24. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
SESSİZ YEMİNİN BEDELİ
Maden vagonu, paslı rayların üzerinde ağır ağır ilerlerken tünelin duvarlarından yankılanan metal sesi, içerideki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Kimse konuşmuyordu.
Elif, avucunda sımsıkı tuttuğu eski fotoğrafa baktı.
Fotoğrafın arkasındaki tek kelime zihninden çıkmıyordu.
Lâl.
Bu isim söylenir söylenmez herkesin yüzünün değişmesini fark etmişti. Emre'nin bakışları sertleşmiş, Selim'in yüzü solmuş, yaşlı adam ise yıllardır taşımaktan yorulduğu bir yükü yeniden omuzlarında hissetmiş gibi sessizliğe gömülmüştü.
Elif sonunda dayanamadı.
"Bu Lâl kim?"
Sorusu tünelin içinde yankılandı.
Cevap veren olmadı.
Bir dakika...
İki dakika...
Sadece rayların ritmik sesi...
Tak...
Tak...
Tak...
Elif bu kez daha sert konuştu.
"Artık benden ne saklıyorsunuz?"
Emre gözlerini kapattı.
"Henüz zamanı değil."
Elif sinirle ayağa kalktı.
"Her seferinde aynı şeyi söylüyorsunuz."
"'Henüz zamanı değil.'"
"'Şimdi anlatamayız.'"
"'Biraz daha bekle.'"
"Ben daha ne kadar bekleyeceğim?"
Vagon hafifçe sallandı.
Selim yaralı omzunu tutarak doğruldu.
"Elif..."
"Biz seni korumaya çalışıyoruz."
Elif acı acı güldü.
"Beni koruyor musunuz?"
"Babam öldü."
"Eren öldü."
"Fatma Hanım öldü."
"Peşimizde silahlı insanlar var."
"Ve siz hâlâ beni koruduğunuzu söylüyorsunuz."
Bu sözler kimsenin itiraz edemeyeceği kadar gerçekti.
Yaşlı adam bastonunu yere vurdu.
"Yeter."
İlk kez sesi bu kadar sert çıkmıştı.
Herkes ona döndü.
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
"Elif haklı."
"Artık bazı gerçekleri öğrenmesi gerekiyor."
Emre başını kaldırdı.
"Bu doğru değil."
"Doğru."
"Eğer bugün öğrenmezse..."
"...yarın öğrenmeye fırsatı kalmayabilir."
Vagon yavaşlamaya başladı.
Raylardan gelen ses giderek azaldı.
Sonunda eski fren mekanizmasının çıkardığı gıcırtıyla tamamen durdu.
Önlerinde devasa demir bir kapı vardı.
Kapının üzerinde yılların aşındırdığı taş bir tabela bulunuyordu.
Toz tabakasını eliyle silen Mert yazıyı okumaya çalıştı.
"Aras..."
Biraz daha sildi.
"...Araştırma Merkezi."
Elif'in kalbi hızlandı.
"Babamın..."
Yaşlı adam başını salladı.
"Evet."
"Burası Aras'ın kimsenin bilmesini istemediği son çalışma yeriydi."
Demir kapının tam ortasında iki ayrı kilit bulunuyordu.
Birinin üzerinde pusula sembolü vardı.
Diğerinin üzerinde ise yalnızca bir rakam...
17
Elif istemsizce cebine uzandı.
Eren'in ölmeden önce ona verdiği eski anahtar...
Tam da aynı rakamı taşıyordu.
Elleri titreyerek anahtarı çıkardı.
Emre sessizce yaklaştı.
"İşte bu yüzden Eren o anahtarı sana verdi."
"Çünkü burayı yalnızca sen açabilirdin."
Elif anahtarı kilide yerleştirdi.
Anahtar hiçbir zorluk çıkarmadan yerine oturdu.
Yavaşça çevirdi.
Tak...
Eski mekanizma yıllardır beklediği anahtarı bulmuş gibi çalışmaya başladı.
Kapının içinden dişlilerin sesi yükseldi.
Ardından ağır demir kapı santim santim açıldı.
