İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

25. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime · Okuduğun bölüm
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Hastane odasının kapısında tam bir ordu vardı. Ebru, üzerinde bu sefer beyaz, saf bir huzuru temsil eden şık bir elbiseyle muayene masasına uzanmıştı. Yanında elini sıkıca tutan Melike Anne, hemen arkasında duaya durmuş Zelal Anne, heyecandan yerinde duramayan Mira ve "Ben biliyorum, erkek o erkek!" diye koridoru turlayan Cihan...

Doktor, ultrason cihazını Ebru’nun karnında gezdirirken odadaki sessizlik bıçakla kesilecek kadar keskindi. Ebru’nun gözleri ekrandaki o kıpır kıpır mucizedeydi. Kalbi sanki yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.

"Evet..." dedi doktor gülümseyerek. "Bebek çok sağlıklı, gelişimi harika. Ve sanırım artık kendini gizlemekten vazgeçti."
Mira çığlık atmamak için ağzını kapattı. Cihan kapının eşiğinden kafasını uzattı: "Söyle hocam, çatlatma adamı!"

Doktor, ekranı biraz daha netleştirip o tarihi cümleyi kurdu: "Gözünüz aydın Ebru Hanım... Bir oğlunuz oluyor. Nur topu gibi bir aslan parçası geliyor!"

O an odada küçük bir kıyamet koptu!
Melike Anne sevinç gözyaşlarıyla kızının alnını öptü: "Şükürler olsun yarabbim! Soyumuzun direği geliyor!"

Zelal Anne, asasını yere iki kez gururla vurdu, gözleri parladı: "Karan Ağa’nın tahtı boş kalmayacakmış demek... Ebru, sen bize en büyük müjdeyi verdin gelin!"
Mira zıplayarak Ebru’ya sarıldı: "Ay inanmıyorum! Küçük bir Karan geliyor, ama inşallah huyu dayısına (Cihan) ya da Ateş Bey'e benzer!"
Cihan ise koridora fırlayıp zafer kazanmış bir komutan gibi bağırdı: "Ben demedim mi size! Erkek o erkek! Benim yeğenim, aslan yeğenim geliyor!"

Ebru ise ekranın karşısında, yanağından süzülen bir damla yaşla gülümsedi. İçinde bir yerlerde, o küçücük canın bir erkek olduğunu hissetmişti belki de. Ama o an aklına tek bir şey geldi; Ateş’in o sabah balkonunda dediği söz: "Dünyanın en şanslı bebeği olacak..."

2 Ay sonra

Aradan geçen iki ay, Ebru’nun ruhuna ilaç gibi gelmişti. Anneler, "Bizim buralarda işler birikmiş, aslan torunumuz gelene kadar hazırlıkları tamamlayalım," diyerek Mardin’e dönmüşlerdi. Evde şimdi Mira, Cihan ve Ebru; İstanbul’un o serin ama özgür havasını soluyorlardı.

Ebru artık altıncı ayın içinde, karnı iyice belirginleşmiş, yürüyüşü bile o anaç ağırlığı kazanmıştı. Üzerinde kalın, mürdüm rengi yünlü bir elbise, hırkası omuzlarında... Aynanın karşısına geçtiğinde, elini karnındaki o sertliğe koyup gülümsedi. "Az kaldı annem, çok az kaldı," diye fısıldadı.

Bu iki ay içinde Karan üç kez kapıya dayanmıştı. Birinde elinde en sevdiği çiçeklerle, birinde gözyaşlarıyla, birinde ise o eski öfkesiyle "Dön!" demişti. Ama Ebru her seferinde o kapıyı yüzüne kapatmıştı. Ateş’in o gün koridorda kurduğu barikat, Ebru’nun kalbinde de kurulmuştu artık. Karan, uzaklardan izleyen bir gölgeye dönüşmüştü; ne dokunabiliyor ne de affediliyordu.

Ve Ateş... Ateş hiç değişmemişti. Ne bir adım fazla atmış ne de bir adım geri çekilmişti. Ebru ne zaman bunalsa, yan balkonda dumanı tüten kahvesiyle onu bekleyen o güven veren silüeti buluyordu. Aralarındaki o temiz bağ, sessiz bir sözleşme gibiydi.

