İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

14. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

13.BÖLÜM MUCİZE

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 13.BÖLÜM MUCİZE
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime · Okuduğun bölüm
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Ebru, nar sınavından galip çıkmanın verdiği o gururla Hacer Hanımağa’ya gülümsedi. Elleri narın kıpkırmızı suyuyla boyanmıştı; sanki bir zafer kazanmış gibi bakıyordu.
Ebru: "Müsadenizle Hacer Hanımağa, ellerimi temizleyip hemen döneyim," dedi ve vakur bir şekilde ayağa kalktı.
Tam o sırada, avlunun o ağır ve baharatlı havası bir anda üzerine çöktü. Kulaklarında ince bir çınlama başladı, etraftaki kadınların fısıltıları uğultuya dönüştü. Ebru bir adım attı ama zemin ayağının altından kayıyormuş gibi hissetti.

Zelal Hanım: (Endişeyle) "Ebru? Kızım, rengin mi uçtu senin?"
Ebru cevap vermek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Göz kapakları ağırlaştı, etrafındaki renkler birbirine karıştı. Elini yanındaki masaya dayamak istedi ama boşluğa geldi.
Melike Anne: (Çığlık atarak) "EBRU! KUZUM!"
Ebru, herkesin dehşet dolu bakışları arasında, o ağır bindallısının içinde bir kuğu gibi yere süzüldü. Başındaki altın işlemeli duvak yere serilirken, bilinci tamamen kapandı.
Avluda Büyük Panik ve "O" Fısıltı
Konak avlusu bir anda mahşer yerine döndü. Zelal Hanım ve Melike Anne feryat ederek Ebru’nun yanına diz çöktüler. O sırada revaklarda onları izleyen Karan, Ebru’nun yere düştüğünü gördüğü an yerinden fırladı. Merdivenleri üçer beşer atlayarak, töre möre dinlemeden kadınlar sofrasının tam ortasına daldı.
Karan: (Kükreyerek) "EBRU! Çekilin! Açın önümü!"

Karan, Ebru’yu bir tüy gibi kucağına aldı. Yüzü bembeyazdı, dişlerini sıkarak Ebru’nun nabzını kontrol ediyordu. O sırada sofradaki kadınlar arasında, Hacer Hanımağa’nın o keskin sesi duyuldu.
Hacer Hanımağa: (Yüzünde bilmiş bir gülümsemeyle yanındakine fısıldadı) "Nar bereketiyle geldi dedik ya... Bakın hele, bu baygınlık öyle sıradan bir baygınlık değil. Bu gelin, karnında bir aslan taşıyor da haberimiz mi yok?"
Bu cümle, bir saniyede tüm sofraya yayıldı.
"Gelin hamile mi?"
"Ateşoğlu’nun varisi mi geliyor?"
"Baksanıza, Karan Ağa nasıl da titriyor üstüne..."

Karan, Ebru’yu odaya çıkarıp yatağa yatırdı. Yiğit ve Cihan da kapıda belirdi. Zelal Hanım ve Melike Anne ise içeride, Ebru’nun alnına kolonya sürüyorlardı. Ebru yavaş yavaş gözlerini araladığında karşısında Karan’ın o korku dolu ama bir o kadar da öfkeli bakışlarını gördü.

Ebru yukarıda Karan’ın kollarında kendine gelmeye çalışırken, aşağıda Hacer Hanımağa’nın etrafında toplanan bir grup kadın, bıyık altından gülerek dedikodu kazanını kaynatmaya başladı. Özellikle Ateşoğlu ailesine uzaktan akraba olan ve gözü hep o konakta olan Sultan Yenge, zehrini akıtmak için fırsat kolluyordu.
Sultan Yenge: (Sesini alçaltarak yanındakine fısıldar) "Bak hele bak... Bayıldıymış! Şehirli kızı işte, bir narı parçaladı diye tansiyonu düştü. Hem ne malum hamile olduğu? Belki de Karan Ağa’yı bağlamak için uyduruyorlar bu yalanı."
Hacer Hanımağa: (Gözlerini kısarak yukarıdaki odaya bakar) "Zelal’in gözlerindeki telaşı gördüm Sultan. Eğer o bebek gerçekse, Mardin bayram eder. Ama eğer bizi kandırıyorlarsa... Ateşoğlu’nun şanı o avluda yerle bir olur. Yarın ebe kadını getirdiğimde her şey dökülür ortaya."