İçeriden soğuk ve nemli bir hava yayıldı.
Toz kokusu...
Eski kitapların kokusu...
Ve yıllardır açılmamış bir odanın ağır sessizliği...
Kapı tamamen açıldığında herkes nefesini tuttu.
Karşılarında dairesel, yüksek tavanlı bir salon vardı.
Duvarlar baştan sona kitap raflarıyla çevriliydi.
Ortada devasa bir teleskop duruyordu.
Ancak Elif'in gözü başka bir şeye takıldı.
Salonun tam merkezindeki ahşap masanın üzerinde, tek başına duran sararmış bir zarf...
Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu.
"Elif'e..."
Elif yavaş adımlarla masaya yaklaştı.
Sanki her adımında geçmiş ona biraz daha yaklaşıyordu.
Parmaklarını zarfın üzerine koyduğu anda, gözlerinin önünden çocukluğuna ait silik bir görüntü geçti.
Babası aynı masanın başında oturuyor...
Küçük Elif ise yerde oyuncaklarıyla oynuyordu.
Aras gülümseyerek ona dönüyor ve şöyle diyordu:
"Bir gün bu odanın anlamını anlayacaksın."
Görüntü bir anda kayboldu.
Elif irkilerek elini geri çekti.
"Neden..."
"...bu yeri hatırlıyorum?"
Kimse cevap veremedi.
Çünkü o anda, salonun derinliklerinden eski bir saatin çalışmaya başlamasını andıran düzenli bir ses yükseldi.
Tık...
Tık...
Tık...
Ve salonun en arka duvarındaki karanlığın içinden, hiç kimsenin fark etmediği bir gölge yavaşça yerinden kıpırdadı...
Elif birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.
Kulaklarına gelen saat sesi giderek belirginleşiyordu.
Tık...
Tık...
Tık...
Salonun içindeki herkes aynı anda sesin geldiği yöne döndü. Teleskobun arkasındaki karanlık bölümde hiçbir şey görünmüyordu. Toz zerrecikleri tavandan süzülen solgun ışığın altında ağır ağır dans ediyor, sessizlik insanın içine işliyordu.
Emre, silahını yavaşça çekti.
"Herkes olduğu yerde kalsın."
Mert refleksle Elif'in önüne geçti.
"Birisi mi var?"
Yaşlı adam başını iki yana salladı.
"Hayır..."
"En azından olmaması gerekiyor."
Emre ağır adımlarla teleskoba doğru ilerledi. Attığı her adım taş zeminde yankılanıyor, odanın sessizliği daha da büyüyordu.
Elif'in gözleri ise hâlâ masanın üzerindeki zarftaydı.
Babasının el yazısını görmek bile yıllardır içinde taşıdığı boşluğu doldurmaya yetmişti.
Tam zarfı eline alacağı sırada yaşlı adam sert bir sesle konuştu.
"Dur!"
Elif irkilerek elini geri çekti.
"Neden?"
"O zarfı öylece açamazsın."
"Niye?"
"Çünkü Aras hiçbir şeyi tesadüfe bırakmazdı."
Yaşlı adam masaya yaklaştı.
Parmaklarıyla ahşap yüzeyin kenarlarını dikkatlice yokladı.
Bir süre sonra hafifçe gülümsedi.
"Bulmuştum..."
Elif şaşkınlıkla izliyordu.
Yaşlı adam masanın altındaki görünmeyen küçük metal mandala bastı.
Çıt...
Masanın içinden ince bir çekmece dışarı doğru kaydı.
İçinde eski bir deri eldiven çifti duruyordu.
Mert kaşlarını çattı.
"Eldiven mi?"
"Aras'ın laboratuvar eldivenleri."
"Bu kadar mı?"
Yaşlı adam başını salladı.
"Hayır."
Eldivenlerden birini eline alıp zarfı dikkatlice tuttu.
Tam o anda masanın kenarında ince metal iğneler dışarı fırladı.
Elif'in gözleri büyüdü.
"Eğer çıplak elle dokunsaydın..."
"...zehirli miydi?"
