İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

36. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

35.BÖLÜM KATİL

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 35.BÖLÜM KATİL
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime · Okuduğun bölüm
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

.
.
.

Evin koridorlarında asılı kalan ağır sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Ebru, mutfağın eşiğinde duraksadığında, içeriden gelen fısıltılı konuşmalar evin huzurlu havasını bir bıçak gibi kesti. Melike Hanım, köşeye çekilmiş, telefonu kulağına sertçe bastırmıştı. Sesindeki titreme, öfkeden mi yoksa korkudan mıydı, seçilmiyordu.
"Yeter artık Karan!" dedi Melike Hanım, sesi bir yarayı deşer gibi çiğ ve soğuktu.

"Beni her gün arayıp Ebru ile aranı yapmamı istemeyi bırak. O kızın yüzüne her baktığımda ne hissettiğimi biliyor musun?"

Ebru olduğu yere mühürlendi. Parmakları boş bardağı öyle bir sıkıyordu ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Telefonun diğer ucundaki o derin sessizlikte Karan’ın varlığı, bir gölge gibi odanın içine sızdı.
"Onu sevdiğim için koruyorum diyordun..." Melike Hanım’ın dudaklarından dökülen acı kahkaha, duvarlarda yankılandı. "Onu gerçekten sevdiğin için mi koruyordun, yoksa ellerindeki babasının kanını temizlemek için mi? Ebru hiçbir şey bilmiyor Karan. Seni sığınağı, kahramanı sanıyordu. Ama sen benim kocamı, o kızın babasını ellerinle mezara koydun! Sırf vicdanını susturmak için mi şimdi diz çöküyorsun? Onu bir kafese kapatman, katili olduğun adamı geri getirmiyor!"
Ebru’nun dünyası o an, sessiz bir patlamayla bin parçaya bölündü. Sığındığı o kalenin surları, en güvendiği insanların yalanlarıyla üzerine yıkılmıştı. Gözlerindeki fer sönerken, kalbinde tarif edilemez bir nefretin tohumları yeşerdi.

Evin koridorlarında yankılanan o fısıltılı telefon konuşması, Ebru’nun ruhunda dev bir depremin ilk sarsıntısı gibiydi. Melike Hanım, köşeye çekilmiş, Karan ile yaptığı o kan donduran pazarlığın son perdelerini oynuyordu. Ebru’nun duyduğu her kelime, kalbine saplanan birer zehirli ok gibiydi. Babasının katili Karan, bu sırrın ortağı ise öz annesiydi.

Melike Hanım telefonu kapattığında, karşısında bembeyaz bir çehreyle duran kızını görmeyi beklemiyordu. Ebru’nun gözlerindeki o saf sevgi, yerini bir anda dipsiz bir kuyuya, dindirilemez bir nefrete bırakmıştı.

"Anne..." dedi Ebru, sesi boğazında düğümlenmişti. "Sen... Sen nasıl yapabildin bunu?"
Melike Hanım’ın suçlulukla titreyen dudakları mazeret üretmeye çalışırken, Ebru’nun içindeki o ince fırtına koptu. Bir haftadır sığındığı o sessizlik, yerini kontrol edilemeyen bir öfkeye bıraktı. Ebru, elleriyle kulaklarını kapattı; sanki o yalanları duymaya devam ederse aklını yitirecekmiş gibi hissediyordu.

O sırada evde Ateş yoktu; malikanenin o ağır havasında sadece Ebru’nun hıçkırıkları ve kontrolünü yitiren nefesi yankılanıyordu. Ebru, salondaki vazoları, sehpaların üzerindeki o sahte düzeni simgeleyen her şeyi birer birer yere fırlatmaya başladı. Kristallerin parçalanma sesi, ruhundaki yıkımın melodisi gibiydi.

