25. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
KUŞATMANIN İLK GECESİ
Eski ahşap kapının kolu yavaşça aşağı indi.
Salondaki herkes nefesini tuttu.
Kapının arkasından gelen ayak sesleri giderek çoğalıyordu. Ağır botların taş zemine vurduğu her adım, yaklaşan tehlikeyi daha da hissettiriyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Emre, kapının sağ tarafındaki sütunun arkasına geçti.
"Kimse ses çıkarmasın."
Selim yaralı omzuna rağmen diğer tarafa geçti. Silahını iki eliyle kavradı. Acı yüzünden alnında ter damlaları oluşmuştu ama geri çekilmeye niyeti yoktu.
Mert, Elif'i teleskobun arkasına götürdü.
"Burada kal."
"Hayır."
"Ben saklanmayacağım."
"Elif..."
"Yeter artık."
Elif'in sesi ilk kez bu kadar kararlı çıkmıştı.
"Bugüne kadar herkes beni korumaya çalıştı."
"Artık gerçeğin içinde ben de olacağım."
Lâl onu dikkatle izledi.
Ardından hafifçe gülümsedi.
"Aras haklıymış."
Elif ona döndü.
"Neyde?"
"Gözlerinde."
"Onunkiyle aynı cesaret var."
Elif cevap veremedi.
Çünkü tam o anda...
GÜM!
Kapıya ilk darbe indi.
Eski menteşeler sarsıldı.
Tozlar tavandan dökülmeye başladı.
Hoparlörden aynı boğuk ses yeniden duyuldu.
"Son uyarı!"
"Dosyayı ve kızı teslim edin."
"Yoksa içeride kimseyi sağ bırakmayacağız."
Selim öfkeyle bağırdı.
"Gel de al!"
Dışarıdan alaycı bir kahkaha yükseldi.
"Hâlâ inatçısın Selim."
"Yıllar geçse de değişmemişsin."
Selim'in yüzü bir anda dondu.
Bu sesi tanıyordu.
"İmkânsız..."
Emre fısıldadı.
"Kimi tanıdın?"
Selim'in dudakları titredi.
"Bu ses..."
"...Kerem."
Mert kaşlarını çattı.
"Kerem kim?"
Yaşlı adam derin bir nefes verdi.
"Aras'ın en güvendiği adamlardan biriydi."
Elif şaşkınlıkla sordu.
"Yani şimdi düşman mı?"
Lâl gözlerini kapattı.
"Hayır."
"Her zaman düşmandı."
Bu cümle odadaki herkesi susturdu.
Elif'in aklı karışmıştı.
"Babam bunu anlamadı mı?"
Lâl acı bir tebessüm etti.
"Anladı."
"Ama çok geç anlamıştı."
İkinci darbe geldi.
GÜÜM!
Kapının üst kısmı çatladı.
Emre hızlıca etrafına baktı.
"Buranın başka çıkışı var mı?"
Yaşlı adam başını salladı.
"Var."
"Ama yalnızca bir kişi biliyor."
Herkes aynı anda Lâl'e döndü.
Lâl sessizce teleskobun yanına yürüdü.
Eski pirinç mekanizmayı iki kez sağa, bir kez sola çevirdi.
Salonun zemininden derin bir mekanik ses yükseldi.
Grrrr...
Kitap raflarından biri yavaşça yana kaydı.
Arkasında dar taş bir merdiven ortaya çıktı.
Mert şaşkınlıkla baktı.
"Bir geçit daha..."
Lâl başını salladı.
"Aras'ın yaptığı son kaçış yolu."
Emre rahat bir nefes aldı.
"Güzel."
"Önce Elif çıkacak."
Elif hemen itiraz etti.
"Hayır."
"Yine aynı şey."
"Ben kaçarken siz burada kalacaksınız."
"Olmaz."
Emre sert bir ifadeyle ona baktı.
"Bu tartışmanın zamanı değil."
"Tam da zamanı."
"Artık kimsenin benim yüzümden ölmesini istemiyorum."
Bu söz üzerine odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sonunda yaşlı adam konuştu.
"Kimse senin yüzünden ölmüyor kızım."
"Hepimiz..."
"...yıllar önce ettiğimiz bir yeminin bedelini ödüyoruz."
Elif'in kaşları çatıldı.
"Nasıl bir yemin?"
Lâl cevap vermek üzereydi ki...
Kapı üçüncü darbede büyük bir gürültüyle yerinden koptu.
BOOOM!
Kalın ahşap parçaları salonun içine savruldu.
Yoğun toz bulutunun arasından siyah maskeli adamlar içeri girmeye başladı.
Öndeki adam yavaşça maskesini çıkardı.
Kırklı yaşlarının sonlarındaydı.
Yüzünün sol tarafında eski bir bıçak izi uzanıyordu.
Keskin bakışları doğrudan Elif'i buldu.
Dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi.
"Yıllar sonra..."
"...nihayet Aras'ın kızıyla tanışıyoruz."
Elif istemsizce bir adım geri çekildi.
Adam silahını indirmedi.
Kendinden emin bir ses tonuyla konuştu.
"Ben Kerem."
