12. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ11.BÖLÜM TUTKU
Bölümler 45Şu an: 11.BÖLÜM TUTKU
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mardin’in sıcağına Melike annenin evhamı eklenince, Ateşoğlu Konağı’nda tansiyon tavan yapar.
Melike Anne: (Ebru’nun elini tutup bırakmayarak) "Kuzum, Melike annen geldi! Ah benim bahtsız yavrum, hafızan gitti ama Rabbim yerine bir can verdi. Zelal Hanım, kusura bakma ama benim kızım narindir, öyle her yemeği yiyemez o!"
Leyla Yenge: "Aynen öyle Zelal Sultan. Yiğit bana 'Ebru bayılmış' dediğinde kalbim duracaktı. Biz şimdi Melike anneyle el birliği vereceğiz, bu kızı pamuklara saracağız!"
Zelal Hanım kendi otoritesini korumaya çalışırken, Melike anne ve Leyla yenge çoktan mutfağa el koymuştur.
Melike Anne: "Ebru, bak bu memleketten getirdiğim özel pekmez. Bunu içeceksin ki bebeğin kanı canı yerine gelsin!"
Zelal Hanım: "Meryem— pardon Melike Hanım, biz burada aslan sütüyle besliyoruz gelini, merak buyurma!"
Leyla Yenge: "Valla kim ne derse desin, ben Ebru’nun karnının sivriliğinden anladım; bu çocuk kesin Yiğit ağabeyi gibi sert bir delikanlı olacak!"
Avluda Melike anne bir koldan, Zelal Hanım bir koldan, Leyla yenge ise tepesinden Ebru’yu soru yağmuruna tutarken; Karan ve Yiğit de karşıdan bu "kadınlar zirvesini" endişeyle izliyordur.
Melike anne elindeki dualı suyu Ebru’ya içirmeye çalışırken, Leyla yenge de Ebru’nun saçlarını okşayıp "İsim ne olacak?" diye darlamaya başlar. Üstüne bir de Cihan gelip "Yenge, bebek odası için beş tane mimar getirdim, kapıda bekliyorlar!" deyince Ebru için şalterler iner.
Ebru: "Ben... ben nefes alamıyorum..."
Ebru’nun gözleri bir kez daha kararır. Ama bu sefer bayılırken Melike annesinin kucağına doğru kayar.
Melike Anne: "Kızım! Ebru! Yetişin, yavrum gidiyor!"
Karan: (Masayı devirircesine fırlayarak) "Ebru! Çekilin, nefes alsın kız!"
Yiğit: (Leyla’ya dönerek) "Gördün mü Leyla? Kızı darlayıp durdunuz, en sonunda yine bayılttınız!"
Cihan: (Kafasını kaşıyarak Mira’ya fısıldar) "Mira Hanım, yengem bu gidişle dokuz ayı baygın geçirecek. Biz en iyisi bir tekerlekli sandalye alalım, hatta direkt yatağı motorlu yapalım!"
Mira: (Gözlerini devirerek) "Cihan, sen dua et de Melike anne bu 'sahte' durumu anlamasın. Yoksa o Melike ismi, senin için 'Melike'nin Gazabı'na dönüşür!"
Karan’ın İsyanı
Karan, Ebru’yu kucağına alıp kalabalığı yararak odaya doğru taşırken Melike anneye döner:
Karan: "Melike anne, Zelal ana! Yeter! Kız zaten hatırlamıyor, bir de bebek bebek diye üstüne çullandınız. Ebru kendine gelene kadar kimse bu odaya girmeyecek!"
Ebru ayıldıktan sonra Melike Anne ve Zelal Hanım, "gelinimiz dinlensin" diyerek onu odaya kapatırlar. Ebru, üzerindeki ağır elbiselerden bunalıp Mira’nın valizinden bulduğu, o meşhur, askılı ve oldukça iddialı saten geceliklerinden birini giyer. "Zaten kimse gelmez, annemler aşağıda kahve içiyor" diye düşünüyordur.
Ebru aynanın karşısında saçlarını tararken, balkon kapısı yavaşça açılır. Gelen tabii ki Karan’dır. Karan, gündüz o kalabalıkta Ebru’ya dokunamamanın, onun için endişelenmenin verdiği bir özlemle gelmiştir. Ama içeri girdiği an, karşısında o gecelikle duran Ebru’yu görünce kapı kolunda asılı kalır.
Karan: (Yutkunarak) "Ebru... Ben sadece... iyi misin diye bakmaya gelmiştim ama... Sanırım ben pek iyi değilim şu an."
Ebru: (Şaşkınlıkla arkasına döner) "Karan! Senin burada ne işin var? Annemler aşağıda!"