"Hepiniz biliyordunuz!" diye feryat etti Ebru. "Katiliyle aynı sofraya oturtmuşsunuz beni! Annem değilmişsin sen, benim celladımmışsın!"
Tam o anda, merdivenlerin başında beliren Mira, dehşet içinde bu manzaraya şahit oldu. Ebru, dizlerinin üzerine çökmüş, hıçkırıklar arasında adeta boğuluyordu. Mira, hızla yanına koşup Ebru’nun titreyen omuzlarına sarıldı.

"Ebru! Sakin ol, yalvarırım dur!" dedi Mira, sesi korku doluydu. "Ateş birazdan burada olur, bak her şeyi çözeceğiz. Lütfen kendine zarar verme!"
Ama Ebru duymuyordu. O mühürlenmiş kaderin altına saklanan kanlı gerçek, onu yaşayan bir ölüye çevirmişti. Ateş’in o sarsılmaz güvenine, kollarına her şeyden çok ihtiyacı vardı ama şu an hissettiği tek şey, yalanlarla örülmüş o evin tavanının üzerine çöktüğüydü.

Evin içinde asılı kalan o kan donduran itiraftan sonra sessizlik, yerini kulakları sağır eden bir yıkıma bırakmıştı. Ebru, duyduğu gerçeklerin ağırlığı altında ezilmek yerine, içindeki o devasa öfkenin dizginlerini serbest bıraktı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu; ne malikanenin o lüks eşyalarını ne de çevresindeki insanların dehşet dolu bakışlarını.

Salondaki kristal vazolar büyük bir gürültüyle yere inerken, Ebru’nun feryadı duvarlarda yankılanıyordu. "Hepiniz biliyordunuz! Annem dediğim kadın, celladımla aynı sofraya oturtmuş beni! Hepsi senin yüzünden bile bile onunla evlenmeme müsade ettin iyi ki terk etmişim o evi iyi ki ateşi seçmişim" Ebru, eline geçen her şeyi duvarda parçalıyor, evi adeta bir harabeye çeviriyordu.

O sırada salonda bulunan Cihan, küçük Ömer’in korkuyla büyüyen gözlerini fark ettiğinde buz kesti. Çocuğun bu travmatik sahneye şahit olmaması gerekiyordu. Cihan, Ömer’i apar topar kucağına alıp kapıya doğru yöneldi. "Ömer, aslanım, Dışarı çıkıyoruz!" diyerek çocuğu o kaosun ortasından, ağlamasına fırsat vermeden evden çıkardı.

Mira ise her şeye rağmen Ebru’yu bırakamıyordu. Kendi karnındaki canı, o kutsal emaneti tehlikede olmasına rağmen, en yakın arkadaşının bu haliyle tek başına kalmasına gönlü el vermedi. "Ebru, dur! Yalvarırım kendine zarar vereceksin!" diye haykırarak Ebru’nun üzerine doğru atıldı. Cam kırıklarının arasından geçip Ebru’nun titreyen omuzlarına sarılmaya çalıştı. Mira’nın bu fedakarlığı, odadaki en saf ama en tehlikeli anı yaratıyordu.

Köşede ise Melike Hanım vardı. Kendi ihanetinin, kendi sustuğu o kanlı sırrın kızını ne hale getirdiğini izlerken ruhu paramparça oluyordu. Pişmanlık, bir bıçak gibi boğazına dayanmıştı ama artık hiçbir söz Ebru’nun o yangınını söndürmeye yetmezdi. Melike Hanım, ellerini yüzüne kapatıp dizlerinin üzerine çökerken, kendi yarattığı bu enkazın altında kalmıştı.

Ebru, son bir güçle sehpanın üzerindeki o ağır objeyi yere fırlattığında nefesi kesildi. Ev bir harabeydi ama onun içindeki yangın asıl şimdi başlıyordu. Ateş’in yokluğu, bu yıkımı daha da derinleştirmişti.

.
.
.

Evin ağır dış kapısı sertçe açıldığında, içeri giren rüzgarla birlikte Ateş’in o tanıdık, baskın adımları duyuldu. Ama her zamanki sarsılmaz duruşu, salondaki harabeyi gördüğü an bir saniyeliğine tekledi. Kristal parçaları, devrilmiş sehpalar ve odanın ortasında, cam kırıklarının arasında diz çökmüş, hıçkırıkları iç çekişlere dönmüş bir Ebru...

