26. bölüm · YARIM KALAN MEKTUPLAR
KÜLLER ALTINDAKİ GERÇEK
Silah sesi, gözlemevinin taş duvarlarında defalarca yankılandı.
Elif'in attığı çığlık, kurşunun sesine karıştı.
"Hayır!"
Her şey birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi.
Yaşlı adam olduğu yerde sendeledi. Bastonu elinden düştü ve taş zeminde yuvarlanarak uzaklaştı. Herkes nefesini tutmuştu.
Fakat beklenen olmadı.
Kurşun, yaşlı adamın başına değil, omzunun hemen yanındaki taş sütuna isabet etmişti.
Kerem bilerek ıskalamıştı.
Toz bulutu havaya yükselirken Kerem silahını yavaşça indirdi.
"Henüz ölmesini istemiyorum."
Emre öfkeyle bağırdı.
"Ne istiyorsun bizden?"
Kerem, cevap vermeden Elif'e baktı.
"Soğukkanlı olmayı babandan öğrenemedin galiba."
Elif'in gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Babamı ağzına alma."
Kerem hafifçe güldü.
"Ne kadar da ona benziyorsun..."
"Aynı bakışlar."
"Aynı inat."
"Aynı cesaret."
Bir an sustu.
"Ve maalesef..."
"...aynı hatalar."
Elif bir adım öne çıktı.
"Babamın hatası neydi?"
Kerem'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Güvenmek."
"O, herkesi kendisi gibi sandı."
"İnsanların para uğruna, güç uğruna, korku uğruna neler yapabileceğini göremedi."
Lâl sert bir sesle araya girdi.
"Yalan söyleme."
Kerem başını ona çevirdi.
"Hangisi yalan?"
"Aras'ın seni kurtarmaya çalışması mı?"
"Yoksa senin onu yarı yolda bırakman mı?"
Bu sözler salondaki havayı değiştirdi.
Elif şaşkınlıkla Lâl'e döndü.
"Ne diyor?"
Lâl'in gözleri dolmuştu.
"Anlatacağım."
"Bugün hepsini anlatacağım."
Kerem alaycı bir ifadeyle alkışladı.
"İlk defa doğru bir karar."
Bu sırada yaşlı adam, fark ettirmeden yere düşen bastonuna uzandı.
Baston sıradan bir baston değildi.
Sap kısmındaki pirinç halkayı sessizce çevirdi.
İçeriden ince, metalik bir ses geldi.
Çıt...
Elif bunu fark etti.
Yaşlı adam göz ucuyla ona baktı.
Hiç konuşmadan sadece başını hafifçe eğdi.
Sanki ona sessizce bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Tam o sırada gözlemevinin elektrik sistemi aniden titredi.
Lambalar bir söndü...
Bir yandı...
Sonra tekrar söndü.
Salon loş bir karanlığa gömüldü.
Maskeli adamlardan biri bağırdı.
"Elektrik gidiyor!"
Kerem kaşlarını çattı.
"Jeneratörü kontrol edin."
İki adam hızla arka koridora koştu.
Ancak daha ilk adımlarını atmışlardı ki...
Gözlemevinin derinliklerinden güçlü bir alarm sesi yükseldi.
VİUUU!
VİUUU!
Kırmızı acil durum lambaları yanmaya başladı.
Duvarlarda dönen kırmızı ışıklar, herkesi kan renginde bir gölgeye boyuyordu.
Mert şaşkınlıkla etrafına baktı.
"Bu alarm da ne?"
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
"Aras'ın son güvenlik sistemi..."
Emre hemen ona döndü.
"Ne yapıyor?"
"Bilmiyorum."
"Çünkü..."
"...hiç devreye girdiğini görmedim."
Alarm sesi giderek yükselirken bütün bina hafifçe sarsılmaya başladı.
Tavandan ince taş parçaları dökülüyordu.
Maskeli adamlardan biri korkuyla bağırdı.
"Patlayacak mı burası?"
