43. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ42.BÖLÜM TERS KÖŞE
Bölümler 45Şu an: 42.BÖLÜM TERS KÖŞE
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime · Okuduğun bölüm
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru, masadaki gerilimi ve Ateş’in elindeki kadehi her an kıracakmış gibi sıkışını keyifle izledi. Garsonun getirdiği tatlıdan küçük, zarif bir lokma aldı.
Dudaklarındaki o iddialı kırmızı ruj, beyaz elbisesiyle birleşince restorandaki tüm ışıklar sanki sadece onun üzerinde toplanmıştı. Cihan’ın "Benim karım söz dinliyor" temalı şovu devam ederken, Ebru yavaşça Ateş’e doğru eğildi.
Ateş, dişlerini sıkarak yan masaya "bakma" uyarısı gönderen bir bakış atarken, Ebru’nun kendine yaklaştığını hissetti. Ebru, bir elini Ateş’in ensesine koydu, parmaklarını o sertleşmiş saç diplerinde hafifçe gezdirdi. Ateş, bu temasla bir an duraksadı; bakışları Ebru’nun dudaklarına indi.
"Çok gerginsin ateş..." diye fısıldadı Ebru, sesi sadece Ateş’in duyabileceği kadar alçak ama bir o kadar yakıcıydı.
"Sakinleşmen için ne yapmam gerekiyor?"
Ateş tam cevap verecekken, Ebru yaklaşabildiği kadar yaklaştı ve dudaklarını Ateş’in yanağına, tam elmacık kemiğinin üzerine bastırdı. Yumuşak ve ıslak bir öpücük bıraktı oraya. Geri çekildiğinde, Ateş’in o sert, karizmatik çehresinde kırmızı bir ruj izi mühür gibi parlıyordu.
Cihan, ateşin yanağındaki o kırmızı izi görünce kahkahayı bastı. "Ooo abi! Otorite diyorduk, mühür yedik galiba? Yalnız o kırmızı, senin o 'sinirli' suratında pek bir manidar durdu!"
Ateş, yanağındaki o sıcaklığı ve dudak izini hissettiğinde, dünyayla bağı koptu. Kıskançlıktan patlamak üzere olan adam, Ebru’nun bu hamlesiyle resmen "teslim bayrağını" çekti ama bu sakin bir teslimiyet değildi. Gözleri koyulaştı, bakışları Ebru’nun dudaklarına çakılı kaldı.
"Beni sakinleştirdiğini mi sanıyorsun Ebru? Şu an bu restorandaki herkesi dışarı atıp, o dudakların hesabını sormamak için kendimi nasıl tutuyorum, haberin var mı?"
Ebru, hiçbir şey olmamış gibi çileğinden bir parça daha aldı. "Afiyet olsun hayatım," dedi, göz kırparak.
Ateş yanağındaki o sıcak öpücüğün etkisiyle kalakalmışken, Ebru parmak uçlarını yavaşça onun yanağına çıkardı. Ruj izini silmek yerine, nazikçe tenine dağıttı. Kırmızı leke şimdi Ateş’in elmacık kemiğinde daha yayılmış, sanki az önce büyük bir tutkunun ortasından çıkmış gibi hırslı bir görüntüye bürünmüştü.
Tam o sırada Mira, Cihan’ın darlamalarından ve üzerine zorla sardığı şalın sıcaklığından bunalarak bir hışımla şalı çözdü. "Yeter Cihan! Piştim diyorum sana!" diyerek şalı omuzlarından attı. O askılı, dekolteli elbisesiyle derin bir nefes aldı.
Cihan tam ağzını açıp "Mira o şal geri gelecek!" diyecekken, Mira hızlı bir hamleyle şalı Cihan’ın boynuna doladı ve uçlarını sıkıca düğümledi. "Al, madem çok sevdin sen giy!"
Cihan, boynuna düğümlenmiş kalın şalla, restoranda maskot gibi kalakalmıştı. Az önceki "Benim karım söz dinler" havası, boynundaki pembe şalla birlikte yerle bir olmuştu.
Ateş, yanağındaki o dağılmış kırmızı ruj iziyle, bıyık altından gülerek Cihan’a doğru eğildi. Az önceki yenilgisinin acısını çıkarma sırası ondaydı.
"Cihan..." dedi Ateş, sesi keyif dolu bir tınıyla. "Hayırdır koçum? Az önce otoriteden bahsediyordun, şimdi karının şalıyla boyun bağı yapmışsın. Otorite dediğin böyle bir şey miydi?"
Ateş kadehini havaya kaldırıp Cihan’ın boynundaki şala baktı. "Yalnız şalın rengi tenine çok gitmiş, karizmana yeni bir soluk getirmişsin. Bak benim karıma..."
Ateş, Ebru’nun elini tutup herkesin göreceği şekilde öptü. "Bana mühür vuruyor, senin karın ise seni paketleyip kenara koyuyor. Aradaki farkı anladın mı aslanım?"