İçeride ise Karan, Ebru’nun başucunda bir aslan gibi bekliyordu. Yiğit dışarıdaki uğultuyu susturmak için aşağı inmişti ama odadaki hava ağırdı.
Ebru: (Elimi karnına koyarak, Karan'a bakar) "Karan... Herkes bana 'mucize' gibi bakıyor. Ama aşağıda beni sevmeyenlerin, açığımı arayanların bakışlarını hissettim. Sultan Yenge’nin gözleri... Sanki karnımın içini görüyor gibiydi."

Karan: (Ebru’nun elini tutup dudaklarına götürür) "Bırak baksınlar Ebru. Onların zehri bizim aşkımıza işlemez. Ama haklısın, dışarıda bu haberi kutlayanlar kadar, düşmesini bekleyenler de var."
Melike Anne: (Kapıyı kilitleyip yanlarına gelir) "Zelal Hanım’la konuştuk. Yarın o ebe buraya gelirse bittik demektir. O kadın Mardin’in en kurduydu, tek bir dokunuşla anlar her şeyi. Bir yolunu bulmalıyız!"

Tam o sırada, konak kapısının önünde bir araba acı bir frenle durdu. Kapıdaki korumalar hareketlendi. İçeri giren kişi, Karan’ın yıllardır görmediği, Avrupa’da tıp okuyan kuzeni Azad’dı. Azad, ailenin "modern" yüzüydü ama gelişi bu krizin ortasında ya büyük bir şans ya da en büyük felaket olacaktı.
Azad: (Avluda bağırarak) "Nerede o müstakbel baba? Karan! Duydum ki bir varis geliyormuş, tebrik etmeye geldim!"
Karan pencereden aşağı bakınca küfretti.
Karan: "İşte şimdi tam oldu... Azad geldi. Hem doktor, hem de her şeyi sorgulayan cinsten. Eğer o ebe kadının yanına Azad da girerse, bu yalanı yutmazlar!"

Ebru yukarıda Karan’ın kollarında dinlenirken, aşağıda avlu boşalmış ama dedikodusu kalmıştı. Sofrada kalan son tabakları toplayan Sultan Yenge, yanındaki diğer eltisine eğilip fısıldadı. Sultan, yıllardır Karan’ın meşru bir varisi olmasın da kendi oğullarına yol açılsın diye bekleyen, içten içe pazarlıklı bir kadındı.
Sultan Yenge: "Gördün mü Zelal’in halini? Gelin bayılınca ölüp ölüp dirildi. Niye? Çünkü bu işin içinde bir bit yeniği var. Şehirli kız, baygınlık numarasıyla Karan’ı avucuna aldı. Hele bak, narı bile nasıl kurnazlıkla patlattı... Yarın Hacer’in ebesi gelsin, o zaman göreceğiz hamile mi yoksa 'hayal mi' görüyorlar!"
Küçük Elti: "Aman abla, Karan Ağa duyarsa dilimizi koparır. Bak nasıl titriyor kızın üstüne."
Sultan Yenge: "Titreyecek tabii, saf çocuk! Ama ben o kızın gözünde hamile feri görmedim. Bir fırsatını bulup odasına girmeli, ne ilaç içiyor, ne dolap çeviriyor bakmalı."

.
.
.

İçeride Karan, pencerenin önünde kollarını kavuşturmuş, karanlık Mardin sokaklarına bakıyordu. Ebru yatakta hafifçe doğruldu, yüzü hala solgundu.
Ebru: "Karan... Aşağıdaki zılgıt seslerini duyunca kendimi çok kötü hissettim. İnsanlar bir yalanı kutluyor. Ve Sultan Yenge’nin o bakışları... Sanki bayıldığımda 'Hadi oradan' der gibi bakıyordu bana."

