
"Bu neyin anahtarı?"
"Konağın altındaki kasanın."
"Kasanın içinde ne var?"
Kadın derin bir nefes aldı.
"Yıllardır sakladığım gerçek."
Tam o sırada aşağıdan cam kırılma sesi geldi.
Maskeli kişiler konağa girmişti.
Ayak sesleri merdivenlerden yukarı çıkıyordu.
Fatma Hanım Elif'in iki elini tuttu.
"Ne olursa olsun..."
"Gördüklerine hemen inanma."
"Bazen gerçek..."
"...en çok can yakan yalandır."
Koridorun sonunda ilk maskeli adam göründü.
Elindeki fener doğrudan onlara çevrildi.
"Kimse hareket etmesin!"
Mert refleksle Elif'i arkasına çekti.
Zeynep korkuyla duvara yaslandı.
Fatma Hanım ise şaşırtıcı bir sakinlikle maskeli adamlara baktı.
Ve yıllardır sakladığı sırrı açıklayacakmış gibi dudaklarını araladı.
"Aradığınız kişi Elif değil..."
Maskeli adam durdu.
"Ne dedin?"
Kadının gözleri doğrudan maskeli adamın gözlerine kilitlendi.
"...Çünkü gerçek varis hâlâ bulunamadı."
O cümleyle birlikte hem Elif'in hem Mert'in hem de Zeynep'in aklında tek bir soru oluştu.
Eğer Elif gerçek varis değilse...
Daire yıllardır kimi arıyordu?