Ebru, ağır adımlarla balkona çıktı. Hava buz gibiydi ama gökyüzü cam gibi berraktı. Yan taraftan o tanıdık ses duyuldu:
"Yine mi ceketini almadan çıktın Ebru? O küçük beyefendi üşürse, Cihan’la beni kapının önüne koyar, biliyorsun."
Ebru gülümseyerek Ateş’e döndü. Ateş, siyah boğazlı kazağı ve o yeşil gözlerindeki bitmeyen şefkatle oradaydı. "Üşütmem Ateş, merak etme. Sadece biraz nefes almak istedim. İçerisi Cihan’ın 'bebek odası' planlarıyla doldu taştı, başım şişti yine."

Ateş, balkonun demirlerine yaslanıp Ebru’nun o iyice belirginleşmiş karnına baktı; bakışlarında o kadar saf bir sevgi vardı ki, sanki o bebeği kendi canından biliyordu. "Cihan haklı... Hazırlıklı olmak lazım. Ama sen yorulma. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, duvarın bir tık ötesindeyim, biliyorsun."
Ebru, hırkasına daha sıkı sarıldı. "Biliyorum Ateş... İyi ki varsın. Sen olmasan bu iki ay nasıl geçerdi, hiç bilmiyorum."
Ateş, "Sen iyi ol yeter," der gibi başını salladı. O an, kışın soğuğuna rağmen Ebru’nun içi sıcacık oldu. Karan’ın yıkıp geçtiği her yeri, Ateş sessizce onarmıştı.

.
.
.

Ebru, elini karnına koyup derin bir nefes aldı ve yan dairenin kapısına gitti. Parmak uçlarıyla, ürkekçe tıkladı. Kapı saniyeler içinde açıldı; karşısında, üzerinde antrasit rengi kazağı ve o her zamanki dinginliğiyle Ateş duruyordu.
"Ebru? Bir şey mi oldu? Sancın mı var?" diye sordu Ateş, sesi anında endişeyle gerilerek.

Ebru hafifçe gülümsedi. "Yok, iyiyim... Sadece ev çok sessiz geldi. Cihanlar çıktı da... Biraz konuşabilir miyiz diyecektim."

Ateş’in yüzüne bir rahatlama yayıldı. "Gel, içeri geç. Hava soğuk ama balkonun camlarını kapattım, içerisi sıcacık. Ben de tam senin için bir şeyler hazırlıyordum."

Balkona geçtiklerinde, masanın üzerinde dumanı tüten bir kahve ve yanında, cam bir sürahide yeni sıkılmış, içine bir çubuk tarçın atılmış taze portakal ve nar suyu duruyordu. Ateş, Ebru’yu en rahat koltuğa yerleştirdi.

"Vitamin alman lazım," dedi Ateş, bardağı uzatırken. "Küçük beyefendi bugün çok hareketliydi galiba, yorgun görünüyorsun."

Ebru, bardağı alırken parmakları Ateş’in eline çok hafifçe değdi. O an, ikisinin de içinden bir elektrik akımı geçti sanki. Ebru başını arkaya yaslayıp Ateş’e baktı.

"Neden bu kadar iyisin Ateş? Hiçbir karşılık beklemeden, neden hep buradasın?"
Ateş, sandalyesini Ebru’ya biraz daha yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, havadaki o çekim elle tutulur bir hal aldı. Ateş’in yeşil gözleri, Ebru’nun yüzünde, dudaklarında ve o hüzünlü bakışlarında gezindi.

"Çünkü," diye fısıldadı Ateş, sesi iyice boğuklaşmıştı. "Dünyada korunması gereken en güzel şeysin Ebru. Senin gülümsemen, benim bu şehirdeki tek huzurum."

Ateş, sanki bir rüyadaymış gibi elini yavaşça kaldırdı. Ebru’nun yanağına düşen bir saç telini kulağının arkasına itti. Eli, Ebru’nun sıcak teninde bir an duraksadı. Ebru gözlerini hafifçe kapattı; kalbi göğüs kafesini zorluyordu.

Ateş, yavaşça öne eğildi. Nefesi, Ebru’nun yanağına çarptı. Ve sonra... Çok naif, çok ürkek ama bir o kadar da derin bir öpücük bıraktı Ebru’nun yanağına. Teninin kokusunu içine çekti; bebek kokusuyla karışık o temiz ten kokusunu...