Karan yatağın kenarına gelip oturdu, Ebru’nun ellerini tuttu.
Karan: "Sultan Yenge ve onun gibiler hep olacak Ebru. Onlar bereketi değil, kusuru beklerler. Ama yarın o ebe kadın buraya gelirse, Sultan’ın eline en büyük kozu vermiş oluruz. O kadını bu odaya sokmamamız lazım."
Yiğit: (Kapıyı sertçe açıp içeri girer) "Hacer Hanımağa’yı ikna edemedim. 'Gelenek budur, gelin bayıldıysa ebe bakacak' diyor. Eğer engellersek bu sefer 'Sakladıkları bir şey mi var?' diyecekler."
Zelal Hanım’ın Kurnazlığı
O sırada Zelal Hanım içeri dalar. Yüzünde muzip ama tehlikeli bir gülümseme vardır.

Zelal Hanım: "Madem ebe gelecek, biz de o ebeyi kendi silahıyla vururuz! Melike Hanım, hani senin o Antalya’dan getirdiğin ağır bitki çayları vardı ya... İnsanın midesini alt üst eden ama zarar vermeyenlerden. Ebru’ya ondan içireceğiz."
Ebru: "Neden Zelal Hanım?"
Zelal Hanım: "Ebe geldiğinde sen gerçekten 'bulanıyor' olacaksın kızım! Kadın odaya girdiğinde sen banyodan çıkamayacaksın. O halini görünce 'Tamam, bu kızın midesi ağzında, hamileliği tescilli' deyip raporu verecek. Sultan ve takımı da ağzının payını alacak!"

Yiğit ve anneler odadan çıkınca, Karan kapıyı kilitledi. Işıkları söndürdü, sadece başucundaki küçük lamba yanıyordu. Ebru’ya yaklaştı, sesindeki o sertlik gitmiş, yerine hüzünlü bir tutku gelmişti.
Karan: "Biliyor musun Ebru? Bazen keşke bu yalan gerçek olsaydı diyorum. O zaman bu kadar korkmazdık. O zaman bu yatağa girdiğimizde sadece birbirimizi değil, 'bizi' de düşünürdük."
Ebru, Karan’ın göğsüne yaslandı. "Belki de gerçek olmasını istediğimiz için bu kadar batıyoruz bu yalanın içine Karan"

Gece yarısı... Ateşoğlu Konağı’nın o taş duvarları gıcırdarken, herkes yarın sabahki "ebe tiyatrosuna" hazırlanıyordu. Zelal Hanım’ın hazırladığı o meşhur bulantı çayı, gümüş bir tepside, Ebru’nun başucunda soğumaya bırakılmıştı. Karan, "Ebru, iç şu çaydan biraz ki sabah ebe gelince inandırıcı olsun," demişti.
Ama Ebru o çaya hiç dokunmadı. Dokunmasına gerek de kalmadı...
Saat 03:00
Karan, yatağın kenarında hafif bir kıpırtıyla uyandı. Ebru yanında yoktu. Banyonun kapısının altından sızan ince ışığı ve ardından gelen o boğuk öğürme sesini duydu. Karan hemen yerinden fırladı, kapıya vurdu.
Karan: "Ebru? İyi misin? Daha çayı içmemiştin, ne bu acele? Rol yapmaya şimdiden mi başladın yoksa?"
Ebru, yüzü bembeyaz, alnı ter içinde banyodan çıktı. Titreyen elleriyle kapı eşiğine tutundu. Gözleri yaşarmıştı.
Ebru: (Sesi titreyerek) "Karan... Ben çayı içmedim. Hiç dokunmadım bile..."
Karan: (Şaşkınlıkla gülümseyerek) "E güzelim, o zaman bu neyin nesi? Psikolojik herhalde. O kadar çok 'hamileyim' dedin ki, beynin midene oyun oynuyor."

Ebru cevap veremedi, tekrar banyoya koştu. Karan kapının önünde durup ensesini kaşıdı. İçinden, "Vay be, Ebru ne yetenekliymiş, kendini bile inandırdı," diye geçirdi. Bilmiyordu ki, doğa yalan sevmezdi; sadece gerçeği beklerdi.