Kerem sertçe bağırdı.
"Kes sesini!"
Fakat onun da yüzündeki soğukkanlı ifade yavaş yavaş kayboluyordu.
Sistemin ne yaptığını gerçekten bilmiyordu.
Lâl ise kırmızı ışıklara bakınca derin bir nefes verdi.
"Demek sonunda..."
"...o protokol çalıştı."
Elif hemen sordu.
"Hangi protokol?"
Lâl cevap vermedi.
Onun yerine yaşlı adama baktı.
İkisi yıllardır birbirlerini tanıyan insanların sessizliğiyle göz göze geldiler.
Ve yaşlı adam çok hafif başını salladı.
Lâl gözlerini kapattı.
"Artık geri dönüş yok."
Tam o anda salonun ortasındaki dev teleskop kendi kendine hareket etmeye başladı.
Yıllardır kullanılmayan mekanizma gıcırdayarak döndü.
Kimse dokunmamıştı.
Ama teleskop ağır ağır tavandaki cam kubbeye çevriliyordu.
Sonra...
Kubbenin tam ortası açılmaya başladı.
Gece gökyüzü bütün ihtişamıyla salonun üzerine yayıldı.
Yıldızlar...
Ay...
Ve onların tam altında, teleskobun merceğinden tavana yansıyan tek bir sembol...
Bir pusula.
Aynı sembol...
Mektuplarda...
Anahtarlarda...
Ve Aras'ın bıraktığı bütün emanetlerde bulunan pusula.
Kimse konuşamıyordu.
Elif ise hayatında ilk kez, babasının aslında yalnızca bir sır saklamadığını...
Yıllar boyunca adım adım hazırlanmış devasa bir planın parçası olduğunu hissetti.
Tam o sırada pusula sembolünün merkezinden güçlü bir ışık yükseldi.
Işık, doğrudan salonun sağ duvarını aydınlattı.
Taş duvar yavaşça titredi.
Ardından içeriden derin bir mekanik ses duyuldu.
Grrrrrr...
Kimsenin daha önce fark etmediği gizli bir kapı ağır ağır açılmaya başladı.
Taş duvar ağır ağır iki yana açılırken salonda bulunan herkes nefesini tuttu.
Yıllardır kimsenin dokunmadığı mekanizmanın çıkardığı gıcırtı, gözlemevinin sessizliğini parçaladı. Duvarın arkasından yükselen soğuk hava, toz kokusuna eski ahşabın ve rutubetin ağır kokusunu karıştırıyordu.
Maskeli adamlardan biri fısıldadı.
"Orada bir oda var..."
Kerem'in bakışları sertleşti.
"İçeri girin!"
Üç maskeli adam silahlarını doğrultarak gizli geçide yöneldi.
Tam ilk adımlarını atacakları sırada yaşlı adam yüksek sesle bağırdı.
"Durun!"
Kimse onu dinlemedi.
İlk adam eşiği geçtiği anda...
ÇAT!
Taş zeminin altından demir parmaklıklar fırladı.
Adam dizlerine kadar boşluğa düştü.
Ardından tavandan kalın zincirler sarkarak bileklerine dolandı.
Silahı elinden kayıp taş zemine düştü.
"Çekin beni!"
Diğer iki adam yardım etmek için öne atıldı.
Fakat bu kez koridorun duvarlarından ince metal oklar fırladı.
Oklar ölümcül değildi.
Ancak adamların omuzlarına ve bacaklarına saplanınca ikisi de acıyla yere çöktü.
Emre şaşkınlıkla yaşlı adama baktı.
"Bu..."
Yaşlı adam derin bir nefes verdi.
"Aras'ın savunma sistemi."
"Kimseyi öldürmek için değil..."
"...durdurmak için tasarlanmıştı."
Kerem öfkeyle yumruğunu sıktı.
"Yıllar sonra bile oyun oynamaya devam ediyorsun Aras."
Lâl'in gözlerinde ilk kez hafif bir gurur belirdi.