"Hayır."
"Ama alarm sistemi devreye girerdi."
Emre derin bir nefes verdi.
"Hâlâ aynı."
"Son ana kadar herkesi şaşırtmayı severdi."
Yaşlı adam zarfı Elif'e uzattı.
"Şimdi güvenli."
Elif bu kez titreyen elleriyle zarfı aldı.
Tam mührü kıracağı sırada...
Salonun diğer ucundan metal bir ses yükseldi.
Tak!
Emre bir anda silahını doğrulttu.
"Kim var orada?"
Cevap gelmedi.
Selim de silahını çekti.
"Ben sağ tarafa bakıyorum."
Mert fısıldadı.
"Bu bina gerçekten boş mu?"
Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişmişti.
"Eskiden boştu."
"Ya şimdi?"
"Artık emin değilim."
Elif zarfı göğsüne bastırdı.
Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki nefes almakta zorlanıyordu.
Bir yandan babasının mektubunu okumak istiyor, diğer yandan görünmeyen birinin onları izlediği hissinden kurtulamıyordu.
Emre ağır ağır salonun arka tarafına ilerledi.
Tozla kaplı rafların arasından geçerken el fenerinin ışığı eski dosyalara, haritalara ve yıllardır açılmamış kutulara vuruyordu.
Bir anda ışık yerde duran taze ayak izlerini aydınlattı.
Emre olduğu yerde durdu.
"İmkânsız..."
Selim hemen yanına geldi.
"Ne oldu?"
Emre eğildi.
Tozun üzerinde belirgin şekilde duran izleri gösterdi.
"Bunlar yeni."
"Hem de birkaç saatlik."
Mert'in boğazı düğümlendi.
"Demek..."
"...bizden önce biri buradaydı."
Elif'in içini açıklayamadığı bir korku kapladı.
"Ne arıyordu?"
Yaşlı adam cevap verdi.
"Muhtemelen aynı şeyi."
"Babamın bıraktıklarını."
Tam o anda salonun en üst katından ince bir kadın sesi duyuldu.
Sakin...
Ama ürkütücü derecede sakindi.
"Geç kaldınız."
Herkes aynı anda başını kaldırdı.
Yuvarlak galerinin korkuluklarında siyah paltolu bir kadın duruyordu.
Yüzü gölgelerin arasında seçilmiyordu.
Sadece gri gözleri karanlığın içinden parlıyordu.
Kadın yavaşça aşağı baktı.
Bakışları doğrudan Elif'e kilitlendi.
Sonra dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Demek sonunda geldin..."
"...Aras'ın kızı."
Elif'in dizlerinin bağı çözüldü.
"Sen..."
Kadın sözünü tamamladı.
"Beni yıllardır arıyordun."
Kısa bir sessizlik oldu.
Ve o, bütün salonun duyacağı kadar net bir sesle tek bir isim söyledi:
"Ben Lâl'im."
Salondaki herkes donup kalmıştı.
Hiç kimse konuşamıyordu.
Elif'in gözleri, yukarıdaki kadından bir an bile ayrılmıyordu.
Siyah uzun paltosunun etekleri hafif rüzgârla dalgalanıyor, omuzlarına dökülen koyu saçları yüzünün büyük kısmını gölgeliyordu. Ancak gözleri...
O gri gözler...
Elif'e tuhaf derecede tanıdık geliyordu.
Kadın korkuluklardan yavaşça aşağı inmeye başladı.
Attığı her adım salonda yankılanıyordu.
Emre silahını kaldırdı.
"Olduğun yerde kal!"
Kadın durmadı.
Sadece Emre'ye kısa bir bakış attı.
"Beni vurmayacağını biliyorsun."
"Çünkü buna cesaret edemezsin."
Selim öfkeyle öne çıktı.
"Denememi ister misin?"
Lâl'in yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.
"Sen hâlâ aynı Selim'sin."
"Önce silahını doğrultursun..."
"...sonra düşünürsün."
Selim'in yüzündeki ifade değişti.
"Sen..."
"...beni tanıyor musun?"
"Yıllardır."
