İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

32. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime · Okuduğun bölüm
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Ebru, Mira’nın neşeli sesiyle tamamen ayıldıktan sonra hızlıca hazırlanmaya başladı. Bu sabah için özel bir seçim yaptı; Ateş’in o meşhur, derin bakışlı yeşil gözlerine bir selam göndermek istercesine, zümrüt yeşili, uçuş uçuş keten bir elbise giydi. Elbisenin rengi Ebru’nun tenini adeta parlatırken, belindeki ince kuşak zarafetini perçinliyordu.

Küçük Ömer’i de hazırladı; o da minik yeşil bir tişört ve beyaz şortuyla tam bir "küçük aslan" olmuştu. Ebru, Ömer’in minik elinden tuttu ve birlikte merdivenlerden aşağıya, bahçeye doğru süzüldüler.
Bahçeye çıktıklarında manzara tek kelimeyle huzur doluydu. Ateş, Boğaz’a karşı arkası dönük durmuş, elleri cebinde denizi izliyordu. Cihan ise sofranın başında, her zamanki gibi tabakları kontrol ediyordu.

Ebru ve Ömer el ele, çimlerin üzerinde sessizce ilerlediler. Ömer, babasını görünce elini Ebru’dan kurtarıp o meşhur paytak adımlarıyla koşmaya başladı.
"Baba!"
Ateş, o çok iyi bildiği sesi duyunca hızla arkasına döndü. Önce kendisine doğru koşan minik aslanını gördü, ardından biraz geride duran Ebru’ya takıldı gözleri. Ebru’nun üzerindeki zümrüt yeşili elbiseyi fark edince bakışları bir anda derinleşti. Ateş’in kendi yeşil gözleri, Ebru’nun elbisesinin rengiyle adeta bir bütün oldu.
Ateş, önce eğilip Ömer’i kucağına aldı, onu havaya kaldırıp kokusunu içine çekti. Sonra gözlerini bir saniye bile ayırmadığı Ebru’ya doğru yürüdü. Yanına ulaştığında, Ömer kucağındayken boşta kalan eliyle Ebru’nun belini kavradı.
"Bu sabah gökyüzü mavi ama benim dünyam tamamen yeşil olmuş," dedi Ateş, sesi o sabah mahmurluğu ve hayranlıkla birleşerek boğuklaştı. "Bu elbiseyi özellikle mi seçtin kraliçem? Gözlerimi senden alamayacağımı biliyorsun."

Ebru, Ateş’in bu iltifatı üzerine gülümsedi ve elini onun yanağına koydu. "Senin en sevdiğin renk olduğunu biliyorum Ateş. Güne seninle başlamak istedim."
Cihan, sofradan onlara bakıp dayanamadı:
"Valla abi, yenge yine on numarayı vurdu! Biz burada kahvaltı mı yapacağız yoksa sizin bu reklam filmi tadındaki aşkınızı mı izleyeceğiz? Acıktık , bırakın romantizmi de şu simitler soğumasın!"
Ateş, Cihan’a "yine başladın" der gibi baktı ama yüzündeki o mutlu ifadeyi gizleyemedi. Ömer’i yere bıraktı, omuz omuza sofraya doğru yürüdüler.

Boğaz'ın serin rüzgarı masadaki örtüyü hafifçe havalandırırken, herkes neşeyle kahvaltısına başlamıştı. Ateş, bir yandan kahvesinden bir yudum alıyor, bir yandan da Ebru’nun zümrüt yeşili elbisesi içindeki o eşsiz zarafetini hayranlıkla izliyordu. Ancak masanın küçük patronu Ömer’in başka planları vardı.

Ömer, önündeki tabakta duran koca koca yeşil zeytinlere gözünü dikti. Bir tanesini o tombiş parmaklarıyla kavradı ve büyük bir ciddiyetle babasına doğru uzandı.
"Baba! Ye!"
Ateş, oğlunun bu kararlı sesine gülümseyerek "Tamam aslanım, koy tabağa, yiyeceğim," dedi. Ama Ömer’in "tabağa koymak" gibi bir niyeti yoktu. Küçük adam, sandalyesinde iyice doğrulup zeytini doğrudan Ateş’in ağzına tıkıştırmaya çalıştı. Ateş, ne olduğunu anlamadan ağzına çarpan zeytinle geri çekilmeye çalıştı ama Ömer vazgeçmiyordu.