"Çünkü o hiçbir zaman şiddeti çözüm olarak görmedi."
"Her zaman çıkış yolu bırakırdı."
Kerem sertçe ona döndü.
"İşte bu yüzden öldü."
Bu söz Elif'in yüreğine saplandı.
Yıllardır babasının ölümünü kabullenmeye çalışmıştı.
Ama her geçen dakika, onun ölümüyle ilgili bildiği her şey parçalanıyordu.
Babası gerçekten öldürülmüş müydü?
Yoksa yıllardır anlatılan hikâye tamamen yalan mıydı?
Elif düşüncelerinin arasında kaybolmuşken, yaşlı adam sessizce yanına geldi.
"Elif."
Genç kız başını kaldırdı.
"Gizli odaya ilk sen gireceksin."
"Neden ben?"
"Çünkü Aras burayı senin için hazırladı."
Emre hemen itiraz etti.
"Hayır."
"Önce ben kontrol edeceğim."
Yaşlı adam kararlıydı.
"Hayır Emre."
"Burası güvenecek kişiyi tanıyor."
"Anlamadım."
"Bu oda..."
"...yalnızca Aras'ın kanını taşıyan birine açılır."
Kerem bu konuşmaları dikkatle dinliyordu.
Bir anda sertçe güldü.
"Demek mesele buydu."
"Bunca yıl peşinde olduğumuz kapıyı..."
"...açacak kişi hep karşımızdaymış."
Elif istemsizce bir adım geri çekildi.
Kerem'in bakışları artık dosyada ya da mektuplarda değildi.
Doğrudan onun üzerindeydi.
Sanki yıllardır aradığı anahtar bir insanmış gibi...
Tam o sırada salon yeniden sarsıldı.
Bu kez titreşim daha güçlüydü.
Kitap raflarından bazıları devrilmeye başladı.
Yüzlerce eski kitap taş zemine düştü.
Toz bulutu bütün salonu kapladı.
Mert öksürerek bağırdı.
"Bina dayanmıyor!"
Lâl tavana baktı.
"Hayır."
"Bina çökmüyor."
"Hareket ediyor."
Emre şaşkınlıkla çevresine baktı.
"Hareket ediyor derken?"
Lâl yavaşça teleskobu işaret etti.
Teleskop kendi ekseni etrafında dönmeye devam ediyordu.
Her dönüşünde tavandaki yıldızlara hizalanıyor, ardından zeminde başka bir noktayı aydınlatıyordu.
Sanki gökyüzünü okuyordu.
Yaşlı adam hayranlıkla fısıldadı.
"Başardı..."
"Gerçekten başarmış."
Elif merakla sordu.
"Neyi?"
Yaşlı adam gözlerini teleskoptan ayırmadan konuştu.
"Aras, bu gözlemevini yalnızca yıldızları izlemek için kurmadı."
"Burayı..."
"...bir harita olarak tasarladı."
Tam o anda teleskoptan çıkan ışık, gizli odanın duvarına vurdu.
Taş yüzeyde daha önce görünmeyen oyma çizgiler belirmeye başladı.
İnce çizgiler birleşerek eski bir Türkiye haritasını oluşturdu.
Haritanın üzerinde onlarca küçük işaret vardı.
Ancak bunlardan yalnızca biri parlak kırmızı renkte yanıyordu.
Elif dikkatle baktı.
İşaret...
Doğduğu şehri gösteriyordu.
Ve hemen altında Aras'ın el yazısıyla kazınmış tek cümle vardı:
"Her şey başladığı yerde bitecek."
Salondaki herkes sessizliğe gömüldü.
Fakat kimsenin fark etmediği bir şey vardı.
Kerem, o cümleyi görür görmez yüzünü çevirmişti.
İlk kez...
Gerçekten korkmuş görünüyordu.
Kerem'in yüzündeki değişimi ilk fark eden kişi Lâl oldu.
Yıllardır onu tanıyordu.
Öfkelendiğinde nasıl baktığını...