Sabah ezanıyla birlikte konak kapısı çalındı. Hacer Hanımağa, yanında meşhur Ebe Hatice ve arkasında sinsice sırıtan Sultan Yenge ile avluya daldı. Zelal Hanım ve Melike Anne, gece boyu hazırladıkları senaryoyu oynamak için aşağı indiler.
Sultan Yenge: "Hayırlı sabahlar Zelal Abla! Bakalım gelinimiz nasıl? Gece rahat uyudu mu, yoksa 'yalanlar' uykusunu mu böldü?"
Zelal Hanım: (Duruşunu bozmadan) "Çok şükür Sultan, gelinimiz gayet iyi... Yani biraz 'bulanıyor' ama olsun, aslan taşıyor dedik ya!"
Tam o sırada yukarıdan Ebru’nun acı dolu bir iniltisi ve ardından gelen o hıçkırıklı bulantı sesi tüm avluda yankılandı. Zelal Hanım ve Melike Anne birbirlerine bakıp göz kırptılar; "Aferin Ebru, ne güzel rol yapıyor!" diye düşündüler.
Muayene Odası: Kim Kimi Kandırıyor?
Ebe Hatice, Ebru’nun odasına girdi. Karan, töre gereği dışarıda, Yiğit ve Sultan Yenge ile bekliyordu. İçeride sadece Zelal Hanım, Melike Anne ve Ebe vardı. Ebru yatakta bitkin yatıyordu.

Ebe Hatice: "Bakalım hele... Elini çek kızım karnından. Zelal, bu kızın yüzü sapsarı, bu öyle numara yapılacak bir renk değil."
Zelal Hanım: (Kısık sesle Melike’ye) "Gördün mü Melike? Bizim kız kendini nasıl vermiş role, rengi bile attı!"
Ebe Hatice, tecrübeli elleriyle Ebru’nun karnına dokundu. Nabzını kontrol etti.
Gözlerini kapattı, derin derin nefes aldı. Zelal Hanım fısıldayarak ebeye yaklaştı:
Zelal Hanım: "Hatice Abla, bak dışarıda Sultan bekliyor... Ne gerekiyorsa söyle, hani biliyorsun ya mevzuyu..."
Ebe Hatice aniden gözlerini açtı. Zelal Hanım’a sert bir bakış attı. Sonra Ebru’nun gözlerinin içine baktı.
Ebe Hatice: "Zelal... Sen neyin mevzusundan bahsediyorsun bilmem ama... Bu kızın karnındaki nabız, iki canın nabzıdır. Bu öyle bitki çayıyla, numarayla olacak iş değil."
Zelal Hanım ve Melike Anne’nin yüzündeki o "oyun arkadaşı" gülümsemesi bir anda dondu.
Zelal Hanım: "Abla... Ne diyorsun sen? Şaka yapma şimdi..."
Ebe Hatice: (Ayağa kalkarak, vakur bir sesle) "Ne şakası Zelal? Bu kız gerçekten hamile. Hem de bir süredir... Siz kimi kandırdığınızı sanıyordunuz bilmiyorum ama, Allah sizi çoktan bir mucizeyle müjdelemiş!"

Ebru yatakta doğruldu, eli gayriihtiyari karnına gitti. Karan dışarıda, Sultan Yenge’ye zafer kazanmış gibi bakarken kapı açıldı. Ebe Hatice dışarı çıktı, Hacer Hanımağa’ya döndü:
Ebe Hatice: "Hacer Hanım, müjdeler olsun! Ateşoğlu’nun aslanı yola çıkmış, hem de kök salmış! Gelinin durumu tescillidir."
Karan şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. "Ebru ne ara bu kadar inandırıcı oldu?" diye düşünürken, içeriden Zelal Hanım’ın narasını duydu:
Zelal Hanım: "KARAAN! OĞLUUUM! KOŞ! GERÇEKMİŞ OĞLUMM GERÇEKMİŞ!"