Ebru, o an zamanın durduğunu hissetti. Ateş, geri çekildiğinde ikisi de birbirinin gözlerinin içine baktı. Dudaklarında hafif bir tebessüm, kalplerinde ise o güne kadar hiç hissetmedikleri o küçük sızı vardı.
"İyi ki geldin Ebru," dedi Ateş, sesi titreyerek.
Ebru, elini öptüğü yanağına götürdü, başını hafifçe eğdi. "İyi ki varsın Ateş..."

Ebru, yanağındaki o ılık izin sıcaklığıyla başını yavaşça öne eğdi. Gözlerini kapatmıştı; kirpikleri elmacık kemiklerine gölge düşürüyordu. Ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı içinde; sadece uzun zamandır aç kalmış bir ruhun, şefkatle doyurulması gibiydi bu an.

Ateş, elini hala Ebru’nun yüzüne yakın tutuyordu, parmak uçları titriyordu ama geri çekilmedi. Ebru’nun o teslimiyet dolu, huzurlu duruşu karşısında nefesini tuttu.

Dakikalarca tek bir kelime etmediler. Ebru, Ateş’in varlığını, yanındaki o sarsılmaz güveni iliklerine kadar hissetti. Karnındaki küçük aslan bile, sanki dışarıdaki bu dinginliği hissetmiş gibi durulmuştu.

Ateş, masadaki o taze meyve suyundan bir yudum alması için bardağı tekrar nazikçe Ebru’nun eline yönlendirdi. Parmakları yine birbirine değdi ama bu sefer kaçırmadılar ellerini. Ebru, bardağı tutarken başını kaldırıp Ateş’in o derin yeşil gözlerine baktı.

"Ateş..." dedi fısıltıyla. "Sanki ilk defa gerçekten nefes aldığımı hissediyorum. Bu balkon, bu sessizlik... Bana her şeyi unutturuyor."
Ateş, Ebru’nun elinin üzerindeki elini hafifçe sıktı. "Unut Ebru. Geçmişi, acıları, o kapıda bağıran gölgeleri... Hepsi dışarıda kaldı. Burada sadece sen, bebeğin ve bu huzur var. Ben hep bu kapının ardında, bu sessizliği korumak için bekliyor olacağım."

Ebru, başını Ateş’in omzuna çok hafifçe, saniyeler süren bir an için yasladı. Ateş’in kazağından gelen o temiz kış kokusunu içine çekti. O an anladı ki; aşk her zaman fırtınalarla gelmezdi. Bazen böyle, bir kış gecesinde, bir cam balkonda, sessizce kalbe sızardı.

Ateş ve Ebru, o birkaç dakikalık huzurun içinde birbirlerine bakarken, dış kapının yumruklanmasıyla yerlerinden fırladılar. Ebru’nun elindeki taze sıkılmış meyve suyu bardağı masada titredi.

"Ateş! Aslanım uyanık mısın? Kapıyı aç, bir durum var!"
Cihan’ın sesi o kadar yakından geliyordu ki, Ebru dehşetle Ateş’in gözlerine baktı. "Eyvah!" dedi fısıltıyla. "Mira ile dışarıdaydı, nasıl bu kadar çabuk döndüler? Beni evde bulamayınca kesin buraya geldi!"

Ateş, o sakinliğini korumaya çalışsa da alnında bir damla ter birikti. "Tamam, sakin ol. Sen mutfağa geç, ben kapıya bakıyorum. Sakın ses çıkarma."

Ateş kapıyı hafifçe araladı, uykulu bir taklit yaparak gözlerini ovuşturdu. "Cihan? Hayırdır bu saatte, bir şey mi oldu?"
Cihan, elinde bir paket turşu ve Mira ile kapıda dikiliyordu. Nefes nefeseydi. "Ya sorma Ateş, yengemi evde bulamadık! Kapı kilitli değil, ışıklar yanıyor ama Ebru yok! Mira diyor ki 'belki sana bir şey sormaya gelmiştir', ben diyorum ki 'yengem bu saatte elin adamının kapısında ne yapsın?' ama yine de bir bakayım dedim. İçeride mi?"

Cihan, Ateş’i omuzundan hafifçe ittirip içeri süzülmeye çalıştı. "Yenge! Ebru yenge! Burada mısın?"