"Babaaa, ye! Bak, yeşil!"
Ateş, oğlunun bu zorba sevgisi karşısında çaresizce ağzını açmak zorunda kaldı. Ömer, zeytini babasının ağzına adeta bir zafer edasıyla yerleştirdiğinde, masada bir kahkaha tufanı koptu.

Cihan, elindeki çatalı bırakıp masaya vura vura gülmeye başladı. "Vay be! Koskoca Ateş Arslanoğlu, bir buçuk karışlık çocuktan emir alıyor! 'Ye' dedi ve yedirdi! Abi, karizman şu an Boğaz’ın serin sularına gömüldü, haberin olsun."

Mira, Ebru’nun omzuna yaslanmış, gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu. "Ebru, baksana şunlara! Ateşin o çaresiz bakışları... Ömer resmen masanın tek hakimi benim diyor."
Ebru, bir yandan Ömer’in ağzının kenarındaki küçük lekeyi siliyor, bir yandan da Ateş’in o "ben ne ara bu hale geldim" diyen ifadesine bakıp kıkırdıyordu. "Ateş, bence hiç direnme. Bugün yeşil günü; elbisem yeşil, gözlerin yeşil, zeytinler yeşil... Ömer de bu uyumu bozmana izin vermeyecek belli ki."

Ateş, ağzındaki zeytini çiğnerken Ömer’i belinden kavrayıp kendine çekti ve tombiş yanağına derin bir öpücük kondurdu. "Tamam küçük bey, anlaşıldı. Bugün senin borun ötüyor. Ama Cihan amcana söyle, eğer bir kez daha karizmamla ilgili espri yaparsa, o zeytinlerin kalanını ona zorla yediririm."

Ömer, babasının tehdidinden habersiz, başarısının verdiği gururla ellerini çırpıp "Baba ye!" diye bağırmaya devam edince, masadaki neşe iki katına çıktı.

Kahvaltı sofrasındaki o neşeli gürültü, Cihan’ın şakaları ve Ömer’in kahkahaları Ebru’nun kulaklarında uğulduyordu. Masanın altından Ateş’in dizi, Ebru’nun bacağına her çarptığında, Ebru’nun karnına o malum sancı değil, yakıcı bir kramp giriyordu. Midesindeki o hafif bulantı, Ateş’in teninin kokusunu aldıkça garip bir baş dönmesine dönüşüyordu; ama bu kez yorgunluktan değil, arzudan.
Ebru, zümrüt yeşili elbisesinin göğüs kısmının her nefes alışında nasıl gerildiğini hissedebiliyordu.

Ateş, bardağındaki kahveden bir yudum alırken, gözlerini Ebru’nun dudaklarına dikmişti. O yeşil gözlerde, sadece bir gece önceki yarım kalmışlığın değil, yılların eskitemediği o vahşi sahiplenmenin izleri vardı.

Ateş, kimseye çaktırmadan masanın altından elini Ebru’nun dizine koydu. Parmak uçları, ince kumaşın üzerinden Ebru’nun tenini yakıp geçerken, Ebru nefesini tuttu. Ateş, eğilip kulağına sadece onun duyabileceği o boğuk sesle fısıldadı:
"Bu yeşil elbise... Tenine bu kadar yakışması adaletsizlik. İçeride, o odada, duvarların arasında sadece ikimiz kalana kadar ne kadar sabredebileceğimi sanıyorsun?"

Ebru, elini Ateş’in elinin üzerine koydu, parmaklarını onun parmaklarına kenetledi. "Bugün sabrın günü değil Ateş," dedi sesi titreyerek. "Bugün, o yarım kalan her anın intikamını alma günü."
Ateş’in gözleri bir an karardı. Ömer’in varlığını, Cihan’ın orada olduğunu, dünyanın geri kalanını sildi kafasından. O an, Ebru’yu omuzlayıp o merdivenlerden çıkarmak ve kapıyı arkadan kilitledikten sonra güneş batana, hatta yeniden doğana kadar o odadan çıkmamak için her şeyi yapabilirdi. Geçmişte yaşadıkları o en ateşli, en dizginlenemez anlar bir film şeridi gibi zihninden geçti. Ebru’nun her dokunuşu, Ateş’in içindeki aslanı uyandırmaya yetiyordu.

