15. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ14.BÖLÜM KAPI ARKASI
Bölümler 45Şu an: 14.BÖLÜM KAPI ARKASI
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oda bir anda dünyanın en sessiz ama en gürültülü yerine dönüştü. Zelal Hanım ve Melike Anne, bu mucizenin ağırlığıyla birbirlerine sarılıp dışarı süzüldüler; gençleri bu kutsal sessizlikle baş başa bıraktılar. Kapı kapandı. Zaman durdu.
Karan, yatağın kenarında diz çöktü. Az önceki o sert, emir veren Ağa gitmiş; yerine sevdiği kadının karşısında titreyen bir aşık gelmişti.
Ebru’nun ellerini avuçlarının içine aldı, parmak uçlarıyla sanki kutsal bir şeye dokunur gibi okşadı.
Karan: (Sesi derinden, titreyerek) "Ebru... Ben ömrüm boyunca hep bir şeylerin peşinden koştum.
Toprak dedim, aşiret dedim, töre dedim... Ama meğer ben, şu an avucumun içinde tuttuğum bu mucizeyi bekliyormuşum."
Ebru’nun gözlerinden bir damla yaş süzülüp Karan’ın elinin üzerine düştü. O yaş, bütün yalanları, bütün korkuları yıkayıp götürdü.
Ebru: "Karan... Biz bu yalanı söylerken çok korktuk. Ama meğer... Meğer o bizi çoktan seçmiş. Ben şimdi anlıyorum o geceki o garip huzuru. Meğer biz o gece sadece birbirimize değil, bir cana da söz vermişiz."
Kalbimin Atışı, Senin Atışın
Karan, yavaşça elini Ebru’nun henüz dümdüz olan karnına koydu. Gözlerini kapattı. Dünyadaki tüm sesler sustu; sadece ikisinin nefes alışverişi ve odadaki saatin tik takları kaldı.
Karan: "Burada mı şimdi? Bizim parçamız mı? Karan’ın ve Ebru’nun... imkansız dedikleri o sevdanın meyvesi mi?"
Ebru: (Karan’ın saçlarını okşayarak) "Burada Karan. Senin gibi inatçı, senin gibi dik başlı ama senin gibi kocaman yürekli bir aslan parçası... Ya da senin kalbini yumuşatacak, benim gibi sana aşık bir kız çocuğu."
Karan, Ebru’nun alnına uzun, derin ve huzur dolu bir öpücük kondurdu. O an, dışarıdaki dedikodular, Sultan Yenge’nin hasedi, törelerin ağırlığı... Hepsi anlamını yitirdi.
Akşam olduğunda, konak avlusunda dev kazanlar kaynamaya başlamıştı bile. Ama bu sefer "yalan" için değil, Mardin’in en gerçek müjdesi için... Karan, Ebru’yu alıp konağın en üst terasına çıkardı. Mardin, ayaklarının altında ışıl ışıl bir mücevher gibi parlıyordu.
Karan, arkadan Ebru’ya sarıldı, ellerini Ebru’nun ellerinin üzerine, o küçük mucizenin tam üstüne koydu.
Karan: "Bak bu şehre Ebru... Bu taş duvarlar yüzyıllardır ne yalanlar, ne acılar gördü. Ama bugün, bu akşam ilk kez bir sevdayı böyle selamlıyorlar. Artık hafızan gelse de, gelmese de; dünya yıkılsa da, sen benim nefesimsin. Bu çocuk bizim yeminimizdir."
Ebru: (Başını Karan’ın omzuna yaslayarak) "Hafızam gelmese de olur Karan... Çünkü kalbim seni tanıyor. Ve şimdi, seninle beraber bir kalp daha seni tanımaya başladı."
Sonsuz Bir Söz
Karan cebinden, dedesinden kalma, üzerinde eski işlemeler olan bir altın madalyon çıkardı ve Ebru’nun boynuna taktı.
Karan: "Bu madalyon, yüzyıldır bu sülalenin en kıymetli kadınına verilirmiş. Ben bunu annemden aldığım gün, 'Gönlümün sahibini bulduğumda takacağım' demiştim. Gönlümün sahibi de, ömrümün baharı da sensin Ebru Ateşoğlu."
Ebru, madalyona dokundu. Gözlerindeki ışıltı, Mardin’in tüm ışıklarını söndürecek kadar parlaktı. Karan, onu kendine çekti ve gökyüzündeki binlerce yıldızın şahitliğinde, bu sefer "yalan" için değil, sonsuz bir "gerçek" için mühürlediler aşklarını.