Kadın son basamağı da indi.
Artık aralarında yalnızca birkaç metre vardı.
Elif fısıltıyla konuştu.
"Sen gerçekten Lâl misin?"
Kadın başını salladı.
"Evet."
"Yıllardır aradığınız kişi benim."
Elif'in aklındaki onlarca soru birbirine karışmıştı.
"Babam seni neden mektubunda yazdı?"
"Neden herkes senden korkuyor?"
"Neden fotoğraftaydın?"
Lâl birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra gözlerini duvardaki eski aile fotoğrafına çevirdi.
"Çünkü..."
"...ben onların sırrıyım."
O cümle, salondaki havayı tamamen değiştirdi.
Emre derin bir nefes aldı.
"Hayır."
"Lütfen bunu burada söyleme."
Lâl, Emre'ye döndü.
"Artık saklamanın anlamı yok."
"Aras öldü."
"Eren öldü."
"Fatma öldü."
"Yemin bozuldu."
Yaşlı adam bastonuna dayanarak ayağa kalktı.
"Görünüşe göre kader sonunda bizi buraya getirdi."
Elif şaşkınlık içinde birinden diğerine bakıyordu.
"Hangi yemin?"
Kimse cevap vermedi.
Lâl ağır adımlarla masaya yürüdü.
Masanın üzerindeki zarfı eline aldı.
Parmaklarını Aras'ın el yazısının üzerinde gezdirdi.
Gözleri dolmuştu.
"Yıllar önce..."
"...bu zarfı birlikte hazırlamıştık."
Elif'in kalbi duracak gibi oldu.
"Ne dedin?"
"Babamla mı?"
"Evet."
"O gece sabaha kadar bu odadaydık."
"Çünkü Aras, bir gün sana gerçeği anlatamayacağını biliyordu."
Elif'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Demek..."
"...onu gerçekten tanıyordun."
Lâl acıyla gülümsedi.
"Tanımaktan çok daha fazlası."
Tam o anda gözlemevinin dışından motor sesleri duyuldu.
Bir araç...
Sonra bir tane daha...
Ardından üçüncüsü...
Emre pencereye koştu.
Perdeyi araladığında yüzü bembeyaz kesildi.
"Dışarıdalar."
Mert hemen yanına geldi.
Kaşları çatıldı.
Siyah arazi araçları gözlemevinin önüne birer birer diziliyordu.
Kapılar açıldı.
Ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan maskeli adamlar hızla binayı çevirmeye başladılar.
Selim dişlerini sıktı.
"Kaç kişiler?"
Emre saymaya çalıştı.
"On..."
"Hayır..."
"...on beşten fazla."
Yaşlı adam gözlerini kapattı.
"Demek sonunda bütün güçlerini topladılar."
Bir anda binanın hoparlörlerinden boğuk bir erkek sesi yükseldi.
"İçeridekiler!"
"Binayı sardık."
"Beş dakika içinde teslim olmazsanız..."
"...kimse sağ çıkamayacak."
Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Elif, elindeki mektuba baktı.
Henüz açmamıştı.
Babası yıllar önce ona son kez seslenmişti...
Ama dışarıdaki insanlar buna fırsat vermeyecek gibiydi.
Lâl yavaşça Elif'in yanına geldi.
Omzuna hafifçe dokundu.
"Korkma."
"Neden korkmayayım?"
"Çünkü bu savaş..."
"...bugün başlamadı."
"Yıllar önce başladı."
"Ve artık bitirme sırası bize geldi."
Tam o sırada gözlemevinin ana girişinden şiddetli bir patlama sesi yükseldi.
BOOOM!
Bütün bina sarsıldı.
Tavandan taş parçaları dökülmeye başladı.
Emre silahını yeniden doldurdu.
Selim yaralı omzuna aldırmadan kapıya yöneldi.
Mert derin bir nefes aldı.
Elif ise mektubu göğsüne bastırdı.
Kapının ardından gelen ayak sesleri giderek yaklaşıyordu.
Ve birkaç saniye sonra...
Eski ahşap kapının kolu yavaşça aşağı indi.