Ateş, kimseye bakmadı. Ne köşede pişmanlıktan eriyen Melike Hanım’a, ne de Ebru’ya sarılmaya çalışan Mira’ya. Gözleri sadece karısının o perişan halindeydi. Ceketini bir kenara fırlatıp hızla cam kırıklarının arasından geçti. Ebru’nun dizlerinin dibine çöktüğünde, ellerinin ve kollarındaki küçük kesiklerin kanadığını gördü.

"Ebru..." dedi sesi, bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da sahipleniciydi.
Ebru, başını kaldırdığında Ateş’in o mühürlenmiş bakışlarını gördü ve sanki tüm dünyası o an durdu. Ateş, Ebru’yu incitmekten korkar gibi, sanki paha biçilemez bir porseleni tutar gibi kucağına aldı. Onu o cam tarlasının içinden çekip çıkarırken, Ebru başını Ateş’in göğsüne yasladı ve hıçkırıkları yeniden şiddetlendi.

Ateş, onu banyoya götürüp bir sandalyeye oturttu. Mira arkasından gelmek istese de Ateş, tek bir el hareketiyle "Yalnız bırakın bizi," der gibi kapıyı kapattı. İlk yardım çantasını çıkarıp Ebru’nun titreyen ellerini avuçlarının içine aldı.

Pansuman yaparken her bir dokunuşu, Ebru’nun ruhundaki yaraları sarmaya çalışır gibiydi. Alkol pamuğa değdiğinde Ebru’nun yüzü acıyla buruştu ama Ateş, onun ellerini bırakmadı. Küçük kesiklerin üzerine dudaklarını bastırıp geri çekildi.

"Geçti," dedi Ateş, sesi artık daha sert ve kararlıydı. "Kim sana bu acıyı yaşattıysa, bedelini ödeyecek Ebru. Ama şimdi buradayım. Bir daha asla o karanlığın içinde tek başına kalmayacaksın."

Ebru, Ateş’in gözlerindeki o sönmeyen ateşe baktığında ilk kez nefes alabildiğini hissetti. Yalanlar evi yıkmıştı ama Ateş, onun tek sığınağı olmaya devam ediyordu.

Banyonun kapısı dış dünyaya kapandığında, içeride sadece Ebru’nun kesik kesik solukları ve Ateş’in o güven veren varlığı kaldı. Ateş, ellerindeki son pansumanı da büyük bir titizlikle bitirdiğinde kenara koydu malzemeleri. Ama ellerini, Ebru’nun titreyen avuçlarından çekmedi.

Ebru, sanki ruhu çekilmiş gibi boşluğa bakarken, Ateş yavaşça ayağa kalkıp karısını da beraberinde kaldırdı. Onu incitmekten korkar gibi, pamuklara sarıp sarmalar gibi kollarının arasına aldı. Ebru’nun başı, Ateş’in o sarsılmaz göğsüne yaslandığında, genç kadın hıçkırıklarını artık tutamadı.

"Şşş... Tamam," dedi Ateş. Sesi, her zamanki o otoriter tondan uzak, sadece Ebru’nun duyabileceği bir şefkatle sarmalanmıştı. "Buradayım. Bir yere gitmiyorum. Kimsenin seni daha fazla yıkmasına izin vermeyeceğim."

Ateş, kollarını Ebru’nun beline daha sıkı doladı; onu adeta kendi bedeninin bir parçasıymış gibi içine çekmek istercesine sarıldı. Çenesini Ebru’nun saçlarının arasına yasladı, kokusunu içine çekti. Ebru’nun hıçkırıklarla sarsılan bedeni, Ateş’in o kaya gibi sağlam göğsünde yavaş yavaş sakinleşmeye başladı. O an, malikanenin dışındaki fırtına, annesinin ihaneti, Karan’ın kanlı sırrı... Hepsi silinip gitti. Sadece Ateş’in kalp atışları kaldı.