"Ve baban..."
"...hayatındaki en büyük hatayı bana güvenerek yaptı."
Kerem'in sözleri salonda yankılanırken herkes olduğu yerde donup kaldı.
Adamın yüzündeki soğukkanlı ifade, yıllardır vicdanını susturmayı başarmış bir insanın ifadesiydi. Gözlerinde ne pişmanlık ne de öfke vardı. Sadece bitirmek istediği bir hesabın soğukluğu...
Maskeli adamlar yavaş yavaş içeri yayılmaya başladı.
Kimisi pencereleri kontrol ediyor, kimisi kitap raflarının arasına ilerliyordu. Kaçış ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı.
Emre silahını doğrulttu.
"Bir adım daha atarsanız ateş ederim."
Kerem alaycı bir gülümsemeyle başını eğdi.
"Hâlâ aynı Emre..."
"Önce tehdit edersin."
"Sonra düşünürsün."
Emre'nin parmağı tetiğe biraz daha yaklaştı.
"Sus."
Kerem onu dinlemedi.
"Biliyor musun?"
"Aras'ın en büyük hatası bana güvenmesi değildi."
Kısa bir duraksamadan sonra Elif'e baktı.
"En büyük hatası..."
"...gerçeği kızından saklamasıydı."
Elif'in nefesi kesildi.
"Ne gerçeği?"
Kerem cevap vermek üzereydi.
Tam o anda Lâl öne çıktı.
"Tek kelime daha edersen..."
"...bu binadan canlı çıkamazsın."
Kerem kahkaha attı.
"Sen de buradasın demek."
"Yıllardır saklanmaktan sıkıldın mı?"
Lâl'in yüzündeki sakin ifade ilk kez bozuldu.
"Ben saklanmadım."
"Sadece doğru zamanı bekledim."
"Ve o zaman geldi."
Kerem başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Sen çok geç kaldın."
Bir işaret verdi.
Maskeli adamlardan ikisi aynı anda silahlarını kaldırdı.
Bang! Bang!
Kurşunlar salonun taş sütunlarına çarptı.
Toz bulutları yükseldi.
Emre karşılık verdi.
Tek el ateş etti.
Kurşun maskeli adamlardan birinin elindeki silahı yere düşürdü.
"Çatışma istemiyorum!"
diye bağırdı.
"Kimsenin ölmesini istemiyorum."
Kerem sertçe güldü.
"Ne yazık ki..."
"...bu karar sana ait değil."
Bir anda salon savaş alanına döndü.
Maskeli adamlar sütunların arkasına sığınırken Emre ve Selim de karşılık vermeye başladı.
Mert, Elif'i yere çekti.
"Başını kaldırma!"
Ancak Elif'in dikkati çatışmada değildi.
Kerem'in az önce söylediği sözler zihninde dönüp duruyordu.
"Gerçeği kızından saklamasıydı."
Babası ondan neyi saklamıştı?
Lâl neden yıllarca ortadan kaybolmuştu?
Ve hepsinden önemlisi...
Bu insanlar neden Aras'ın bıraktığı dosyayı ele geçirmek için hayatlarını ortaya koyuyordu?
Tam o sırada yaşlı adam Elif'in kolunu tuttu.
"Benimle gel."
"Nereye?"
"Vakit yok."
Onu salonun arka tarafındaki kitap raflarına götürdü.
En üst raftan kalın, deri kaplı eski bir kitap indirdi.
Kitabı açınca içinin oyulmuş olduğu ortaya çıktı.
İçinde küçük, siyah bir anahtar vardı.
Anahtarın ucunda yine pusula sembolü bulunuyordu.
Elif şaşkınlıkla baktı.
"Bir anahtar daha mı?"
Yaşlı adam başını salladı.
"Bu son anahtar."
"Eren'in sana verdiği anahtar kapıyı açıyordu."
"Bu ise..."
"...gerçeği açacak."
Elif anahtarı eline aldı.
Tam o anda salonun tavanından büyük bir gürültü duyuldu.
Eski kubbenin camlarından biri parçalandı.
Cam kırıkları yağmur gibi yere döküldü.
İçeri siyah kıyafetli yeni adamlar inmeye başladı.
Emre yukarı baktığında yüzü gerildi.
"Çatıdan da girdiler!"
Artık sayı üstünlüğü tamamen Kerem'in tarafındaydı.
Kerem yavaş adımlarla ilerledi.
Silahını indirmişti.
Çünkü buna ihtiyacı olmadığını biliyordu.
Elif'e birkaç metre kala durdu.
Ceketinin iç cebinden eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafı havaya kaldırdı.
"Bu fotoğrafı tanıyor musun?"
Elif dikkatlice baktı.
Fotoğraf aynıydı...
Babasının yıllar önce arkadaşlarıyla çekildiği o fotoğraf...
Fakat bu kez farklı bir ayrıntı vardı.
Fotoğrafın sağ alt köşesi katlanmıştı.
Kerem yavaşça katlı kısmı açtı.
Elif'in gözleri büyüdü.
Çünkü daha önce görünmeyen bir kişi daha vardı.