Ebru, başını hafifçe yana eğip Ateş’e meydan okuyan bir gülümseme gönderdi.
"Ömer’i birazdan Mira ve Cihan’la parka gönderiyoruz," diye fısıldadı Ebru. "Ve o andan itibaren, Ateş Arslanoğlu... Kendini korusan iyi edersin. Çünkü bu kez durmaya niyetim yok."

Cihan ve Mira, Ömer’i de yanlarına alıp bahçe kapısından kahkahalarla çıktıklarında, villanın o devasa koridorlarına bir anda ağır, yoğun ve elektrik yüklü bir sessizlik çöktü. Dışarıdaki kuş sesleri ve denizin hışırtısı sanki bir fon müziğine dönüştü; artık dünyada sadece iki kişi kalmıştı.

Ateş, bahçe kapısının kilit sesini duyar duymaz yerinden kalktı. Ağır adımlarla Ebru’ya doğru yürüdü. Ebru, mutfak tezgahına yaslanmış, elindeki su bardağını sıkıca kavramış bir halde onu bekliyordu. Midesindeki o tuhaf bulantı ve baş dönmesi, Ateş’in ona doğru her adımında yerini kasıklarına yayılan yakıcı bir sıcaklığa bırakıyordu.

Ateş, Ebru’nun tam önünde durdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece o derin yeşil gözlerini, Ebru’nun zümrüt yeşili elbisesinin açıkta bıraktığı köprücük kemiklerine, oradan da hızla inip kalkan göğsüne dikti.
"Gittiler," dedi Ateş, sesi o kadar boğuk ve hırıltılıydı ki Ebru’nun tüyleri diken diken oldu.

Ebru, bardağı yavaşça tezgaha bıraktı ve ellerini Ateş’in gömleğinin yakalarına yerleştirdi. "Gittiler Ateş... Ve ben artık nefes alamıyorum."

Ateş, tek bir hamleyle Ebru’yu belinden kavrayıp kendine mühürledi. Aralarında bir milim bile boşluk kalmamıştı. Ateş’in elleri, zümrüt yeşili keten kumaşın üzerinden Ebru’nun kalçalarına indi ve onu havaya kaldırıp tezgahın üzerine oturttu. Ebru’nun bacakları kendiliğinden Ateş’in beline dolandı.

"Dün gece... Odanın kapısında yarım bıraktığın o askı..." diye mırıldandı Ateş, yüzünü Ebru’nun boynuna gömerek. Sıcak nefesi Ebru’yu adeta eritiyordu. "Beni delirtmek için mi o pembe ipeği giydin? Beni o yatağın ucunda bir gece boyu nöbetçi bıraktın ya... Şimdi bunun bedelini nasıl ödeyeceksin?"

Ebru, başını geriye atıp Ateş’in boynuna daha derin bir yol açarken inledi. "Ödet Ateş... Hiç acıma. Çünkü ben de bu anı, bu teninin kokusunu, senin o sert dokunuşlarını hayal ederek sabahı ettim."
Ateş, dişlerini hafifçe Ebru’nun boyun çukuruna geçirdi; bu hem bir sahiplenme hem de dindirilmez bir açlığın göstergesiydi. Elleri, elbisenin fermuarına gitti. Fermuarın o ince sesi sessiz mutfakta yankılanırken, Ateş elbiseyi omuzlarından aşağı doğru sıyırdı.

"Bu yeşil elbise senin üzerinde durduğu sürece ben kendime hakim olamam," dedi Ateş. Elbisenin üst kısmı beline kadar indiğinde, Ateş durup bir saniye boyunca karısının o muazzam güzelliğini izledi. Gözlerindeki o yangın artık kontrol edilemez bir boyuttaydı.

Ateş, Ebru’yu bir an bile yere indirmeden, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini taşıyormuş gibi merdivenleri üçer beşer çıktı. Ebru’nun bacakları Ateş’in beline sıkıca kenetlenmiş, kolları boynuna dolanmıştı. Odalarının kapısından içeri girdikleri an Ateş kapıyı ayağıyla sertçe kapattı ve Ebru’yu yavaşça o geniş yatağın tam ortasına bıraktı.

Ateş’in gözlerindeki o vahşi yangın, Ebru’nun o savunmasız ve arzu dolu halini görünce yerini derin bir şefkate bıraktı. Ebru, yatağın üzerinde zümrüt yeşili elbisesinin içinde bir rüya gibi dururken, Ateş üzerine eğildi. Ama bu kez hareketleri kontrollüydü; içindeki o deli fırtınayı, Ebru’yu incitmemek için dizginlemeye çalışıyordu.