Ebru, kollarını Ateş’in boynuna dolayıp ona daha sıkı tutundu. Ateş, karısını kucağına alıp odaya doğru taşırken, Ebru artık biliyordu: Dünya üzerindeki tek gerçeği, boynuna mühürlendiği bu adamdı.

Ateş, Ebru’nun sarsılan bedenini kollarının arasına alıp onu yataklarına oturttuğunda, odanın dışındaki fırtına dinmek bilmiyordu. Ebru’nun hıçkırıkları yerini derin, titrek nefeslere bırakmıştı. Tam o sırada, kapının ardında çekingen ama ısrarlı küçük ayak sesleri duyuldu.

Kapı yavaşça aralandı. Cihan, kucağında gözleri ağlamaktan kızarmış küçük Ömer ile eşikte belirdi. Ömer, annesinin o darmadağın halini, odadaki o ağır kederi çocuk aklıyla hissetmiş gibi dudaklarını büzdü. "Anne..." diye fısıldadı, minik ellerini Ebru’ya doğru uzatarak.

Cihan, içeriye doğru ağır adımlarla yürüdü. Yüzünde, abisi Karan’ın işlediği o kanlı günahların, o kirli sırların ağırlığı vardı. Ebru’nun yüzüne bakmaya mecali yoktu; sanki Karan’ın sıktığı o kurşun kendi kalbine saplanmıştı. Ömer’i nazikçe Ebru’nun kucağına bıraktığında, başını suçlulukla önüne eğdi.

"Ebru..." dedi Cihan, sesi boğuk ve titreyerek. "Ben... Ben gerçekten çok özür dilerim. Keşke her şey farklı olsaydı."
Ebru, kucağına sığınan oğluna sıkıca sarılıp kokusunu içine çekerken, Cihan’ın o mahcup duruşuna baktı. İçindeki o büyük yangına rağmen adaleti elden bırakmadı. Cihan, bu yalanın bir parçası değildi; o sadece abisinin gölgesinde kalmış temiz bir ruhtu.

"Senin bir suçun yok Cihan," dedi Ebru, sesi yorgun ama netti. "Başını öne eğme. Bu utanç senin değil, o sırrı bir kefen gibi üzerimize örtenlerin."
Cihan, Ebru’nun bu asil sözleri karşısında yutkundu, gözlerindeki yaşa engel olamadı ve sessizce odadan çıktı. Ateş ise yatağın kenarına oturdu, bir kolunu Ebru’nun, diğerini ise aralarına sığınan Ömer’in üzerine doladı. O gece, yalanlar evi yıkmıştı ama bu üç kişilik sığınak, her zamankinden daha sağlamdı.

Odanın içindeki fırtına dinmiş, yerini ağır ve kederli bir sessizliğe bırakmıştı. Ebru, kucağında annesinin kokusuna sığınarak derin bir uykuya dalan Ömer’in saçlarını son bir kez okşadı. Parmakları, oğlunun ipeksi saçlarında asılı kaldı; bedeni artık bu ağır gerçeğin, bu devasa yıkımın yükünü taşıyamıyordu. Göz kapakları, sanki üzerine kurşun dökülmüş gibi ağırlaştı ve Ebru, hıçkırıkların yorgunluğuyla oracıkta, oğluna sarılı halde bitap düşerek derin bir karanlığa teslim oldu.

Ateş, yatağın kenarında, heykel gibi kıpırtısız oturuyordu. Bakışları, uykusunda bile kaşları hafifçe çatık olan karısının üzerindeydi. Ebru’nun o darmadağın hali, ellerindeki küçük pansumanlı kesikler ve yüzündeki o solgun ifade, Ateş’in kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu.

Normalde dünyayı karşısına alan o dev adam, şimdi küçücük bir korkunun pençesindeydi. "Ya ona bir şey olursa?" düşüncesi, zihninde zehirli bir sarmaşık gibi dolanıyordu. Ebru’nun bu ağır travmayı atlatamamasından, o güzel ruhunun bu ihanetle tamamen kararmasından ölesiye korkuyordu.