Yalan söylerken nasıl gülümsediğini...
Ve korktuğunda göz bebeklerinin nasıl büyüdüğünü biliyordu.
Şimdi karşısındaki adam korkuyordu.
Lâl bunu anlayınca sessizce konuştu.
"Demek sen de bunu bilmiyordun."
Kerem sertçe başını çevirdi.
"Sus."
"Bunca yıldır peşinde olduğun şey..."
"...aslında sandığın şey değilmiş."
"Kes sesini!"
Kerem'in sesi bütün salonda yankılandı.
Maskeli adamlar bile şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Çünkü ilk kez liderlerinin kontrolünü kaybettiğini görüyorlardı.
Elif gözlerini haritadan ayırmadan sordu.
"Neden korkuyor?"
Kimse cevap vermedi.
Yaşlı adam ağır adımlarla duvara yaklaştı.
Parmaklarını taşın üzerine yerleştirdi.
Haritanın tam ortasında küçük bir pusula kabartması vardı.
Başparmağını üzerine bastırdı.
Hiçbir şey olmadı.
Sonra Elif'e döndü.
"Sen dene."
Elif yavaşça ilerledi.
Kalbi göğsüne sığmıyordu.
Parmakları pusula sembolüne dokunduğu anda taşın içinden hafif bir titreşim yayıldı.
Ardından...
Çıt...
Haritadaki kırmızı ışık söndü.
Yerine beş farklı nokta aynı anda parlamaya başladı.
Mert hayretle baktı.
"Bir tane değilmiş..."
Yaşlı adam başını salladı.
"Hayır."
"Aras hiçbir zaman tek bir yere güvenmezdi."
Haritadaki beş nokta farklı şehirleri gösteriyordu.
Birincisi...
Adana.
İkincisi...
Ankara.
Üçüncüsü...
Trabzon.
Dördüncüsü...
Van.
Beşincisi ise deniz kıyısında küçük bir kasabayı işaret ediyordu.
Elif isimleri tek tek okumaya çalışırken duvarın alt kısmında yeni yazılar belirmeye başladı.
Tozların arasından yavaş yavaş ortaya çıkan cümle şöyledi:
"Gerçek tek yerde saklanamayacak kadar değerlidir."
Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Emre derin bir nefes aldı.
"Demek..."
"...hepsini ayırdı."
Yaşlı adam gözlerini kapattı.
"Evet."
"Dosyaları..."
"Kanıtları..."
"Mektupları..."
"Hepsini."
Elif şaşkınlıkla sordu.
"Ne demek hepsini?"
Lâl bu kez saklamadı.
"Baban, bütün gerçeği tek bir dosyada bırakmadı."
"Neden?"
"Çünkü biri ele geçirirse..."
"...her şey bir anda yok olurdu."
Elif'in aklına hemen Kerem geldi.
Yıllardır tek bir dosyanın peşinde olduklarını sanıyordu.
Oysa şimdi öğreniyordu ki...
Asıl gerçek parçalanmıştı.
Kerem öfkeyle silahını yere vurdu.
"Yeter!"
"Yeter artık!"
Maskeli adamlardan biri çekinerek yaklaştı.
"Efendim..."
"Ne yapacağız?"
Kerem derin bir nefes aldı.
Sonra yeniden eski soğukkanlı hâline büründü.
"Geri çekilmiyoruz."
"Bu gece buradan elimiz boş çıkmayacağız."
Tam o anda tavandaki teleskop son kez döndü.
Işık bu kez doğrudan salonun ortasındaki masaya vurdu.
Masanın üzerindeki eski ahşap yüzey yavaşça ikiye ayrıldı.
İçinden siyah kadife kaplı küçük bir kutu yükseldi.
Kutunun üzerinde yalnızca tek bir harf vardı.
E
Elif istemsizce yaklaştı.
"Benim adımın baş harfi..."
Yaşlı adam başını salladı.
"Evet."
"Bu sana ait."