Ebru, Ateş’in mutfağında tezgahın arkasına çömelmiş, nefesini tutmuştu. Cihan mutfağa girmek üzereyken Ateş kolundan tuttu. "Yahu Cihan, dur! Ne yengesi? Ben içeride kitap okuyordum, uyuklamışım. Ebru neden burada olsun?"

Cihan şüpheyle mutfağın kapısından içeri kafasını uzattı. Tam o sırada, tezgahın üzerindeki o taze sıkılmış meyve suyu sürahisini gördü.
"O ne lan? Ateş, sen hayatında ne zaman meyve sıktın da içtin? Sen kahveyle beslenen adamsın! Hem bu koku... Tarçınlı portakal kokusu! Yengem de bayılır buna!"
Mira arkadan yetişip Cihan’ın ceketini çekiştirdi. "Ya Cihan, adam canı çekmiş sıkmış işte! Gel, belki yengen banyodadır, biz duymamışızdır. Rezil etme bizi gece gece!"

Cihan tam çıkacakken, yerdeki o mavi ev terliğini gördü. Ebru aceleyle mutfağa kaçarken terliğinin tekini koridorda düşürmüştü!

Cihan eğilip terliği eline aldı, Ateş’e bir "savcı" edasıyla baktı: "Ateş... Bu terlik senin mi aslanım? 37 numara, ponponlu, mavi? Sen gizli gizli ponponlu terlik mi giyiyorsun, yoksa bana anlatmadığın bir 'misafirin' mi var içeride?"

Ateş yutkundu, Ebru ise mutfakta gülmemek için elini ağzına bastırdı.

Cihan elinde 37 numara, masmavi, ponponlu terliği sallayıp Ateş’e "Söyle lan, bu terlik senin mi?" diye hesap sorarken; mutfaktan hafif bir öksürük sesi geldi.
Ebru, mürdüm rengi hırkasına iyice sarılmış, yüzünde "Tamam yakaladın, uzatma" der gibi mahcup ama muzip bir gülümsemeyle ortaya çıktı.

Cihan, elindeki terliği havada dondurdu. Gözleri bir terliğe, bir Ebru’ya, bir de "ben bittim" bakışı atan Ateş’e kaydı.

"Yenge?! Sen... Sen burada ne yapıyorsun? Terliğin teki bende, teki senin ayağında... Ateş de burada 'kitap okuyorum' diye masal anlatıyor!"

Ebru, o tatlı hamile ağırlığıyla yavaşça Cihan’ın yanına yürüdü. Cihan’ın elinden terliğini nazikçe çekip aldı ve ayağına geçirdi.
"Cihan, amma abarttın ha! Mira ile çıkınca ev çok sessiz geldi, içim daraldı. Kapıyı tıkladım, Ateş Bey de sağ olsun 'Gel bir nefes al' dedi. Tansiyonum düşer gibi oldu, bana şu meşhur atomundan (meyve suyunu işaret eder) hazırladı. Hatta bak, tam bitiremedim bile, sen baskın yapınca bardak mutfakta kaldı!"

Mira arkada elini ağzına kapatmış gülmekten yerlere yatıyordu. "Ben sana dedim Cihan! Yengen buradadır dedim, sen hemen dedektifliğe soyundun. Adamı sorguya çektin ponponlu terlik giyiyor musun diye!"

Cihan hala ikna olmamış gibi, bir Ebru’nun kızarmış yanaklarına (az önceki öpücüğün izi hala orada gizli!), bir de Ateş’in suçluluktan kaçırdığı gözlerine baktı.
"İyi tamam, vitamin mitamin... Ama yenge, kapı çalınca neden mutfağa saklanıyorsun? Sanki gizli bir iş çeviriyoruz! Ben senin kayınbiraderinim, Ateş de kapı komşun. Saklanınca insan şüpheleniyor, değil mi Ateş?"

Ateş, boğazını temizleyip hafifçe gülümsedi. "Cihan, sen öyle bir 'Ateş aç kapıyı!' diye bağırdın ki, Ebru korktu herhalde. Ben de şaşırdım."
Cihan, Ebru’nun koluna girip onu kapıya doğru yönlendirdi. "Hadi bakalım aslan yeğenim, eve gidiyoruz. Ateş, sen de şu 'atom' tarifini bana bir ara ver, bakayım yengeme gerçekten iyi mi geliyor. Ama bir daha mutfakta saklambaç oynamayın, kalbime iniyordu valla!"