Gece ilerledikçe uykunun zerresi uğramadı Ateş’in gözlerine. Odanın loş ışığında, karısının ve oğlunun her nefes alışını saydı. Bir elini yavaşça Ebru’nun elinin üzerine koydu; onun sıcaklığını hissetmek, hala orada olduğunu, nefes aldığını bilmek tek tesellisiydi. Gözlerini bir an bile yummadı; sanki uyursa Ebru elinden kayıp gidecekmiş, bu yalanlar dünyası onu tamamen yutacakmış gibi tetikte bekledi.

Ateş için o gece sadece bir nöbet değil, sessiz bir yemindi. Ebru’yu bu enkazdan çıkaracak, ona yaşatılan her bir damla gözyaşının hesabını soracaktı. Ama şimdi, sadece karısının nefesini dinleyerek sabahın o soğuk ışıklarını beklemekten başka çaresi yoktu.

Gecenin en karanlık, en sessiz saatiydi. Ebru, zihnindeki o uğultulu seslerin arasından sıyrılarak yavaşça gözlerini araladı. Odanın loş ışığında ilk hissettiği şey, üzerine dağ gibi çöken o ağır keder değil, beline sıkıca dolanmış olan o tanıdık ve sıcak kolduydu. Ateş, bir an bile gözünü kırpmamış, karısının her nefesini bir nöbetçi gibi saymıştı.

Ebru, uykulu gözlerle başını hafifçe kaldırdığında, Ateş’in uykusuzluktan hafifçe kızarmış ama kararlı bakışlarıyla çarpıştı. Hiçbir şey söylemedi; sadece o güvenli limana, kocasının kollarının arasına biraz daha sokuldu. Ateş, Ebru’nun bu sığınma hamlesiyle derin bir nefes alıp, karısını göğsüne daha sert, daha sahiplenici bir şekilde çekti.

"Uyandın mı?" diye fısıldadı Ateş. Sesi, gecenin sessizliğini bozmaya kıyamazcasına boğuk ve şefkat doluydu.
Ebru cevap vermek yerine, yüzünü Ateş’in boynuna gömdü. Ateş, parmaklarını Ebru’nun saçlarının arasına daldırıp onu sakinleştirircesine okşadı. Ardından, Ebru yavaşça başını kaldırıp Ateş’in yüzüne baktığında, aralarındaki o çekim bir an için tüm acıları unutturdu.

Ateş, eğilip karısının alnına, sonra da dudaklarının kenarına minik, tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı. Bu öpücük bir arzudan ziyade, "Seni asla bırakmayacağım" diyen sessiz bir mühür gibiydi.

"Sana söz veriyorum Ebru," dedi Ateş, gözlerinin içine baka baka. "Sana bu acıyı yaşatan kim varsa, bu evin huzurunu kaçıran kim varsa... Hepsini o döktüğün her bir damla gözyaşında boğacağım. Bu yalanlar dünyasında tek gerçeğin ben olacağım. Bir daha asla korkarak uyanmayacaksın."

Ebru, Ateş’in bu sarsılmaz yeminiyle gözlerini yeniden kapattı. Kalbi hala yaralıydı ama bu kolların arasında iyileşeceğini biliyordu.

Gecenin sessizliği, odanın içinde asılı kalan o ağır kederi yavaş yavaş dağıtıyordu. Ebru, Ateş’in kolları arasında biraz daha sokuldu; başını kocasının boyun çukuruna yerleştirip gözlerini sıkıca kapattı. O an, dünyadaki tüm yalanlar, annesinin ihaneti ve babasının kanlı sırrı sanki odanın dışında kalmıştı.

Ebru, derin bir nefes alarak Ateş’in o kendine has, güven kokan kokusunu iliklerine kadar içine çekti. Bu koku, onun için sadece bir parfüm değil; çocukluğundan beri aradığı o huzurlu evin ta kendisiydi.

