20. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ19.BÖLÜM İSTANBUL
Bölümler 45Şu an: 19.BÖLÜM İSTANBUL
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zelal Hanım ve Cihan, Soykan Konağı’nın kapısından tam çıkmak üzereyken, dışarıda fren sesiyle karışık bir gürültü koptu. Karan, pişmanlığın ve öfkenin verdiği o delice cesaretle kapıya dayanmıştı. Ama onu karşılayan kişi kapıdaki korumalar değil, gözü dönmüş bir halde eve dönen Yiğit oldu.
Yiğit, arabadan iner inmez Karan’ı gördüğü an üzerine atıldı. Hiçbir uyarı, hiçbir kelime etmeden ilk yumruğu Karan’ın suratına indirdi. Karan, suçluluk duygusunun verdiği o ağır yükle elini bile kaldırmadı; sanki atılan her yumruğu, söylediği o zehirli sözlerin bedeliymiş gibi kabul ediyordu.
"Hangi yüzle buradasın ulan! Hangi yüzle!" diye kükredi Yiğit.
Yiğit’in birbiri ardına inen yumruklarıyla Karan yere yığıldı. Kaşı patlamış, dudağı yarılmıştı; yüzü saniyeler içinde darmadağın oldu. Yiğit, yerdeki Karan’ın yakasına yapışıp onu ayağa kaldırdı ve sırtını konağın taş duvarına çarptı.
"Kardeşime o lafı eden adamın dilini koparırım demiştim sana! Ölmek mi istiyorsun Karan? Ölmek mi!"
Zelal Hanım ve Cihan dışarı fırlayıp Yiğit’i tutmaya çalıştı ama Yiğit bir boğa gibi zapt edilemezdi. Tam o sırada, konağın avlu kapısı hızla açıldı. Ebru, yukarıdaki bağrışmaları duyup, o bitkin haline bakmadan aşağıya koşmuştu.
Ebru’nun çığlığı, Yiğit’in havada kalan yumruğunu dondurdu. Herkes durup kapıdaki o bembeyaz yüzlü, gözleri yaşlı ama dimdik duran kadına baktı. Ebru, nefes nefese aralarına girdi; Yiğit’in kolunu tutup onu geri çekmeye çalıştı.
"Bırak abi! Değmez! Kan dökerek temizleyemezsin bu pisliği!" dedi Ebru. Ardından darmadağın olmuş, yüzü kanlar içindeki Karan’a baktı. Gözlerinde ne acıma vardı ne de sevgi; sadece derin bir hayal kırıklığı.
Karan, kanlı ağzıyla fısıldadı: "Ebru... Özür dilerim... Öl de öleyim ama gitme..."
Ebru, Karan’ın bu haline bakarken yüzünü ekşitti. Elini Yiğit’in göğsüne koyup onu sakinleştirdi, sonra Karan’a döndü:
"Bana bak Karan Ateşoğlu! Abim seni bugün burada öldürse, benim içimdeki o soruyu silmez! Sen bugün sadece yumruk yemedin, sen bugün o soruyu sorduğun an kendi canını zaten verdin. Şimdi al bu darmadağın yüzünü ve git buradan! Eğer bir daha bu kapıya gelirsen, Yiğit’ten önce ben karşına çıkarım!"
Karan, Ebru’nun o buz gibi kararlılığı karşısında, yediği yumruklardan daha ağır bir darbe aldı. Yiğit, Ebru’nun hatırına geriye çekildi ama gözleriyle hala Karan’ı parçalıyordu.
Cihan, abisinin koluna girip onu yerden kaldırmaya çalıştı. Ebru ise arkasına bile bakmadan, Yiğit’in kolunu tutup onu konağın içine doğru çekti ve kapıyı Karan’ın yüzüne kapattı.
.
.
.
Soykan Konağı’nın avlusunda sabah serinliği varken, Ebru valizini yatağının üzerine koydu. Elleri titriyordu ama bakışları hiç olmadığı kadar kararlıydı. Mira kapı eşiğinde, gözyaşlarını mendiline silerek onu izliyordu.
"Gerçekten gidiyor musun Ebru? Bırakacak mısın buraları?" diye sordu Mira, sesi titreyerek.
Ebru, son hırkasını da valize yerleştirip fermuarı çekti. "Burası benim toprağım olamaz artık Mira. Bu topraklar benim namusuma dil uzatan adamın kokusuyla dolu. Ben bu bebeği, 'Acaba babam bana inanıyor mu?' diye düşünerek büyütmeyeceğim. İstanbul’da, annemin evinde, o eski günlerdeki gibi... Ama bu sefer tek başıma değil, canımla olacağım."
Yiğit içeri girdiğinde Ebru’yu valiziyle görünce duraksadı. "Ebru, gitmek çözüm mü kızım? Ben buradayım, arkandayım. Kimse sana bir laf edemez artık."