Cihan, boynundaki şalı çözmeye çalışırken Mira’ya "Aşk olsun Mira, ateşin diline düşürdün beni!" diye fısıldadı.
Masadaki o gergin kıskançlık havası, Ebru ve Mira’nın bu ortak operasyonuyla yerini kahkahalara ve Ateş’in o karanlık ama keyifli zaferine bırakmıştı.
Cihan, boynuna dolanan şalla Ateş’in diline düşmenin verdiği hırsla dişlerini gıcırdattı. "Gül bakalım ateş , gül... Son gülen iyi güler demişler!" diyerek boynundaki şalı tek bir hamlede çözdü.
Ebru, karşısında boynunda pembe şalla duran Cihan’ın o trajikomik haline bakıp kahkahalarla gülerken, Cihan ayağa fırladı. "Ebru , sen de ateşe uydun ya, aşk olsun!"
Cihan, elindeki geniş şalı bir hamleyle Ebru’nun omuzlarına doladı ve sanki bir paket bağlıyormuş gibi sıkıca göğüs hizasında birleştirdi. Ebru, o bembeyaz ve iddialı elbisesinin üzerine bir anda bürünen bu pembe şalla kalakaldı.
Normalde itiraz etmesi beklenirdi ama Cihan’ın o çocuksu intikam hırsı ve masadaki o samimi hava hoşuna gitmişti; bu sefer sesini çıkarmadı, sadece kıkırdayarak Ateş’e baktı.
Ateş, Ebru’nun şalın içinde paketlenmiş halini görünce bıyık altından gülmesini durduramadı. Az önce Ebru’ya "kapat" diyen kendisiydi ama şimdi Cihan bunu "zorla" yapınca işin rengi değişmişti.
"Cihan, yengeni paket servise mi hazırlıyorsun koçum?" dedi Ateş, sesindeki keyifli tonla.
Cihan, zafer kazanmış bir komutan gibi yerine oturdu. "Valla abi, madem sen sözünü geçiremiyorsun, kardeşin devreye girer. Bak, ne güzel oldu yengem; hem korunaklı hem de dekoltesiz. Şimdi rahat rahat yemeğini yiyebilirsin."
Mira, Cihan’ın bu haline bakıp kafasını salladı. "Cihan, sen iflah olmazsın." Ebru ise şalın içinden Ateş’e göz kırptı, sanki "Şimdilik böyle olsun ama eve gidince görüşeceğiz" der gibiydi.
Ateş, Ebru’nun şalın üzerinden açıkta kalan omuz başını okşadı. Masadaki o yüksek tansiyon, yerini ailenin o sarsılmaz ve eğlenceli bağına bırakmıştı. Dışarıdan bakanlar için onlar korkutucu bir aile olabilirdi ama o masada, birbirlerini "şallarla" ve "ruj izleriyle" dize getiren dört insan vardı.
Ebru, arabanın camını hafifçe aralayıp içeri dolan gece rüzgarıyla saçlarını savurdu. Şalını omuzlarına daha bir keyifle sardı. "Valla Ateş, şal pembe falan ama cidden sıcak tutuyormuş. Cihan, sağ ol canım, yengen bu gece üşümeyecek."
Ateş, hızla malikanenin bahçesine girerken aynadan Ebru’nun o gülen gözlerine hapsoldu. "Üşümeyeceksin Ebru... Ama o şalın ve o beyaz elbisenin içinde bu gece ne kadar terleyeceksin, onu eve girince konuşacağız," diye fısıldadı sadece Ebru’nun duyabileceği bir tonda.
Araba malikanenin önünde durduğunda, dördü de hala gülmekten nefes nefese kalmıştı. Aylardır süren o ağır savaşın, Karan gölgesinin ve silah seslerinin ardından; bir şal ve bir ruj izi yüzünden edilen bu kavga, onlara gerçekten "yaşadıklarını" hissettirmişti.
Cihan arabadan inerken hala dalga geçiyordu: "ateş , eve girince aynaya bakmayı unutma! O ruj iziyle Ömer seni 'boyanmış' sanmasın!"
Eve girdiklerinde malikane derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ömer çoktan rüyalar alemine dalmış, ev halkı odalarına çekilmişti. Cihan ve Mira da kendi kanatlarına geçtikten sonra, Ateş ve Ebru odalarına çıktılar. Ebru, pembe şalını yatağın üzerine bırakıp tam beyaz elbisesinin fermuarına uzanmıştı ki, kasıklarına giren ani bir sızıyla yüzünü buruşturup yatağın kenarına tutundu.
"Ah..." diye bir inilti döküldü dudaklarından.
Ateş, üzerindeki ceketi fırlatıp saniyeler içinde Ebru’nun yanında bitti. Yüzündeki o sert ifade bir anda yerini derin bir endişeye ama bir o kadar da "ben biliyordum" tavrına bıraktı.