"Ateş..." diye fısıldadı Ebru, sesi yorgunluktan kısılmıştı. "Her şey bir yalanmış. Sevdiğim, güvendiğim o geçmişim... Hepsi birer illüzyonmuş. Şimdi aynaya baktığımda kim olduğumu bile bilmiyorum babamı öldürmüş."

Ateş, Ebru’nun bu savunmasız itirafıyla kalbinin sıkıştığını hissetti. Parmaklarını karısının saçlarının arasında usulca gezdirirken, çenesini onun başına yasladı. Sesi, gecenin karanlığında bir pusula gibi net ve sarsılmazdı.

"Geçmişin bir yalan olabilir Ebru," dedi Ateş, kararlılıkla. "Ama şu an, şu kollarımın arasında oluşun en büyük gerçek. Onlar senin dününü çaldılar ama yarınını benden çalamayacaklar. Sen sadece benim karım, oğlumun annesi değilsin... Sen benim mühürlenmiş kaderimsin. Kim olduğun sorusunun cevabı bende saklı."

Ebru, Ateş’in bu sözleriyle ilk kez kalbinin üzerindeki o devasa taşın hafiflediğini hissetti. Başını kaldırıp Ateş’in uykusuzluktan yorgun düşmüş ama aşkla parlayan gözlerine baktı. Elini yavaşça Ateş’in yüzünde gezdirdi, o sert çehresindeki yumuşaklığı sadece kendisi görebiliyordu.

"Sadece sen kal yanımda," diye mırıldandı Ebru. "Herkes gitse de, her şey yıkılsa da... Sadece senin kokun kalsın üzerimde."

Ateş, Ebru’nun bu teslimiyetiyle eğilip onun dudaklarına, acılarını dindirmek istercesine uzun ve şefkatli bir öpücük bıraktı. Bu öpücük, batan bir gemiden kurtulan iki ruhun birbirine tutunuşu gibiydi.

"Bir yere gitmiyorum," dedi Ateş, alnını Ebru’nun alnına yaslayarak. "Dünya yıkılsa, ben senin altında kalacağın o tavanı omuzlarımla tutarım. Sen sadece nefes al Ebru, gerisini bana bırak."

.
.
.
.

Sabahın ilk ışıkları malikanenin pencerelerinden sızarken, Ebru mutfakta kendine sade bir kahve koyuyordu. Gözlerinin altındaki hafif morluklar dışında, geceki o fırtınadan eser yoktu. Ama bakışları... Bakışları artık o eski sıcak Ebru’ya ait değildi.

Melike Hanım, kapı eşiğinde belirdi. Elleri titriyor, gözleri suçluluktan kan çanağına dönmüş bir halde kızına bakıyordu.
"Ebru..." dedi Melike Hanım, sesi bir yalvarış gibi titredi. "Yavrum, konuş benimle. Ne dersen de, bağır, çağır ama böyle bakma bana..."

Ebru, kahvesinden bir yudum aldı. Bakışları annesinin tam üzerinden geçti, sanki orada kanlı canlı bir insan değil de boş bir hava varmış gibi mutfak tezgahındaki bir ayrıntıya odaklandı. Melike Hanım yaklaştı, kızının eline dokunmak istedi ama Ebru, hiçbir tiksinti ya da öfke belirtisi göstermeden, sanki sadece yerini değiştiriyormuş gibi elini yavaşça çekti.

"Seni duyuyorum anne," dedi Ebru, sesi bir robot kadar duygusuz ve mesafeliydi. "Ama artık seni görmüyorum. Benim annem, o gece o telefon konuşmasını duyduğumda öldü. Şimdi karşımda duran kadın, sadece babamın katilinin bir suç ortağı."

Melike Hanım hıçkırıklara boğulup dizlerinin üzerine çöktü ama Ebru’nun yüzünde tek bir kas bile titremedi. Kahvesini alıp salona, Ateş’in yanına doğru yürüdü. Melike Hanım arkasından "Ebru!" diye feryat etse de, Ebru arkasına bile bakmadı.

✨️

✨️

✨️

Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen 💖✨️