Ebru, akşamki o muazzam sofradan sonra üzerinde tatlı bir yorgunlukla odasına çekilmişti. Karan aşağıda Yiğit’le son düğün detaylarını konuşurken, Ebru da ferahlamak için üzerindeki o ağır, işlemeli kıyafetleri çıkarıp atmıştı. Üzerine, ince askılı, ipek, efil efil bir gecelik geçirmiş, yatağın üzerine uzanıp pencereden süzülen Mardin rüzgarının tadını çıkarıyordu.
Tam o sırada kapı "tak tak" bile demeden savrularak açıldı. İçeriye bir fırtına gibi Zelal Hanım ve Melike Anne daldı. Ellerinde tepsilerle, sanki bir baskın yapar gibiydiler.
Zelal Hanım: (Gözlerini belerterek) "Aman Allah’ım! Melike Hanım bak hele, bak şu hale! Kızım sen ne yapıyorsun?"
Ebru yerinden sıçradı, hemen yorganı üzerine çekmeye çalıştı. "Zelal Hanım? Anne? Ne oldu, bir şey mi var?"
"Bebek Üşür, Gelin Üşür!"
Melike Anne: (Ebru’nun yanına gelip askısını düzelterek) "Kuzum, bu ne hal? Üzerinde yok gibi bir şey bu! Mardin’in rüzgarı adamı çarpar, sen daha bilmiyorsun burayı. Hasta mı olacaksın"
Zelal Hanım: (Ebru’nun omzuna eliyle hafifçe dokunarak) "Bak bak, buz gibi olmuş teni! Ebru kızım, sen artık tek can değil, iki cansın. O bebek orada donacak haberi yok! Bu gecelikle yatılır mı? Tül bu tül, hiçbir şeyi örtmüyor!"
Ebru: (Gülmemeye çalışarak) "Zelal Hanım, hava çok sıcak ama... Terledim sofrada, biraz nefes alayım dedim."
Melike Anne: "Nefesi burnundan alacaksın yavrum, sırtından değil! Bak ben sana ne getirdim..."
Melike Anne, kolunun altındaki paketi açtı: Pamuklu, boğazına kadar kapalı, üzerinde pembe çiçekler olan, tam bir "loğusa" pijama takımı.
Zelal Hanım, Ebru’nun ince geceliğine bakıp kıs kıs gülmeye başladı. Gözlerinde o her şeyi bilen "kaynana" ışıltısı vardı.
Zelal Hanım: "Tabii... Sen şimdi Karan’a güzel görüneceksin diye böyle incecik şeylere sarınıyorsun ama... Karan Ağa senin o tüllerine bakmaz, senin sağlığına bakar! Hem Karan gelse şimdi, 'Ebru bu ne hal, giy üstüne bir hırka' demez mi?"
Melike Anne: "Der tabii! Bizim damat kıskançtır, seni böyle görse odaya kilitler, kapıya da nöbetçi diker!"
Ebru: (Kıpkırmızı kesilerek) "Anne ya! Ne alakası var, sadece rahattı diye giydim."
Zelal Hanım: (Ebru’nun yanağını sıkarak) "Rahatmış... Bak hele şu edaya! Melike Hanım, biz boşuna korkuyoruz, bu gelin Karan’ı parmağında oynatır bu geceliklerle. Ama olmaz! Yarın düğün var, yüzün süzülmesin. Kalk çabuk, şu yün hırkayı da omuzlarına at!"
Karan Kapıda Belirince...
Tam o sırada kapı açıldı ve Karan içeri girdi. Annelerini ve Ebru’yu o halde görünce duraksadı. Ebru yorganın altına iyice gömülmüştü ama omuzları hala açıktı.
Karan: "Hayırdır hanımlar? Oda baskını mı var?"
Zelal Hanım: (Oğluna dönerek) "Bak oğlum, şu karına bir laf anlat! İncecik bir tülle yatacakmış. 'Bebek üşür' diyoruz, 'Ben yanıyorum' diyor. Al şu yünlüleri, giydir şuna. Biz mutfağa gidiyoruz, sana da süt ısıttık, içir bunu!"
Zelal Hanım ve Melike Anne, kıkırdayarak ve birbirlerine bakıp imalı imalı gülerek odadan çıktılar.
Kapıyı kapatırken Zelal Hanım’ın sesi koridorda yankılandı:
"Gecelikmiş... Bizim zamanımızda pazen pijama giyilirdi, hey gidi hey!"
Baş Başa Kalan Sessizlik
Karan kapıyı kapattı, elinde annesinin tutuşturduğu hırkayla yatağa yaklaştı. Ebru’ya bakıp bıyık altından güldü.
Karan: "Annelerim haklı... Bu oda biraz esiyor sanki."
Ebru: (Gözlerini devirerek) "Sen de mi Karan? Şunları giymemi beklemiyorsun herhalde?"