"Sana dokunurken bile korkuyorum Ebru," diye fısıldadı Ateş, ellerini Ebru’nun yüzüne yerleştirip başparmağıyla dudaklarını okşayarak. "Sanki kırılacak bir pırlanta gibisin ellerimde. Ama aynı zamanda öyle bir ateşim ki, seni kül etmekten korkuyorum."
Ebru, Ateş’in elini tutup avuç içini öptü. "İncinmem Ateş... Senin ellerinde ben sadece hayat bulurum. Korkma, sadece benim ol."

Ateş, Ebru’nun boynuna doğru eğildi ama bu kez o sert ısırıklar yoktu. Dudakları, bir tüyün tene değişi kadar hafif, yakıcı ve uzun öpücüklerle Ebru’nun teninde yol almaya başladı. Elbisesinin kalan kısımlarını büyük bir özenle, sanki bir ayini tamamlar gibi üzerinden çıkardı.
Ateş’in her dokunuşu Ebru’nun içindeki o karmaşayı siliyor, yerine bambaşka bir huzur ve tutku bırakıyordu. Ateş, Ebru’nun karnına geldiğinde duraksadı. Oraya, o henüz varlığından şüphelendikleri ama hissettikleri o noktaya öyle bir öpücük kondurdu ki, Ebru’nun gözleri doldu. Ateş sanki bir şeyleri hissetmiş gibi, her zamankinden daha nazik, daha korumacı davranıyordu.

"Sen benim nefesimsin," dedi Ateş, Ebru’nun üzerine tamamen uzanıp ağırlığını vermeden ona sığınarak. "Bu dünya kapının dışında kalsın. Sadece senin tenin, senin kokun..."
Gece yarım kalan o dans, şimdi öğle güneşinin odaya vuran huzurlu ışığında, en saf ve en tutkulu haliyle devam ediyordu. Ateş, Ebru’nun her iniltisinde daha da hassaslaşıyor, her dokunuşunda ona olan aşkını adeta yeniden kanıtlıyordu. Artık ne Ömer’in sesi ne de dış dünyanın gürültüsü vardı; sadece birbirine kenetlenmiş iki ruh ve odayı ısıtan bu sessiz ama derin tutku vardı.

"Ebru..." diye fısıldadı Ateş, sesi arzudan boğuklaşmış, nefesi Ebru’nun tenini yakıp geçerken. "Sana her dokunduğumda, ilk kezmiş gibi yakıyorsun beni."
Ebru, başını geriye atıp Ateş’in bu sahiplenici tavrına kendini teslim etti.

İçinde ne bir şüphe ne de başka bir ihtimal vardı; sadece Ateş’in varlığı, onun kokusu ve aralarındaki o sarsılmaz bağ... O an anladılar ki, bedeni altüst eden o karmaşa sadece bu büyük aşkın yarattığı tatlı bir fırtınaydı.
Güneş odayı ısıtmaya devam ederken, onlar birbirlerinin sıcaklığında kayboldular. geriye sadece iki aşığın, birbirine doyamayan iki ruhun o saf ve yoğun hikayesi kaldı.

Ateş’in içindeki o dinmek bilmeyen aslan, Ebru’nun her dokunuşuyla daha da acıkıyordu. Odanın içinde yankılanan nefes sesleri, dışarıdaki hayatın çok uzağında, tamamen onlara ait bir evren yaratmıştı. Ateş, Ebru’nun teninde adeta bir mühür gibi geziyor, ona her dokunuşunda sanki bir parçasını daha ruhuna katıyordu.

Ateş, Ebru’nun boyun çukuruna yakıcı bir öpücük bırakıp başını kaldırdığında, gözleri o bildiğimiz koyu, hırslı ve bir o kadar da hayran yeşil renge bürünmüştü. "Sana doymak diye bir şey yok Ebru," diye mırıldandı sesi adeta göğsünden gelen bir hırıltı gibi. "Yıllar geçse de, her günümüz böyle olsa da, ben yine ilk günkü o açlıkla sana bakacağım.