Ebru abisinin yanına gidip elini tuttu. "Abi, sen varsın biliyorum. Ama Karan da burada. Attığım her adımda onun pişmanlığını ya da öfkesini görmek istemiyorum. Üç aylık bu canı korumak istiyorsan, bırak gideyim. İstanbul bana nefes aldıracak."
Yiğit, kardeşinin gözlerindeki o sönmüş ışığı görünce itiraz edemedi. Sadece başını salladı. "Peki... Ben seni havaalanına götüreceğim. Ama şunu bil; Karan Ateşoğlu bu gidişi duyduğunda Mardin’i ayağa kaldıracaktır."
Fırtına Öncesi Sessizlik:
Ebru, konağın kapısından çıkmadan önce son kez Mardin’in o sarı, tozlu sokaklarına baktı. İçinde bir sızı vardı ama bu sızı aşktan değil, biten umutlardandı. "Bitti Karan," diye mırıldandı içinden. "Sen o soruyu sordun, ben ise cevabı bu gidişimle veriyorum."
.
.
.
Mardin’in o ağır, tozlu havası uçağın tekerlekleri yerden kesildiği an geride kalmıştı. Ebru, başını uçağın camına yaslamış, altından süzülüp giden o uçsuz bucaksız toprakları izlerken içinden bir devrin kapandığını biliyordu. Yanında, çocukluk arkadaşı, sığınağı ve dert ortağı Mira vardı.
Mira, Ebru’nun elini sımsıkı tutuyordu. "Geçti Ebru... O kabus orada kaldı. Bak, İstanbul bizi bekliyor. Beşiktaş’ın o mis gibi deniz kokusu, Galata’nın ışıkları... Her şeye yeniden başlayacağız," diye fısıldadı.
Ebru acı bir tebessümle karşılık verdi.
"İstanbul aynı İstanbul da, ben o eski Ebru değilim artık Mira. İçimde bir can, kalbimde koca bir yara ile dönüyorum."
Bölüm: İstanbul’un Gölgesindeki Avcı
İstanbul’a indiklerinde, o kalabalık ve gürültülü şehir onlara bir nebze de olsa özgürlük hissi vermişti. Ebru, annesinin eski evine yerleşmiş, Mira ise bir an bile yanından ayrılmamıştı. Günler birbirini kovalarken, her şey düzene giriyor gibiydi. Ebru, 3. ayın sonuna yaklaşırken bebeğinin sağlığına odaklanmış, Karan’ın telefonlarını engellemiş, Mardin’den gelen her türlü habere kulaklarını tıkamıştı.
İstanbul’un serin sabah rüzgarı, perdeleri hafifçe havalandırarak odanın içine sızıyordu. Ebru, Mardin’in o ağır, tozlu ve her köşesinde Karan’ın hatırasını barındıran havasından sonra bu yabancı kokuyu içine çekti. Burası ne konaktı ne de bir hapis; burası sadece özgürlüğün ama aynı zamanda yalnızlığın başladığı yerdi.
Ebru yavaşça yataktan doğruldu, elini gayriihtiyari karnına götürdü. "Buradayız..." diye fısıldadı bebeğine. "Sadece ikimiz ve Mira teyzen."
Mutfağın Kokusu ve Mira’nın Enerjisi:
Mutfaktan gelen tıkırtılar ve taze demlenmiş çay kokusu, evin içindeki o ilk gün sessizliğini dağıtıyordu. Mira, her zamanki gibi enerjisini toplamış, hayatın tüm zorluklarına inat sofrayı kurmaya başlamıştı. Ebru mutfağa girdiğinde, Mira elinde zeytin tabağıyla ona döndü ve kocaman gülümsedi.
"Günaydın anne adayı! Bak bakayım şu denize, şu havaya... İstanbul bile bizi karşılamak için güneşini açmış bugün!"
Ebru masanın kenarına oturdu, bakışları pencereden görünen Boğaz hattına takıldı. "Çok garip geliyor Mira. Kimse bize ne yapacağımızı söylemiyor, kimse kapıda nöbet tutmuyor..."
Mira, Ebru’nun elini sımsıcak tuttu. "Çünkü artık kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Bugün ne yapıyoruz biliyor musun? Önce bu güzel kahvaltıyı yapıyoruz, sonra çıkıp seninle ve küçük mucizeyle biraz yürüyoruz. Belki bebek dükkanlarına bakarız, ne dersin? Şöyle renkli renkli zıbınlar, minik patikler..."
Ebru’nun yüzünde ilk kez zoraki olmayan, incecik bir gülümseme belirdi. Karan’ın baskısından, Azad’ın karmaşasından ve konak entrikalarından uzakta; sadece iki kadın ve yeni bir hayatın umudu vardı masada.
"Olur..." dedi Ebru. "Patik bakalım. Mavisi çok güzel olur herhalde."
O an telefonunun ekranı masanın üzerinde parladı. Bilinmeyen bir numaraydı. İkisinin de bakışları bir an dondu. İstanbul sessizdi ama Mardin’in gölgesi hala peşlerindeydi.
.
.
.