Karan: (Adım adım Ebru’ya yaklaşır, gözleri alev alev yanıyordur) "Anneleri, yengeleri, Cihan’ı... Hepsini dışarıda bıraktım Ebru. Sadece sen ve ben. Bu yalan hamilelik oyunu bile seni benim gözümde öyle bir yere koydu ki, artık nefes alamıyorum."
Karan aradaki mesafeyi iki büyük adımla kapattı. Elleri, Ebru’nun çıplak omuzlarına değdiğinde ikisi de aynı anda ürperdi. Karan’ın parmak uçları, geceliğin incecik askılarının üzerinden tenine dokunarak yavaşça aşağı, kürek kemiklerine doğru indi.
Karan: (Sesi, göğüs kafesinden gelen bir hırıltı gibi derindi) "Beni delirtmek mi istiyorsun? Bu evde, bu kadar insanın arasında, sen böyleyken ben nasıl dışarıda nefes alayım Ebru?"
Ebru, Karan’ın sıcaklığını her zerresinde hissediyordu. Karan’ın bir eli Ebru’nun beline dolandı ve onu sertçe kendine çekti. Aralarında boşluk kalmamıştı; Ebru, Karan’ın hızla çarpan kalbinin göğsünde yankılandığını duyabiliyordu. Karan’ın diğer eli, Ebru’nun ensesine gidip parmaklarını saçlarının arasına doladı, başını hafifçe geriye doğru eğdi.
Karan, dudaklarını Ebru’nun boynuna, o hassas çukura gömdü. Derin bir nefes çekti, dudakları teninde yakıcı bir iz bırakarak yukarı, kulak memesine doğru tırmandı. Ebru, ellerini Karan’ın gömleğinin üzerine koydu; kumaşın altındaki o gergin kasları hissetmek başını döndürüyordu.
Ebru: (Nefes nefese, fısıldayarak) "Karan... Herkes aşağıda... Yapma..."
Karan durmadı. Dudakları Ebru’nun dudaklarının milim ötesine geldiğinde fısıldadı:
"Aşağıdakiler umurumda değil. Sen benimsin, bu yüzüğü taktıysan bu ateşe de hazırsın demektir."
Karan tam Ebru’nun dudaklarına kapanıp o yoğun, tutkulu öpücüğü başlatmışken, Ebru’nun elleri Karan’ın gömleğinin düğmelerine gitmişken; koridordan o korkunç terlik sesleri ve neşeli kahkahalar yükseldi.
Melike Anne: "Zelal Hanım, bak diyorum sana, tam sırtına süreceğiz o yağı!"
Zelal Hanım: "Girelim girelim, uyumamıştır o daha!"
Karan ve Ebru, elektrik çarpmış gibi birbirlerinden ayrıldılar. Ebru’nun dudakları şişmiş, saçları dağılmıştı. Karan’ın gömleğinin yarısı pantolonundan dışarı çıkmıştı.
Ebru: (Dehşet içinde fısıldar) "Annemler! Karan, yatağın altına! ÇABUK!"
Karan, "Benim bu yatağın altında ne işim var!" diyecek vakit bile bulamadı. Ebru onu ensesinden tuttuğu gibi yatağın kenarına itti. Karan, jilet gibi takımıyla, Mardin’in en heybetli ağası sıfatıyla tozlu parkelerin üzerine, yatağın altına kapaklandı.
Tam o sırada kapı "TAK" diye açıldı. Melike Anne elinde bir kase yağla, Zelal Hanım ise üzerinde dualar yazılı bir kuşakla içeri daldı.
Melike Anne: "Kızım! Neden nefes nefesesin sen? Odanın havası mı bitti?"
Ebru: (Yatağın üzerine zıplayıp bacaklarını örterek) "Anne! Şey... jimnastik yapıyordum! Bebek için, hani spor iyi gelir dediler ya!"
Zelal Hanım: (Gözlerini kısıp etrafa bakar) "Yatağın altından ses mi geldi bana mı öyle geldi? Fare mi var yoksa konakta?"
Zelal Hanım tam eğilip yatağın altına bakacakken, Karan aşağıda nefesini tutmuş, tozdan gıdıklanan burnunu yumruğuyla sıkarken; Ebru hayatının performansını sergilemek zorundaydı.
Ebru’nun kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, adeta göğüs kafesini dövüyordu. Yatağın altındaki Karan’ın varlığı, odadaki yoğun parfüm kokusu ve annelerinin şüpheci bakışları arasında tam bir can pazarı yaşıyordu. Zelal Hanım tam eğilmiş, o keskin gözleriyle yatağın karanlığına sızmaya çalışırken Ebru son kozunu oynadı.
Zelal Hanım: "Valla Melike Hanım, bu yatağın altından tıkırtı geldi. Fare mare olmasın, gelinimi korkutur!"