Ebru, Ateş’in bu doymak bilmeyen tutkusu karşısında adeta eriyordu. Elleri Ateş’in saçlarının arasında kaybolurken, onun bu sahiplenici tavrına aynı yoğunlukla karşılık verdi. Ebru için de zaman durmuştu; midesindeki o karmaşa yerini tamamen Ateş’in yarattığı o sıcak ve güvenli yangına bırakmıştı.
Ateş, bir an bile uzaklaşmak istemiyor, Ebru’nun her nefesini, her kalp atışını kendi göğsünde hissetmek istiyordu. Odanın loş ışığında, zümrüt yeşili elbisenin yerdeki sessizliği, yatağın üzerindeki bu fırtınayla tam bir zıtlık oluşturuyordu. Ateş, Ebru’nun yüzünü avuçlarının arasına aldı ve alnını alnına yasladı.

"Benim kraliçemsin, benim hayatımsın... Ve ben bu hayata asla doyamayacağım."
Ateş, bu sözlerin ardından Ebru’yu bir kez daha, bu kez daha derin ve daha tutkulu bir şekilde kendine çekti. Aralarındaki bu çekim, sıradan bir arzudan çok daha fazlasıydı; bu, iki ruhun birbirine duyduğu o sonsuz ve kadim açlıktı. Saatler, güneşin odadaki yerini değiştirmesine rağmen onlar için hala aynı saniyede asılı kalmıştı.

.
.
.

Güneş yavaş yavaş İstanbul semalarında alçalırken, odanın içindeki o fırtınalı tutku yerini huzurlu ve nemli bir sessizliğe bıraktı. Ateş ve Ebru, birbirlerinin kalp atışlarını duyacak kadar yakın, adeta tek bir vücut gibi kenetlenmişlerdi. Ateş, Ebru’nun başını göğsüne yaslamış, bir eliyle onun ipeksi saçlarını usulca okşuyordu. İkisinin de nefesleri düzene girmişti ama tenlerindeki o yakıcı sıcaklık hâlâ oradaydı.

"Yorulduk galiba," diye fısıldadı Ebru, sesi yorgunluğun verdiği o eşsiz huzurla titreyerek. Ateş’in göğsündeki o bildik güvene sığınırken gözlerini kapattı.
Ateş, Ebru’nun saçlarının arasına derin bir öpücük bıraktı. "Bu yorgunluk dünyanın en güzel ödülü kraliçem. Sana doymak mümkün değil ama seninle böyle, dünyanın geri kalanından kopmuş gibi uzanmak... İşte asıl zafer bu."
Odanın tavanındaki loş ışıkları izlerken Ateş’in sesi derinleşti; sanki kelimeler zihninde birer birer resimlere dönüşüyordu.

"Hayal ediyorum bazen Ebru... Ömer’in büyüdüğünü, bu bahçede peşinden koşturduğumuz o günleri. Hatta belki buralardan çok uzaklarda, sadece denizin ve rüzgarın sesinin duyulduğu küçük bir sahil kasabasında, sabahları senin kokunla uyandığım, akşamları seninle yıldızları izlediğim bir hayatı."

Ebru gülümsedi, Ateş’in hayaline ortak olmak ister gibi parmaklarını onun göğsünde gezdirdi. "Benim hayalim de hep buydu Ateş. Sadece huzur... Ama içinde senin olduğun, her sabah o yeşil gözlerine bakarak uyandığım bir huzur. Ömer’in bize 'anne, baba' diye seslenerek odaya daldığı, senin o sert görüntünün altında yatan o yumuşacık kalbi sadece benim bildiğim bir gelecek."
Ateş, Ebru’yu kollarıyla daha sıkı sardı. "Zaten o gelecek bizim ellerimizde. Bak, her şey bitti, her fırtına dindi ve biz yine bir aradayız. Ömer bizim canımız, sen benim nefesimsin. Bundan sonraki her hayalimiz, bugün burada, bu yatakta birbirimize verdiğimiz o sözler üzerine kurulacak."

Ebru, başını kaldırıp Ateş’in gözlerinin içine baktı. "Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Sadece biz... Birbirine böyle kenetlenmiş, birbirine aşık ve hiçbir zaman kopmayacak bir bütün olarak."
Dışarıdan martı sesleri ve uzaktan gelen vapur düdüğü duyulurken, onlar o büyük hayallerin içinde, birbirlerinin kollarında en güvenli uykularına doğru süzülmeye başladılar. sadece ruhlarını doyuran o eşsiz sevgi kalmıştı.

