İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

10. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

9.BÖLÜM YAKINLAŞMA

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime · Okuduğun bölüm
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Karan ve Ebru, dağ evinden inip konağın kapısına geldiklerinde, onları bekleyen bir ordu vardı. Selçuk, jandarmayı da yanına almış, "Ebru zorla tutuluyor" yalanıyla ortalığı ayağa kaldırmıştı. Kapıda Zelal Hanım ve Mira endişeyle bekliyor, Hazar ise uzaktan bıyık altından gülerek bu "rezaleti" izliyordu.
Araba durdu. Karan indi, kapıyı açtı ve Ebru’nun elini tuttu. Selçuk hemen öne fırladı.

Selçuk: "Ebru! Korkma, seni kurtarmaya geldim. Bu adam seni kaçırdı, hafıza kaybından faydalandı ama bitti. Hemen arabaya bin, İstanbul’a gidiyoruz."
Ebru, Selçuk’a baktı. Ama bu bakış, hastanedeki o ürkek, yabancı bakış değildi. Gözlerinde o keskin avukat parıltısı vardı. Elini Karan’ın elinden çekmedi, aksine daha sıkı kavradı.
Ebru: "Selçuk... Beni kurtarmaya değil, kendi yalanlarını kurtarmaya gelmişsin gibi görünüyor."

Herkes buz kesti. Selçuk’un yüzündeki o sahte kahraman gülümsemesi donup kaldı.
Ebru: "Hafızamın bir kısmını kaybetmiş olabilirim ama hukuk bilgimi kaybetmedim. Hastanede bana 'takıntılı bir rehber' dediğin adam, benim bu hayatta kendi rızamla mühürlendiğim sözlümdür. Ve sen... Bana yalan söyleyerek hürriyeti tahdit ve yalan beyan suçu işledin. Eğer bir adım daha atarsan, seni bu kapıdan kelepçeyle gönderirim."

Selçuk, jandarmanın önünde rezil rüsva olmuş bir halde geri çekilirken, Ebru arkasını dönüp Hazar’a baktı. Hazar’ın o sinsi gülüşü yavaş yavaş kayboldu.
Ebru, Zelal Hanım’ın yanına gidip elini öptü.
Ebru: "Geciktik anne, kusura bakmayın. Ama artık evimizdeyiz."

O akşam konakta büyük bir sofra kuruldu. Ebru, masanın başında oturan Karan’ın hemen yanında, ailenin bir parçası olarak yerini aldı. Ama asıl bomba, yemekten sonra patladı. Ebru, Karan’ın kulağına eğildi.

Ebru: (Fısıltıyla) "Karan, Selçuk’un çantasında gördüğüm o dosyayı hatırlıyorum. Dağ evinde düşünürken netleşti. Hazar’la gizli bir arazi devri planlıyorlardı. Selçuk buraya sadece beni sevdiği için gelmedi; Hazar’la birlikte senin topraklarını ele geçirmek için iş birliği yapmış."

Karan’ın gözleri parladı. Ebru sadece kalbini değil, Karan’ın düşmanlarına karşı en büyük silahını da geri getirmişti: Zekasını.

Güneş, Ateşoğlu Konağı’nın geniş avlusuna devrilirken, masada alışılmışın dışında bir kalabalık vardı. Ebru’nun yanında, onun her adımını, her nefesini takip eden ağabeyi Yiğit oturuyordu. Yiğit’in bakışları, kardeşini bu dev aileye emanet etmenin verdiği o ağır sorumlulukla masayı süzüyordu.

Cihan Ateşoğlu(karanın kardeşi), o her zamanki neşesiyle sofranın sessizliğini dağıtan ilk kişi oldu. Zeytin tabağını masanın ortasına doğru itip Yiğit’e baktı:
"Eee Yiğit ağabey, kardeşini bizim bu deli fırtınalı Ateşoğlu Konağı’na verdin ama merak etme; Ebru yengem artık bizim de canımız. Karan ağabeyim ona yan gözle bakanın dünyasını yıkar, ben de o yıkılan dünyayı sosyal medyada paylaşırım!"