Ebru bir anda yüzünü buruşturup ellerini karnına götürdü ve sanki dünyadaki en büyük acıyı çekiyormuş gibi bir ses çıkardı.
Ebru: "AAHH! Anne! Zelal Hanım! Ahh, öyle bir sancı girdi ki... Galiba... Galiba bebek ters dönüyor!"
Bu cümle, odadaki iki kadın için "Kızıl Elma" değerindeydi. Zelal Hanım yatağın altına bakmayı anında unutup Ebru’nun yanına fırladı.
Melike Anne: "Kuzum! Ne oldu? Neren ağrıyor? Nazara geldik, valla nazara geldik!"
Ebru: (Rolünü büyüterek) "Anne, çok fenayım... Ama... Ama sanki yalnız kalsam, ışıkları kapatıp biraz uzansam geçecek. Çok kalabalık olunca bebek de geriliyor herhalde. Lütfen, siz gidin de ben biraz karanlıkta dinleneyim. Yoksa bu sancı geçmeyecek!"
Zelal Hanım: (Telaşla) "Tamam kızım, tamam yavrum! Biz çıkıyoruz hemen. Melike Hanım, gel biz aşağıda bir şifa duası okuyalım, bu çocuk belli ki çok nazlı olacak."
Kadınlar el ayak çekip kapıyı kapattığı an, Ebru derin bir nefes aldı. Kapının kilitlenme sesini duyar duymaz yatağın kenarına sarktı.
Ebru: (Fısıldayarak) "Karan! Çabuk çık, gittiler!"
Karan, yatağın altından bir toz bulutu eşliğinde çıktı. Ceketi kırışmış, o her zaman kusursuz olan saçlarına toz yumakları yapışmıştı. Ama gözleri hâlâ az önceki o ateşli anın etkisindeydi. Üstünü başını silkelemeden direkt Ebru’nun üzerine doğru yürüdü.
Karan: "Fare ha? Ebru, sen beni ne hallere düşürdün farkında mısın?"
Ebru: (Gülmemeye çalışarak) "Ağa hazretleri tozlandı mı biraz? Ama kabul et, iyi kurtardım seni."
Karan, Ebru’nun bileklerinden tutup onu duvara yasladı. Az önceki tutku, araya giren bu komik baskınla sönmemiş, aksine daha da harlanmıştı.
Karan: "O 'bebek ters dönüyor' yalanının hesabını sonra soracağım. Ama şimdi..."
Karan tekrar Ebru’ya doğru eğildiğinde, Ebru’nun eli Karan’ın gömleğinin düğmelerine gitti. Tam her şey kaldığı yerden devam edecekken... Dış kapının önünde Cihan’ın bağırışı duyuldu!
Cihan: "Ağabey! Nerdesin ya? Yiğit ağabey aşağıda kıyameti koparıyor, 'Karan nerede, arabası kapıda kendi yok' diyor!"
Odanın içindeki dünya durdu, dışarıdaki sesler ise sadece uzak bir uğultuya dönüştü. Cihan aşağıda "Ağabey!" diye yırtınırken, Yiğit konak avlusunda volta atıp Karan’ı ararken; odanın içindeki o yoğun, elektrikli hava her şeyi gölgede bıraktı.
Karan, Cihan’ın sesini duydu ama santim kıpırdamadı. Aksine, o sert ve otoriter tavrıyla Ebru’nun ellerini duvara sabitledi. Gözleri, Ebru’nun dudaklarından ayrılmıyordu.
Karan: (Dişlerinin arasından, boğuk bir sesle) "Bütün Mardin kapıya dayansa, şu an bu odadan çıkmam Ebru. Bırak bağırsınlar... Bırak dünya yıkılsın."
Ebru, Karan’ın bu gözü kara haliyle iyice sarhoş olmuştu. Az önceki "yatağın altındaki korkak kaçış" bitmiş, yerine kor gibi yanan bir adam gelmişti. Ebru, serbest kalan ellerini Karan’ın ensesine doladı ve onu kendine daha sert çekti. Karan’ın dudakları, bu sefer hiçbir engele takılmadan Ebru’nun dudaklarına kapandı.
Bu, sadece bir öpücük değil; günlerdir süren o sessiz bekleyişin, söylenemeyen yalanların ve bastırılan arzuların patlamasıydı. Karan’ın elleri Ebru’nun belinden aşağı, kalçalarına doğru inerken onu kucağına alıp yatağa doğru yöneldi.
Aşağıda Kıyamet Koparken...
Avluda ise durum tam bir komediydi.
Yiğit: "Cihan! Dalga mı geçiyorsun oğlum benimle? Arabası burada, ceketini çalışma odasında bırakmış... Bu adam nereye gitti? Kanatlandı mı?"