Kutuyu açmak için elini uzattığı sırada Kerem bağırdı.
"Dokunma!"
Sesindeki korku bu kez gizlenemeyecek kadar açıktı.
Elif elini havada durdurdu.
"Neden?"
Kerem birkaç saniye sustu.
Sonra istemeden ağzından şu cümle döküldü:
"Çünkü kutunun içinde ne olduğunu öğrenirsen..."
"...beni neden öldürmek istediklerini de öğrenirsin."
Salondaki herkes donup kaldı.
Elif yavaşça başını kaldırdı.
"Ne dedin?"
Kerem hatasını anlamıştı.
Artık çok geçti.
Elif'in gözleri onun gözlerine kilitlendi.
"Seni mi öldürmek istediler?"
Bu soru, salondaki herkesin yıllardır kaçtığı gerçeğin kapısını aralamıştı.
Lâl gözlerini kapadı.
Emre derin bir nefes verdi.
Yaşlı adam ise fısıltıyla konuştu:
"Demek sonunda..."
"...ilk sır ortaya çıkıyor."
Kutunun kapağı, kimse dokunmadan yavaşça aralanmaya başladı.
Kutunun kapağı, görünmeyen bir el tarafından itilmiş gibi yavaşça aralandı.
İçeride ne altın vardı...
Ne de yıllardır peşinde koşulan gizli belgeler...
Sadece siyah deriyle kaplanmış ince bir defter duruyordu.
Defterin kapağında kabartma harflerle tek bir cümle yazıyordu:
"Okuyacak kişi yalnızca Elif Arslan'dır."
Elif'in boğazı düğümlendi.
Parmakları titreyerek defteri eline aldı.
Derinin yıllar içinde sertleşmiş dokusu, sanki hâlâ babasının ellerinin sıcaklığını taşıyordu.
İlk sayfayı açmadan önce derin bir nefes aldı.
"Ya okumamam gereken şeyler varsa?"
Lâl, yavaşça yanına geldi.
"Bazı gerçekler insanı değiştirir."
"Sen de değişeceksin."
Elif, gözlerini kapatıp ilk sayfayı çevirdi.
İlk satırı görünce nefesi kesildi.
"Canım kızım Elif... Eğer bu satırları okuyorsan, planımın son aşaması başlamış demektir."
Salondaki herkes sessizce onu dinliyordu.
"Beni öldüren kişi sandığın kişi olmayabilir."
Elif'in gözleri satırlarda gezindi.
"Bu yüzden gördüğün hiçbir şeye hemen inanma."
Bir sayfa daha çevirdi.
Bu kez yalnızca isimler vardı.
Aras...
Emre...
Selim...
Lâl...
Fatma...
Eren...
Ve...
Kerem.
Her ismin yanında küçük notlar bulunuyordu.
Emre'nin yanında:
"Kardeşim kadar güvenirim."
Selim'in yanında:
"Öfkesine rağmen vicdanını kaybetmez."
Eren'in yanında:
"Bir gün Elif'i bulacağına eminim."
Lâl'in yanında ise tek cümle vardı.
"En ağır yükü o taşıyacak."
Lâl, bunu görünce başını eğdi.
Gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü.
Elif sayfaları hızla çevirdi.
Sonunda Kerem'in yazdığı bölüme geldi.
Orada beklediği gibi "hain" yazmıyordu.
Tam tersine...
Aras'ın el yazısıyla şu cümle yer alıyordu:
"Kerem... Eğer bunu okuyorsan, umarım beni affedebilmişsindir."
Salonda derin bir sessizlik oluştu.
Kerem'in yüzü bembeyaz olmuştu.
Sanki yıllardır kaçtığı bir an sonunda gelip onu bulmuştu.
Elif şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Bu..."
"Bu nasıl olabilir?"
"Babam senden özür diliyor."
Kerem gözlerini kapattı.
Yıllardır taş gibi duran adamın nefesi düzensizleşmişti.
"Devamını oku."
Sesinde ilk kez öfke değil...