"Ebru! Ne oldu? Neren ağrıyor?" diyerek onu yavaşça yatağa yatırdı. Ebru elini karnına koyup derin nefesler alırken, Ateş ellerini dizlerine vurup oda içinde dönmeye başladı. "Ben sana dedim! O incecik elbiseyle, o kadar dekolteyle dışarı çıkarsan olacağı bu! Soğuk yedin tabii... Ben sana şal dedim, ceket dedim, sen nispet yapar gibi saç savurdun!"
Ebru, sancının arasından hafifçe gülümsedi. "Ateş... Hemen felaket senaryosu yazma, sadece küçük bir kramp herhalde."
"Ne krampı Ebru? Cihan o şalı dolayana kadar dondu çocuk içeride!" Ateş bir yandan söyleniyor, bir yandan da Ebru’nun ayaklarını battaniyeyle sıkıca örtüp ona sıcak su torbası hazırlamaya çalışıyordu. "Bir Arslanoğlu sözü dinlense zaten şaşarım!"
Ateş’in o panik hali ve "soğuktan oldu" dırdırları eşliğinde geçen yarım saatin ardından, Ebru’nun sancısı tamamen kesildi. Sıcak bitki çayı ve Ateş’in Ebru’nun karnını nazikçe ovması işe yaramıştı. Ebru, yastığa iyice gömülüp rahatlamış bir ifadeyle Ateş’e baktı.
Ateş, hala biraz kaşları çatık bir halde Ebru’nun yanına uzandı. "Daha iyisin değil mi? Bir daha o elbiseyi dolaba kilitliyorum, haberin olsun. Hamile hamile beni delirtmekte üstüne yok."
Ebru, Ateş’in yanağındaki o hala silinmemiş, dağılmış kırmızı ruj izine elini koydu. "İyiyim sevgilim... Hem bak, sen haklı çıktın ya, artık rahatlamışsındır."
Ateş, Ebru’nun elini tutup öptü ve göğsüne çekti. "Ben haklı çıkmak değil, sizin iyi olmanızı istiyorum. Ama yine de... Ben demiştim."
Ebru kahkahayı bastı, Ateş de dayanamayıp ona katıldı. Gece, omuzlarındaki yorgunluk ve tatlı darlamalarla birlikte huzur içinde kapandı.
Sancının geçmesiyle odadaki o telaşlı hava yerini mum ışığının yumuşaklığına ve gece kuşlarının sesine bırakmıştı. Ateş, Ebru’nun yanına iyice sokuldu, bir elini onun karnına, diğer elini ise yüzüne yerleştirdi. Az önceki o dırdırcı, "ben demiştim" diyen adam gitmiş; yerine gözlerinde sonsuz bir aşk ve sadakat taşıyan o dev adam gelmişti.
"Seni böyle nefessiz kalırken görmeye dayanamıyorum Ebru," dedi Ateş, sesi bir itiraf gibi döküldü dudaklarından. "Sanki o sızı senin karnına değil, benim kalbime giriyor. Seni korumaya çalışırken bazen seni boğduğumu biliyorum ama..."
Ebru, parmaklarını Ateş’in sakallarında gezdirdi. "Beni boğmuyorsun Ateş. Bana bir dünya kuruyorsun. Karan’ın yıktığı o harabelerden beni çıkarıp, bu sıcak yuvaya getiren sensin. Senin o 'kıskançlıkların' bile bana aslında ne kadar değerli olduğumu hatırlatıyor."
Ebru hafifçe doğrulup Ateş’in gözlerinin tam içine baktı. "Ben artık sadece kendim için değil, senin için ve çocuklarımız için güçlüyüm. Arslanoğlu soyadını sadece nüfusta değil, kalbimde taşıyorum."
Ateş, Ebru’nun bu sözleri üzerine daha fazla dayanamadı. Elini Ebru’nun ensesine atıp onu kendine doğru çekti. İlk başta nazik, sanki kırılacak bir mücevhere dokunuyormuş gibi başlayan öpücük; saniyeler içinde ayların özlemini, çekilen acıları ve birbirlerine olan o sarsılmaz tutkuyu içine alarak derinleşti.
Ebru, ellerini Ateş’in omuzlarına kenetledi. O bembeyaz elbisenin askıları Ateş’in parmakları arasında birer engel olmaktan çıktı. Ateş, öpücüğün arasında fısıldadı: "Sen benim nefesimsin Ebru... Ve yemin ederim, bu nefes içimde olduğu sürece, senin saçının teline zarar gelmesine izin vermeyeceğim."
Kısa ama ruhlarını sarhoş eden o öpüşme, birbirlerine verdikleri en büyük söz gibiydi. Geri çekildiklerinde ikisi de nefes nefeseydi ama gözlerinde en küçük bir korku kırıntısı bile kalmamıştı.
✨️
✨️
✨️
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın yeni bölümde görüşmek üzere💖💖💖