Yiğit, ciddiyetini bozmadan Karan’a döndü. İki güçlü adamın bakışları masada kesişti. Yiğit, sesindeki o derin abi şefkati ve otoritesiyle konuştu:
"Karan... Biz Ebru ile fırtınalardan geldik. Kardeşim bugüne kadar çok yoruldu. Ateşoğlu soyadı ona sadece güç değil, huzur da versin isterim."

Karan Ateşoğlu, bardağındaki çayı yavaşça yudumlayıp Yiğit’in gözlerinin içine baktı. Sonra elini masanın altından Ebru’nun eline kenetledi.
"Yiğit, senin kardeşin benim nefesimdir. Ateşoğlu Konağı’nın her taşı onun için gerekirse kalkan olur, gerekirse kor olur yakar. Ebru artık bu evin kalbidir."

Nişanın üzerinden birkaç gün geçmiş, Mardin’in o yakıcı sıcağı yerini durağan bir sessizliğe bırakmıştır. Ebru hala geçmişini tam olarak hatırlayamamanın huzursuzluğuyla geceleri uykusuz kalıyor, sabaha karşı ancak derin bir uykuya dalabiliyordur.

Karan, o sabah dayanamamış, Ebru’yu görmeden güne başlamak istememiştir. Yiğit’in evde olmadığını bildiği için (belki Yiğit sabah erkenden Cihan'la bir iş görüşmesine gitmiştir) yedek anahtarla veya Mira’nın yardımıyla sessizce içeri girer.

Karan, odanın kapısını yavaşça aralar. İçerisi lavanta kokusu ve güneşin panjurlardan sızan ince tozlu ışığıyla doludur. Amacı sadece bir buse kondurup çıkmaktır ama gördüğü manzara, Mardin’in en sert adamının bile dizlerini titretecek cinstendir.

Ebru, beyaz saten, dantel detaylı ve oldukça iddialı, ince askılı bir gecelikle yatağın ortasında sere serpe uyuyordur. Yorgan bacaklarının yarısına kadar açılmış, geceliğin ince kumaşı vücut hatlarını tüm çıplaklığıyla ortaya sermiştir. Dağınık saçları yastığa yayılmış, dudakları hafifçe aralık, huzurlu bir uykunun içindedir.
Karan kapı eşiğinde donup kalır. Boğazının kuruduğunu hisseder. Kalbi, bir savaş meydanındaymışçasına güm güm vurmaya başlar.

Karan'ın İç Sesi: "Sabır Karan... O senin nişanlın. O sana emanet. Ama bu manzara... Bu manzara bir adamın aklını başından alır."
Adımları sanki kendi iradesi dışındaymış gibi yatağa doğru yönelir. Yatağın kenarına ilişir, nefes alışverişi ağırlaşmıştır. Ebru’nun pürüzsüz teninde gezinen güneş ışığını izlerken, parmak uçları gayri ihtiyari Ebru’nun omzundaki o incecik askıya gider. Dokunmakla dokunmamak arasındaki o ince çizgide kalır.
Tam o sırada Ebru hafifçe kıpırdanır, uykusunda bir şeyler mırıldanır ve yüzünü Karan’ın olduğu tarafa döner. Gözlerini yavaşça araladığında karşısında o simsiyah, tutkuyla bakan gözleri görür.
Ebru: (Uykulu ve boğuk bir sesle) "Karan? Rüya mı görüyorum?"
Karan, sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek fısıldar:
Karan: "Eğer bu bir rüyaysa, sakın uyanmayalım Ebru... Çünkü uyandığımda seni bu halde bırakıp gitmek zorunda kalacağım ve bu benim için ölümden daha zor."

Odanın içindeki hava bir anda ısınır, zaman sanki o yatağın kenarında asılı kalır. Karan, o çelik gibi iradesini son damlasına kadar zorlayarak derin bir nefes alır. Bakışlarını Ebru’nun o davetkar halinden kaçırıp kapıya doğru yönelir. Tam ayağa kalkacakken, Ebru’nun sıcak eli Karan’ın bileğine kenetlenir.
Ebru, uykulu ama bir o kadar da arzulu bir bakışla Karan’ın gözlerinin içine bakar. O an hafızasındaki boşluklar değil, bedenindeki o yakıcı tanışıklık konuşuyordur.

Ebru: (Sesi titreyerek) "Gitme... Hafızam seni hatırlamıyor olabilir Karan ama kalbim sen yanımdayken öyle hızlı çarpıyor ki, tek başıma kalınca duracakmış gibi hissediyorum. Lütfen... Biraz daha kal."