Yorgunluk vardı.
Elif okumaya devam etti.
"Eğer planım başarısız olursa herkes seni suçlayacak."
"Bunu engelleyemeyeceğim."
"Çünkü gerçek ortaya çıkana kadar seni korumanın tek yolu bu olacak."
Mert şaşkınlıkla Emre'ye döndü.
"Ne demek istiyor?"
Emre'nin gözleri dolmuştu.
"Hayır..."
"Bu mümkün değil."
Yaşlı adam derin bir iç çekti.
"Aras..."
"...her şeyi tek başına üstlenmiş."
Elif hızla sonraki sayfayı açtı.
Bu kez yalnızca tek cümle vardı.
Kalın harflerle yazılmıştı.
"İçimizde bir kişi daha vardı."
Altında ise kırmızı mürekkeple çizilmiş tek bir sembol...
Bir kurt başı.
Kerem bunu görür görmez bağırdı.
"Defteri kapat!"
Elif irkilmedi.
Tam tersine, defteri göğsüne bastırdı.
"Neden?"
"Çünkü onu görürsen..."
"...oyunun gerçek sahibini de öğrenirsin."
Tam o sırada, salonun arka tarafındaki karanlıktan yavaş ama net bir alkış sesi duyuldu.
Tak...
Tak...
Tak...
Herkes aynı anda arkasına döndü.
Kimsenin fark etmediği gizli kapının önünde uzun boylu, siyah takım elbiseli bir adam duruyordu.
Yüzünde ince bir tebessüm vardı.
Elindeki bastonun ucunda, defterde gördükleriyle aynı kurt başı sembolü işlenmişti.
Adam sakin bir sesle konuştu.
"Yıllardır birbirinizi suçlayarak tam da istediğim şeyi yaptınız."
Salondaki herkes onu tanımıyordu.
Ama yaşlı adamın yüzündeki dehşet her şeyi anlatıyordu.
Dudakları titreyerek yalnızca tek bir isim söyleyebildi.
"...Sami."
Adam hafifçe eğildi.
"Uzun zaman oldu, dostlarım."
Ve salondaki herkes o anda anladı ki...
Yıllardır peşinde oldukları düşman, aslında bugüne kadar hiç ortaya çıkmamıştı.
Sami...
Bu isim, gözlemevinin taş duvarlarına çarpıp defalarca yankılanmış gibiydi.
Elif, yaşlı adamın yüzüne baktı.
Az önceye kadar sakin kalmaya çalışan adamın elleri titriyor, bastonunu güçlükle ayakta tutuyordu.
Emre şaşkınlıkla fısıldadı.
"Yaşıyor..."
Selim'in kaşları çatıldı.
"Kim bu?"
Kimse cevap vermedi.
Sami ağır adımlarla salona girdi. Bastonunun yere her vuruşunda tok bir ses yükseliyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Maskeli adamlar bile iki yana çekildi.
Kerem ise başını eğmişti.
Elif bunu görünce şaşırdı.
Az önce herkese meydan okuyan adam, şimdi tek kelime etmiyordu.
Sami durdu.
Bakışlarını tek tek herkesin üzerinde gezdirdi.
Sonunda Elif'in önünde durdu.
"Demek Aras'ın kızı sensin."
Elif geri çekilmedi.
"Sen kimsin?"
Sami hafifçe gülümsedi.
"Bu sorunun cevabı..."
"...bütün hayatını değiştirecek."
Lâl öne çıktı.
"Ona yaklaşma."
Sami alaycı bir ifadeyle güldü.
"Hâlâ onu koruyorsun."
"Otuz yıl geçmiş."
"Hiç değişmemişsin."
Lâl'in sesi sertleşti.
"Senin yüzünden kaç kişi öldü biliyor musun?"
Sami'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Ben kimseyi öldürmedim."
"İnsanlar..."
"...kendi seçimleri yüzünden öldüler."
Kerem ilk kez konuştu.
"Yeter."