Cihan: "Valla Yiğit ağabey, belki... belki dama çıkmıştır yıldızları izlemeye? Karan ağabeyim romantiktir biliyorsun!"
Zelal Hanım: (Aşağı inerek) "Ne bu tantana? Gelin uyuyor, sessiz olun! Karan da dışarıdadır, işi vardır, gelir birazdan."
Karan, Ebru’nun üzerine eğilmişken, geceliğin ince askısı omuzlarından aşağı süzüldü. Karan, Ebru’nun tenindeki her bir santimi ezberlemek ister gibi dokunuyordu. Ebru’nun parmakları Karan’ın gömleğinin son düğmesini de çözdüğünde, Karan gömleği fırlatıp attı.
Karan: (Ebru’nun boynuna sıcak nefesini bırakarak) "Bu yalan hamilelik bittiğinde... Gerçekten bir aile olacağımızı biliyorsun, değil mi? Seni asla bırakmayacağımı..."
Ebru: (Nefes nefese) "Biliyorum Karan... Sadece hisset beni."
Tam o sırada, tam o en ateşli ve her şeyin başladığı noktada, odanın içindeki telefon zırıl zırıl çalmaya başladı. Arayan Yiğit'ti ve telefonu Ebru’nun hemen baş ucundaydı. Ekrandaki "Ağabeyim" yazısı, odanın tavanında yanıp sönüyordu.
Karan, baş ucunda çıldıran telefona bir saniye bile bakmadı. Yiğit’in "Ağabeyim" yazan araması odanın duvarlarında yankılanırken, Karan o telefonu elinin tersiyle komodinden aşağı uçurdu. Telefon halının üzerine düştüğünde hala titremeye devam ediyordu ama artık ikisinin de umurunda değildi.
Karan, Ebru’nun dudaklarına geri döndüğünde, bu seferki öpüşü sabırsız ve daha derin bir mühür gibiydi. Elleri, Ebru’nun geceliğinin saten kumaşının üzerinden kıvrımlarında gezinirken, Ebru Karan’ın çıplak sırtına tırnaklarını geçirdi. Mardin’in sert rüzgarları dışarıda esedursun, odanın içindeki fırtına çoktan her şeyi yakıp yıkmaya başlamıştı.
Karan: (Nefes nefese, Ebru’nun kulağına fısıldayarak) "Seni bu konakta, bu yatağın içinde... Kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar çok seveceğim."
Karan, Ebru’nun geceliğinin askısını tamamen sıyırdığında, Ebru’nun gözleri tutkuyla buğulandı. Karan’ın kaslı vücudunun ağırlığı altında kendini hiç olmadığı kadar güvende ve "kadın" hissediyordu. Hafızasındaki o boşluklar, Karan’ın tenine her değişiyle doluyor, geçmişin değil bu anın gerçeğiyle yanıyordu.
Avluda Yiğit, telefonunun açılmamasıyla beraber iyice baruta döndü.
Yiğit: "Cihan! Ebru açmıyor! Kıza bir şey mi oldu, bayıldı mı yine? Karan da yok piyasada! Ben çıkıyorum yukarı!"
Cihan: (Yiğit’in koluna yapışarak) "Aman ağabey, dur! Belki uyumuştur, belki sessizdedir! Yengem hamile, biliyorsun uykusu ağırdır şimdi..."
Mira: (Olayı fark edip hemen araya girerek) "Yiğit ağabey, valla Ebru bana dedi ki 'Benim başım çok ağrıyor, telefonumu kapatıp yatacağım.' Gitme şimdi, uykusundan uyandırıp kızı korkutma."
Ama yukarıda, kapının arkasında bambaşka bir dünya vardı. Karan, Ebru’nun boynundan aşağı inen yakıcı öpücüklerle onu mest ederken, Ebru bir anlığına dışarıdaki gürültüyü duyup duraksadı.
Ebru: (Kısık bir sesle, inler gibi) "Karan... Ağabeyim... Kapıya gelirse..."
Karan, Ebru’nun çenesini nazikçe kavrayıp gözlerini kendine çevirdi. Bakışları o kadar kararlıydı ki, Ebru’nun içindeki tüm korku o an eriyip gitti.
Karan: "Kapıya gelirse gelsin. Kim gelirse gelsin Ebru... Ben bu gece buradan çıkmıyorum. Sen benimsin, ben de senin. Kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği tek yer burası."
Karan, Ebru’yu yorganın içine doğru çekerken ışıklar sanki kendiliğinden karardı. Sadece ikisinin nefes alışverişleri ve dışarıdaki rüzgarın sesi kaldı. Karan, Ebru’nun dudaklarını son bir kez, bu sefer daha sahiplenici bir tavırla mühürledi.
.
.
.