Karan, bileğindeki o ince parmakların baskısıyla sarsılır. Arkasını döner, yatağın kenarına tekrar çökerken bu sefer aralarındaki mesafe iyice kısalmıştır. Karan, Ebru’nun elini tutup dudaklarına götürür, avuç içini uzun uzun öper.

Karan: "Ebru... Ateşle oynuyorsun. Benim sana olan sabrım, senin bana olan güvenin kadar sağlam değil artık. Eğer biraz daha kalırsam, seni bu yataktan sadece benim karım olarak çıkarırım. Buna hazır mısın?"

Ebru, cevap vermek yerine Karan’ı kendine doğru çeker. Karan, bir dizini yatağa koyup Ebru’nun üzerine doğru hafifçe eğilir. Elleri Ebru’nun yüzünü avuçlar, baş parmağıyla alt dudağını yavaşça okşar. İkisinin de nefesi birbirine karışırken, Karan’ın bakışları Ebru’nun geceliğinin dekoltesine kayar ve yutkunur.
Tam o sırada, evin girişinden bir anahtar sesi ve ardından bir gümbürtü duyulur!

Cihan’ın Sesi: "Miraaa! Bak ne getirdim! Yengemle sana sıcak sıcak boyoz aldım, Antalya özleminiz dinsin diye! Yiğit ağabeyle yolda karşılaştık, o da arkamdan geliyor!"
Karan ve Ebru bir anda birbirinden koparlar. Karan, yıldırım hızıyla ayağa kalkıp gömleğini düzeltirken Ebru panikle yorganı boğazına kadar çeker.
Karan: (Dişlerinin arasından fısıldayarak) "Cihan... Eğer şu an karşımda olsaydın, seni o boyozlarla beraber Mardin kalesinden aşağı atardım!"
Ebru: (Kıkırdayarak ama panikle) "Çabuk çık odadan Karan! Ağabeyim gelmeden mutfağa geç, sanki yeni gelmişsin gibi yap!"

Mira, elinde mutfak beziyle koridora çıktığı an Karan’ı Ebru’nun kapısının önünde, yakası hafif dağılmış ve yüzü pancar gibi kızarmış bir halde bulur. Mira’nın gözleri fal taşı gibi açılır, bir Karan’a bakar bir de Ebru’nun kapalı kapısına. Dudaklarında o meşhur, sinsi ve her şeyi anladığını belli eden gülüş belirir.
Mira: (Kısık ama muzip bir sesle) "Aaa, Karan Ağa? Hayırdır, Mardin’in sabah havası odaların içinden mi geçiyor artık? Sen ne ara içeri girdin, ne ara o kapının önünde 'nöbetçi' oldun?"
Karan: (Öksürerek ceketini düzeltir, o sert imajını toplamaya çalışır) "Mira, sadece... Ebru uyandı mı diye bakacaktım. Kahvaltıya çağıracaktım."

Mira: (Kollarını kavuşturup Karan’ın üzerine yürür) "Tabii canım, kesin öyledir! Ama nedense senin nefes nefese kalmış halin, 'kahvaltıda ne var' merakından çok 'yangın var' gibi duruyor. Ebru içeride sağ mı, yoksa heyecandan kalbi mi durdu?"
Tam o sırada Cihan mutfaktan kafasını uzatır:
"Karan ağabey? Kime diyorum ben ya! Boyozlar soğuyor! Mira Hanım, sen de bırak ağabeyimi darlamayı, gel şu sofraya da Antalya gıybeti yapalım."
Mira: (Cihan’a bakmadan Karan’ın gözlerinin içine bakar) "Cihan, ağabeyin 'özel bir kahvaltı' menüsü üzerinde çalışıyordu içeride, ama ben böldüm galiba. Karan Ağa, Yiğit ağabey otoparkta arabayı park ediyordu, bence şu an mutfağa ışınlanmazsan Ebru’nun odasından çıktığını gördüğünde Mardin’de ikinci bir Büyük Taarruz başlar!"
Karan, Mira’ya "Seninle sonra hesaplaşacağız" der gibi bir bakış atıp hızla mutfağa, Cihan’ın yanına dalar. Bir saniye sonra Ebru, üzerine alelacele geçirdiği sabahlığıyla, yanakları al al odadan çıkar.