Odanın loş ışığında, Ebru tam Ateş’in göğsünde uykuya dalmak üzereyken, Ateş’in elinin hareketleri değişti. Saçlarını okşayan o nazik parmaklar, muzipçe Ebru’nun beline, oradan da karnının üzerine doğru indi. Ateş, Ebru’yu hafifçe kendine çekip burnunu onun saçlarının arasına gömdü.
"Ebru..." dedi Ateş, sesi o kadar alçak ve etkileyiciydi ki Ebru’nun bütün uykusu bir anda dağıldı.
"Efendim Ateş?" diye mırıldandı Ebru, başını hafifçe kaldırıp ona bakarak.
Ateş’in yeşil gözlerinde o bildik tutkunun yanına bu kez bambaşka, hınzır bir pırıltı eklenmişti. Elini Ebru’nun karnının üzerinde yavaşça gezdirirken, sanki oradaki boşluğu doldurmak ister gibi konuştu:
"Diyorum ki... Ömer çok yalnız kalıyor sanki. Şöyle ona benzeyen bir aslan daha mı gelse, yoksa senin gibi güzel gözlü minik bir kraliçe mi buralarda koştursa?"
Ebru bir an donakaldı, sonra yanaklarının yandığını hissetti. "Ateş! Daha yeni dinleniyoruz, sen neler diyorsun?"

Ebru’nun belinden tutup onu hafifçe gıdıkladı ve kendine doğru çekti. "Neden öyle diyorsun? Bak, az önce o kadar hayal kurduk. Sahil kasabası dedik, huzur dedik... O huzurun içinde minik bir bebek ağlaması hiç fena olmazdı. Hatta bence hemen şimdi çalışmalara başlayabiliriz, ne dersin?"

Ebru, Ateş’in göğsüne hafifçe vurdu ama gülmekten de kendini alamıyordu. "Ateş, gerçekten uslanmıyorsun! Daha sabah 'doymadım' diyordun, şimdi konuyu nereye getirdin."
Ateş, Ebru’nun üzerine doğru hafifçe yükselip onu yatağa hapsederken kulağına doğru fısıldadı: "Ben sana hiç doymayacağım demiştim Ebru. Ve senin gibi bir kadından, senin kokunu taşıyan bir bebek daha istemek benim en büyük hakkım. Hadi... Kaçma benden."

Ateş, Ebru’nun boynuna küçük, hınzır öpücükler bırakarak onu kışkırtmaya devam etti. Ebru, bir yandan "Ateş dur, yorgunuz" dese de, Ateş’in bu tatlı "bebek" baskısı ve bitmek bilmeyen ilgisi karşısında savunması çoktan çökmüştü.

Ebru, Ateş’in bu tatlı ama bir o kadar da yakıcı baskısı karşısında hafifçe geri çekilip, onun o derin yeşil gözlerine sevgiyle baktı. Elini Ateş’in yüzüne koyup başparmağıyla yanağını okşadı. Sesi yumuşacık ama kararlıydı.

"Ateş... Sevgilim," dedi Ebru, nefesi Ateş’in yüzüne çarparak. "Biliyorum, o hayal benim de kalbimde bir köşe tutuyor. Ama sanki... Sanki şimdilik biraz daha zamanımız var gibi. Ömer henüz çok küçük, biz yeni yeni nefes almaya başladık. Şimdilik sadece biz olsak, bu huzurun tadını biraz daha çıkarsak olmaz mı? Biraz daha vaktimiz var, acele etmeyelim."

Ateş, Ebru’nun bu samimi ve biraz da yorgun dökülen kelimeleri karşısında bir an duraksadı. O sert, taviz vermez adam gitti; yerine Ebru’nun her duygusuna saygı duyan, onu ruhunun derinliklerine kadar anlayan o aşık adam geldi. Derin bir nefes alıp başını Ebru’nun boyun çukuruna yasladı.

"Tamam kraliçem," dedi Ateş, sesi bu kez daha dingin ve anlayışlıydı. "Haklısın. Senin hazır hissetmediğin hiçbir şeye zorlamam seni. Biz bize yeteriz, Ömer bize yeter. Sen ne zaman 'hazırım' dersen, ben o zaman o hayalin peşinden koşarım."

Ebru tam rahatlamış bir nefes alacaktı ki, Ateş’in dudaklarında o meşhur, hınzır gülümseme yeniden belirdi. Anlayışlıydı ama Ateş Arslanoğlu’nun sözlüğünde "yaramazlık yapmamak" diye bir terim yoktu.