Fotoğrafın en köşesinde, henüz on yaşlarında küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Kerem, Elif'in gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
"İşte..."
"...asıl gerçek bu çocukla başlıyor."
Salondaki herkesin bakışları Kerem'in elindeki eski fotoğrafa çevrilmişti.
Elif, titreyen elleriyle fotoğrafı aldı.
Gerçekten de daha önce gördüğü fotoğraftan farklıydı.
Sağ alt köşesi yıllarca katlı kaldığı için kimsenin fark etmediği küçük bir ayrıntı vardı.
Kat yerini tamamen açınca, köşede duran küçük kız çocuğu netleşti.
En fazla dokuz ya da on yaşındaydı.
Beyaz bir elbise giymişti.
Saçları iki örgü yapılmıştı.
Diğer herkes objektife bakarken yalnızca o, kameraya değil Aras'a bakıyordu.
Yüzünde ise tuhaf bir hüzün vardı.
Elif fısıldadı.
"Bu kız..."
"...kim?"
Kerem cevap vermedi.
Fotoğrafı Lâl'e doğru uzattı.
"Sen söyle."
Lâl'in yüzündeki bütün renk çekildi.
Parmakları istemsizce titredi.
Yıllardır ilk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.
"Onu..."
"...buraya neden getirdin?"
Kerem'in dudaklarında soğuk bir tebessüm oluştu.
"Çünkü artık saklayamazsın."
"Aras öldü."
"Eren öldü."
"Yemin edenlerin yarısı toprağın altında."
"Artık gerçek de gömülü kalmayacak."
Elif öfkeyle araya girdi.
"Yeter!"
"Herkes ima ediyor."
"Ama kimse hiçbir şeyi açık söylemiyor."
"Gizlediğiniz şey ne?"
"Küçük kız kim?"
"Neden herkes aynı isimleri duyunca susuyor?"
Salonda derin bir sessizlik oluştu.
Yaşlı adam gözlerini kapattı.
Emre başını eğdi.
Selim ise duvara yaslanıp derin bir nefes verdi.
En sonunda Lâl konuştu.
"O kız..."
"...bizim en büyük günahımız."
Elif'in kalbi sıkıştı.
"Ne demek bu?"
Lâl cevap verecekti.
Tam o anda Kerem yüksek sesle alkışladı.
"Harika."
"Yine yarım cümleler."
"Yine eksik gerçekler."
"İşte bu yüzden yıllarca kaybettiniz."
Kerem cebinden küçük bir uzaktan kumanda çıkardı.
Kimse ne olduğunu anlayamadan düğmeye bastı.
BİP!
Gözlemevinin dört bir yanından metal kepenkler hızla aşağı inmeye başladı.
Pencereler...
Yan kapılar...
Tünel girişleri...
Hepsi birkaç saniye içinde çelik panellerle kapandı.
Mert panikle bağırdı.
"Çıkışlar kapandı!"
Emre koşarak kapıya yöneldi.
Var gücüyle itti.
Kapı milim bile kıpırdamadı.
Kerem sakince konuştu.
"Artık kimse buradan çıkamaz."
"Bu bina..."
"...bir mezara dönüştü."
Elif'in nefesi hızlandı.
"Neden bunu yapıyorsun?"
Kerem'in bakışları sertleşti.
"Çünkü Aras benden her şeyi aldı."
"Şimdi ben de ondan kalan son şeyi alacağım."
"Dosyayı mı?"
Kerem başını salladı.
"Hayır."
Doğrudan Elif'i işaret etti.
"Seni."
Bu söz salondaki herkesi şaşkına çevirdi.
Emre silahını yeniden doğrulttu.
"Bir adım daha atarsan vururum."
Kerem gülümsedi.
"Beni vurabilirsin."
"Ama önce arkana bak."
Emre bir anlığına duraksadı.
Tam arkasına döndüğü anda donup kaldı.
Maskeli adamlardan biri, fark edilmeden yaşlı adamı yakalamıştı.
Silah namlusu yaşlı adamın şakağına dayanmıştı.
"Silahını bırak."
Emre dişlerini sıktı.
"Onu bırak."
"Aynı şeyi ben de senden istiyorum."
Selim öfkeyle ileri atılacakken Lâl kolundan tuttu.
"Hayır."
"Şimdi değil."
Kerem saatine baktı.
"Sana otuz saniye veriyorum Emre."
"Ya silahını bırakırsın..."
"...ya da bugün bir dostunu daha kaybedersin."
Salondaki zaman durmuş gibiydi.
Elif'in gözleri yaşlı adama çevrildi.
Yaşlı adam ise beklenmedik şekilde gülümsedi.
Sakin bir ifadeyle Elif'e baktı.
Ve neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle tek bir cümle söyledi:
"Aras'ın masasına bak..."
"...sağ çekmeceyi unutma."
Kerem bunu fark etti.
"Ne dedin sen?"
Yaşlı adam cevap vermedi.
Sadece gülümsemeye devam etti.
Kerem öfkeyle silahını kaldırdı.
PAT!
Silah sesi taş duvarlarda yankılanırken Elif'in çığlığı bütün gözlemevini doldurdu..