Mira: (Ebru’nun yanına gidip fısıldar) "Kızım! O gecelikle adamın üzerine atom bombası mı attın? Adamın devreleri yanmış, mutfakta ters tuttuğu çatalı tabağa sokmaya çalışıyor!"
Ebru: "Mira sus! Herkes duyacak! Ağabeyim geldi mi gerçekten?"
Mira: "Geldi geldi... Ama asıl bomba içeride. Cihan masayı donatmış, Karan ise sanki az önce odadan değil de savaştan çıkmış gibi oturuyor. Hadi, gir içeri de rol yapalım bari!"

Yiğit mutfağa girdiğinde ortamdaki elektriği hemen fark eder.

Karan’ın aşırı ciddi duruşu, Ebru’nun yere bakan gözleri ve Mira’nın sürekli kıkırdaması...
Yiğit: (Kuşkuyla) "Hayırdır? Karan, sabahın bu saatinde yüzün neden kıpkırmızı senin? Mardin’in güneşi mutfağa mı vurdu?"
Cihan: (Atılır) "Ağabeyime tansiyon vurdu Yiğit ağabey! Yengemi görünce adamın tansiyonu fırlıyor, aşk böyle bir şey işte!"
Mira: "Yok Cihan, aşk değil o... O, 'kapı arkası sürprizleri'nin yarattığı bir hararet, değil mi Karan Bey?"

Mira’nın bu fırsatı kaçırması imkansızdı! Masadaki gerilimi fark ettiği an o sinsi gülümsemesi yayıldı ve çayından sakin bir yudum alıp bombayı masanın tam ortasına bıraktı.
Mira: "Yalnız biliyor musunuz, Ebru bu sabah öyle bir rüyayla uyanmış ki... Hâlâ etkisinde herhalde, baksanıza yanakları kıpkırmızı. Neydi o Ebru? Rüyamda odama bir aslan girdi falan diyordun sanki?"

Masanın üzerinde bir ölüm sessizliği oldu. Karan tam o sırada ağzına attığı zeytini yutmaya çalışırken feci bir öksürük krizine girdi. Cihan ise "Aslan mı?" diyerek sırıtmaya başladı.
Cihan: "Aslan mı? E normaldir yenge, Ateşoğlu konağına nişanlandın, rüyana kedi girecek hali yok ya! Ama o aslan biraz 'fazla yakından' mı kükremiş ne?"

Yiğit elindeki çatalı tabağına yavaşça bıraktı. Gözlerini kısmış, bir Ebru’ya bir de hâlâ öksüren Karan’a bakıyordu. Bir ağabeyin o meşhur "burada neler dönüyor" radarları sonuna kadar açılmıştı.
Yiğit: "Aslan mı girmiş odasına? Ebru... Hayırdır abicim? Odanın kapısı kilitli değil miydi senin?"
Ebru: (Panikle Mira’nın bacağına masanın altından bir tekme atarak) "Ay yok ağabey! Mira abartıyor işte... Yani rüya bu, biliyorsun saçma sapan şeyler. Hem aslan değil de... Şeydi o, kaplan! Yok yok, dağ keçisiydi galiba!"
Mira: (Gülmesini tutamayarak) "Dağ keçisi mi? Ay Ebru hiç güleceğim yoktu! O aslanın üzerinde siyah bir gömlek, boynunda da o meşhur Ateşoğlu tespihi vardı sanki? Hatta rüyanda sana 'Gitmemi istemiyor musun?' falan diyordu?"
Karan artık dayanamadı, sert bir tavırla masadaki su bardağını kafasına dikti. Mira’ya "Seni bitireceğim" der gibi baktı ama Mira’nın hiç umurunda değildi; o şu an Karan Ağa’yı terletmenin tadını çıkarıyordu.

Karan: (Sesini kalınlaştırıp otoritesini geri kazanmaya çalışarak) "Yiğit ağabey, Biz işimize odaklanalım. Cihan! Şu dosyalardan bahset de kahvaltımızı yapalım."
Cihan: "Hangi dosya ağabey? Hani bugün 'hiçbir şey düşünmeyeceğim, sadece yengemle vakit geçireceğim' demiştin ya?"
.
.
.