Salondaki herkes ona döndü.
Kerem yavaşça Sami'nin yanına yürüdü.
"Artık oyun bitti."
Sami göz ucuyla ona baktı.
"Sen hâlâ oyunun içinde olduğunu sanıyorsun."
"Ne demek istiyorsun?"
"Yıllarca seni kullandım Kerem."
"Çünkü sen..."
"...nefret etmeyi hiç bırakmadın."
Kerem'in yumrukları sıkıldı.
"Yalan."
"Gerçek."
"Aras'a ihanet eden sen değildin."
"Ben seni buna inandırdım."
Salonda ölüm sessizliği oluştu.
Elif'in kalbi hızla atıyordu.
Kerem'in gözleri büyüdü.
"Hayır..."
"Hayır!"
Sami cebinden küçük, eski bir ses kayıt cihazı çıkardı.
"Dinleyelim."
Düğmeye bastı.
Cızırtılar arasında bir erkek sesi duyuldu.
"...Kerem suçlu değil..."
Elif'in gözleri doldu.
Bu ses...
Babasının sesiydi.
Aras konuşmaya devam ediyordu.
"...Eğer bana bir şey olursa..."
"...gerçek sorumluyu yalnızca Sami biliyor..."
Kayıt aniden kesildi.
Kerem dizlerinin üzerine çöktü.
Yıllardır taşıdığı öfke, tek bir cümleyle paramparça olmuştu.
"Eğer..."
"...ihanet etmediysem..."
"Geri dönmek için çok geç."
Sami soğukkanlılığını koruyordu.
"Geç."
"Çünkü siz yıllarca birbirinizle savaştınız."
"Ben ise istediğimi yaptım."
Yaşlı adam bastonuna dayanarak ayağa kalktı.
"Aras haklıymış."
"Sen..."
"...hep bir adım öndeydin."
Sami başını salladı.
"Hayır."
"Ben sadece sizin birbirinize güvenmeyeceğinizi biliyordum."
Elif, elindeki defteri daha sıkı tuttu.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Kerem suçlu olmayabilirdi.
Lâl bütün gerçeği bilmiyordu.
Emre ve Selim yıllarca yanlış kişiye öfke duymuştu.
Ve babası...
Ölmeden önce hepsini uyarmaya çalışmıştı.
Sami yavaşça Elif'e yaklaştı.
"Defteri bana ver."
"Vermeyeceğim."
"Güzel."
"Aras da aynı cevabı vermişti."
Elif'in gözleri öfkeyle parladı.
"Babamı sen mi öldürdün?"
Sami uzun süre sustu.
Sonra ilk kez gülümsedi.
"Bu sorunun cevabını bugün vermeyeceğim."
"Çünkü cevap..."
"...ikinci kitabın kaderini değiştirecek."
Tam o anda gözlemevinin alarmı yeniden çalmaya başladı.
VİUUU!
VİUUU!
Teleskop hızla dönmeye başladı.
Duvarlardaki taşlar çatlıyor, tavandan büyük parçalar kopuyordu.
Yaşlı adam bağırdı.
"Herkes dışarı!"
"Aras son güvenlik sistemini tamamen devreye sokmuş."
"Burası çökecek!"
Maskeli adamlar panik içinde çıkış aramaya başladı.
Kerem, Elif'e baktı.
İlk kez düşman gibi değil...
Vicdan azabı çeken bir insan gibi.
"Kızını koruyamadım Aras..."
diye fısıldadı.
Sonra aniden silahını Sami'ye çevirdi.
"Bu gece kaçamayacaksın!"
Sami'nin yüzündeki sakin ifade ilk kez bozuldu.
İki adamın göz göze geldiği o an...
Bütün ışıklar söndü.
Gözlemevi tamamen karanlığa gömüldü.
Ve karanlığın içinden yalnızca tek bir silah sesi duyuldu.
PAT!
Kimin ateş ettiği...
Kimin vurulduğu...
Hiç kimse tarafından görülemedi..