"Anlayışlıyım dediysem, seni rahat bırakacağım demedim," diye mırıldandı Ateş. Bir anda elleri Ebru’nun belindeki en hassas, en gıdıklanan noktaya gitti. Ebru bir çığlık atıp yatakta kaçmaya çalışırken, Ateş onu hızla kendine çekip yastıkların arasına hapsetti.
"Ateş! Dur, yapma!" diye kahkahalarla bağırdı Ebru.
Ateş, Ebru’nun üzerine eğilip burnunu onun burnuna sürttü. "Bebek yoksa, sadece sen ve ben varız demektir. E madem sadece ikimiziz, o zaman bu boş zamanı en iyi şekilde değerlendirmemiz lazım, değil mi? Kaçamazsın kraliçem, bugün bu odadan çıkış yok."

Ateş, Ebru’nun boynuna, omuzlarına, yüzüne seri ve gıdıklayıcı öpücükler kondurmaya başladı. Ebru hem gülüyor hem de Ateş’in bu bitmek bilmeyen enerjisine hayret ediyordu. Ateş, anlayışlı bir koca olabilirdi ama o iflah olmaz bir aşıktı ve Ebru’yu kışkırtmaktan asla vazgeçmeyecekti.

.
.
.

Aradan geçen iki gün, Ateş ve Ebru arasındaki o kor ateşten hiçbir şey eksiltmemişti. Aksine, aralarındaki o çekim her geçen saniye daha da bileniyordu.
Öğle güneşinin Arslanoğlu villasının geniş pencerelerinden içeri süzüldüğü, huzurlu bir saatti. Ebru, üzerine oturan, vücut hatlarını zarifçe belli eden bembeyaz, ince askılı ve hafif göğüs dekolteli bir elbise giymişti. Saçlarını ensesinde serbest bir topuz yapmış, birkaç tutamı yüzüne düşmesine izin vermişti. O kadar duru ve o kadar çekici görünüyordu ki, sanki bir kış güneşinin en sıcak ışığıydı.
Mutfağın ortasında elinde bir kaseyle Ömer’in peşinden koşturuyordu.

"Ömer, tatlım... Bak son iki kaşık, lütfen anneciğim," dedi Ebru, sesindeki o sabırlı ama hafifçe yorulmaya başlayan tınıyla.
Ömer ise babasının o muzip ve inatçı genlerini sonuna kadar sergiliyordu. Elindeki küçük oyuncak arabayı mutfak tezgahının üzerinde sürerken, Ebru’nun uzattığı kaşığa bakıp yaramazca bir kahkaha attı.

"Hayır anne!" diyerek ağzını sıkıca kapattı ve başını iki yana salladı.
Ebru, hafifçe eğilip kaşığı ona yaklaştırdığında, beyaz elbisesinin zarafet mutfağı sarmıştı. Tam o sırada Ömer, ani bir hareketle elindeki oyuncak arabayı kasenin içindeki yoğurda çarptırdı. Beyaz yoğurt damlaları, Ebru’nun o kusursuz beyaz elbisesinin üzerine birer birer sıçradı.
Ebru bir an duraksadı, elbisesine bakıp sonra oğlunun o "eyvah" diyen ama bir o kadar da yaramaz gözlerine odaklandı.
"Ömer Arslanoğlu..." dedi Ebru, sahte bir kızgınlıkla ama gözlerinde parlayan o sevgiyle. "Sen gerçekten babanın oğlusun. İkiniz de beni sınamaya bayılıyorsunuz!"

Tam o sırada mutfağın kapısında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bu şahane manzarayı izleyen Ateş belirdi. Üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar katlamış, yüzünde o her zamanki sahiplenici ve hayranlık dolu gülümsemesiyle karısını süzüyordu.
"Adımın geçtiğini duydum," dedi Ateş, sesi mutfağın içinde bir yankı gibi yayıldı. Adımlarını ağır ağır Ebru’ya doğru attı. Gözleri, beyaz elbisenin üzerindeki o küçük yoğurt lekesine, sonra da karısının o büyüleyici dekoltesine takıldı.

"Görüyorum ki bizim aslan parçası yine annesinin sabrını sınıyor..." Ateş, Ebru’nun tam arkasında durdu, elini karısının beline, o ince kumaşın üzerinden tenini hissedecek kadar sıkıca yerleştirdi. "Ama bu beyaz... Sana o kadar çok yakışmış ki, lekesi bile umurumda değil."

✨️✨️✨️

Yazım yanlışları olabilir kusura bakmayın lütfen keyifli okumalar dilerim 💖