Ebe Hatice odadan vakur adımlarla çıkıp "Müjdeler olsun!" dediği an, koridorda bir bayram havası koptu. Yiğit, Karan’ın omzuna öyle bir yumruk attı ki Karan sarsıldı. Sultan Yenge’nin suratı, sanki üzerine bir kova kireç dökülmüş gibi bembeyaz oldu; hırsından tırnaklarını avucuna geçirdi.
Karan: (Kendi kendine fısıldayarak) "Vay be Ebru... Ebeyi bile nasıl ikna ettin helal olsun."
Karan, odadaki o "büyük tiyatrocuyu" tebrik etmek, belki de gizlice gülüşmek için içeri daldı. Kapıyı arkasından sertçe kapattı. İçeride Zelal Hanım sevinçten zılgıt çekiyor, Melike Anne ise şaşkınlıktan seccadesine sarılmış ağlıyordu.
Ama yatakta oturan Ebru... Ebru’nun hali bambaşkaydı.
"Karan... Ben Rol Yapmadım"
Ebru’nun elleri hala karnındaydı. Gözleri bir noktaya dikilmiş, sanki ruhu bedeninden çekilmiş gibi bakıyordu. Karan, büyük bir neşeyle yatağın kenarına ilişti.

Karan: (Kısık sesle, gülerek) "Ebru! ne yaptın kadına? Ne dedin de 'gerçek' diye yemin ettirdin? Zelal Ana’nın çayını içmeden bu kadar mide bulantısı... Oscarlık oyuncuymuşsun da haberimiz yokmuş!"
Ebru yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o derin, ıslak ve titreyen bakışı görünce Karan’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu.

Ebru: "Karan... Ben bir şey yapmadım."
Karan: "Anlamadım? Yani ebe kadın yalan mı söylüyor? Bizim tarafa mı geçti?"
Ebru: (Hıçkırarak) "Karan... Ben o çaya dokunmadım bile. Ebe Hatice karnıma dokunduğunda... 'Nabız atıyor' dedi. 'İki can var burada' dedi. Karan, ben gerçekten bulanıyorum. Ben gerçekten... kendimde değilim."

Odadaki Zelal Hanım ve Melike Anne bir an sustular. Karan, sanki biri göğsüne balyozla vurmuş gibi kalakaldı. Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Karan, Ebru’nun titreyen ellerini tuttu.
Karan: "Ebru... Sen ne diyorsun? Biz... Biz sadece bir gece... Yani..."
Ebru: "Demek ki o gece Karan... Demek ki o bir gece, bizim bütün yalanlarımızı gerçeğe çevirmeye yetmiş. Biz herkese yalan söylerken, meğer kendimize de yalan söylüyormuşuz. İçimde... İçimde gerçekten bir şey var Karan. Ben hissediyorum!"

Karan, elini Ebru’nun karnına koydu. O an, sanki parmak uçlarından kalbine bir elektrik akımı geçti. Gözleri doldu. Az önce "Ebeyi nasıl kandırdın?" diye gülen o sert Ağa, şimdi bir çocuk gibi titriyordu.
Karan: (Fısıldayarak) "Gerçek mi? Yani şimdi... Sen... Bizim bebeğimiz mi?"
Zelal Hanım: (Dizlerine vurarak) "Labbeyk! Allah’ım sen ne büyüksün! Biz yalanla yuva kurduk sandık, sen yuvamıza bereketi çoktan koymuşsun! Karan! Baba oluyorsun aslanım, sahtesi değil, gerçeği!"

Kapının hemen arkasında, kulağını ahşaba dayamış olan Sultan Yenge, içerideki "Gerçekmiş!" nidasını duyduğunda sarsıldı. Dişlerini gıcırdattı.
Sultan Yenge: (Kendi kendine) "Gerçek ha? Gerçek olsa ne yazar... O bebek o konakta doğana kadar neler olur neler. Madem gerçek bir varis geliyor, o zaman oyunun kuralları şimdi değişiyor Ateşoğlu!"
Sultan, hışımla avludan çıkarken, Ebru ve Karan içeride birbirlerine sarılmış, bu muazzam mucizenin şokuyla ağlıyorlardı. Artık kaçacak bir yalanları yoktu; çünkü yalan, hayatın ta kendisi olmuştu.