Karan: (Hırkayı bir kenara fırlatıp Ebru’nun yanına oturarak) "Hırkayı bilmem ama... Annemler haklı, bu gecelikle uyunmaz. Ama üşüyeceğin için değil... Benim kalbim bu manzaraya fazla dayanamayacağı için."
Anneler kapıyı kapatıp koridorda kıkırdayarak uzaklaştığında, oda bir anda o yoğun, baş döndürücü sessizliğe gömüldü. Karan, elinde annesinin tutuşturduğu o kalın, yün hırkayla yatağın başında öylece kalmıştı. Ebru ise yorganın altına iyice sığınmış, sadece omuzları ve parlayan gözleri dışarıda kalmıştı.
Karan: (Hırkayı yatağın ayak ucuna bırakıp hafifçe sırıtırken) "Annemleri duydun... Mardin’in rüzgarı serttir. Al şu hırkayı da üstüne geçir, sonra sabah 'Burnum akıyor' diye sızlanma."
Ebru: (Gözlerini kısıp Karan’a meydan okurcasına bakarak) "Mardin’in rüzgarı sertse, ben de o rüzgarı dindirmeyi bilirim Karan Ağa. Hem... Kim demiş benim üşüdüğümü?"
Ebru, bir elini yavaşça yorganın altından çıkardı ve Karan’ın elini tutup onu yatağa doğru çekti. Karan, ne olduğunu anlamadan kendini yatağın kenarında, Ebru’nun tam karşısında buldu.
Oyun Başlıyor...
Ebru, gözlerini Karan’ın gözlerinden ayırmadan yavaşça doğruldu. Yorgan, o ipek geceliğin üzerinden kayıp yatağın dibine yığılırken; Karan’ın boğazının düğümlendiğini, adem elmasının hızla hareket ettiğini gördü. Ebru, ipek kumaşın tenindeki serinliğini hissederek Karan’a biraz daha yaklaştı.
Parmak uçlarını Karan’ın gömleğinin en üst düğmesine koydu ve yavaşça açmaya başladı.
Ebru: (Fısıltıyla) "Annelerim haklı... Belki de bu oda fazla 'sıcak'. Sen de bunalmışsındır bu ağır gömleklerle."
Karan, derin bir nefes alıp Ebru’nun belini kavradı. Ebru’nun o ipeksi teni avucunun altındaydı. Karan’ın bakışları kararmış, o her zamanki sert duruşu çoktan yerini teslimiyete bırakmıştı.
Karan: "Ebru... Bak, yarın büyük gün. Sabaha kadar uyumamız lazım ama sen beni fena sınıyorsun."
Ebru: (Gülümseyerek, Karan’ın dudağının kenarına tüy gibi bir öpücük kondurup geri çekilerek) "Sınamıyorum Karan... Sadece seni ne kadar iyi tanıdığımı test ediyorum. Yelkenleri suya indirmeye bu kadar yakın mısın gerçekten?"
Karan, tam Ebru’yu kendine çekip o büyülü anı tamamlayacakken; Ebru bir anda yatağın diğer tarafına doğru yuvarlanıp yataktan aşağı atladı.
Karan, elleri boşlukta kalınca "Ne oluyor?" der gibi bakakaldı. Ebru, hızla az önce Melike Anne’nin getirdiği o çiçekli, kocaman, düğmeleri boğazına kadar kapalı pamuklu pijama altını kaptı ve tek hamlede ipek geceliğinin altına geçirdi! Üstüne de annesinin o meşhur yün hırkasını sırtına attı.
Ebru: (Hırkanın önünü ilikleyip, en rüküş haliyle yatağa geri dönerken) "Aaa, Karan! Annemleri duymadın mı? Bebek üşürmüş! Ben karar verdim, loğusa moduna şimdiden giriyorum."
Karan, az önceki o ihtişamlı kadının yerine, çiçekli pijamalar ve yün hırka içinde "küçük bir ev hanımı" gibi duran Ebru’ya bakıp şok geçirdi.
Karan: "Ebru! Şaka mı bu? Az önce odayı yakıyordun, şimdi Mardin’in en soğuk köyündeki ninelere döndün!"
Ebru: (Yastığına sarılıp kahkahalar atarak) "Ters köşe seversin demiştin Karan Ağa! Hadi bakalım, şimdi bu hırkaya sarılıp uyu. Mardin rüzgarı dışarıda kalsın, biz annemlerin sözünü dinleyelim!"
Karan, bir süre sinirliymiş gibi yapsa da dayanamayıp gülmeye başladı. Yatağa uzanıp o yün hırkanın üzerinden Ebru’yu kendine çekti.
Karan: "Alacağın olsun Ebru... Ama unutma, bu düğünün bir de gecesi var. O zaman o hırka seni kurtaramayacak!"