Ebru kapıdan çıkarken son bir kez Ateş’e baktı. O bakışta; az önceki o bir kaç dakikalık huzurun, o küçük temasın ve bu komik yakalanışın paylaşılan sırrı vardı.

Ebru odasında, yanağındaki o masum buseyle rüyalar alemine dalmışken; salonda Cihan ve Mira, o meşhur mutfak masasına tünemiş, gecenin kritiğini yapıyorlardı. Cihan hala elindeki terliğin ponponuyla oynuyor, Mira ise kollarını kavuşturmuş ona bakıyordu.

"Bak Mira, bana hikaye anlatma hatun," dedi Cihan, sesini iyice kısarak ama o kıskanç tınıyı gizleyemeyerek. "Yengem mutfağa neden saklansın? Tansiyonu düşen adam 'Gel Cihan, bir bardak da bana ver şu atomdan' demez mi? Ateş desen, kapıyı açtığında sanki banka soymuş da polis gelmiş gibiydi. Gözleri fıldır fıldır!"

Mira uzanıp Cihan’ın elindeki terliği çekip aldı, masaya bıraktı. "Ay Cihan, amma kurdun ha! Sanki adam yengeni kaçırdı. Alt tarafı bir meyve suyu içmişler. Sen böyle baskın yapar gibi kapıya dayanırsan, hamile kadın tabii korkar, saklanır. Hem sen niye bu kadar celallendin? Yoksa Ateş’in o cool hallerini mi kıskanıyorsun?"

Cihan, Mira’nın elini tuttu, parmaklarıyla oynarken içini çekti. "Kıskanmak değil de... Bak, biz seninle ne zorluklarla bu noktaya geldik. Ebru yengem o Karan denilen heriften yani abimden ne çekti, biliyorsun. Şimdi burada, İstanbul’un ortasında, yan dairedeki o yeşil gözlü çocukla böyle 'atom' matom... Benim radarım sinyal veriyor Mira. Yengemin o gözlerindeki ışık bugün bir başkaydı. Sanki Mardin’deki o kederli bulutlar dağılmış da yerine bahar gelmiş gibi..."

Mira, sandalyesini Cihan’a yaklaştırdı, başını omzuna yasladı. "Cihan... Ebru çok acı çekti. Eğer Ateş ona iyi geliyorsa, eğer ebru o evde iki dakika nefes alıp gülümsüyorsa, buna sadece sevinmelisin. Sen benim kahramanımsın, ama bırak Ebru da kendi kahramanını bulsun. Bak, yengen mışıl mışıl uyuyor. O huzur her şeye değer, değil mi sevgilim?"

Cihan, Mira’nın saçlarından öptü, o sert bakışları yumuşadı. "Haklısın hatun... Sağlıklı olsun da, aslan yeğenim huzurla doğsun da... Varsın Ateş ona 'atom' hazırlasın. Ama," dedi Mira’nın burnunu sıkarak, "Gözüm hala üzerlerinde! O terliği bir daha koridorda görürsem, Ateş'in kapısına karakol kurarım, seninle de fena bozuşuruz!"

.
.
.

Ebru, üzerinde pembe-beyaz küçük kalplerin olduğu, hamile göbeğini iyice ortaya çıkaran o pamuklu, yumuşacık pijamalarıyla koltukta mayışmıştı. Elinde yarım kalmış bir süt bardağı, televizyonda eski bir Türk filmi... Tam gözleri kapanmak üzereyken kapıdan bir "tık tık" sesi geldi. Ama öyle Cihan gibi "Güm güm!" değil; daha çok bir melodi gibi...

Ebru, "Mira anahtarını mı unuttu yine?" diyerek, ayaklarını sürüyerek kapıya gitti. Gözlerini ovuşturup kapıyı açtığında karşısında; kravatı hafifçe gevşemiş, ceketini parmağının ucunda tutan ve o yeşil gözleri her zamankinden daha parlak, daha derin bakan bir Ateş buldu.
Ateş, hafifçe kapı eşiğine yaslandı. Yüzünde, dünyayı durdurabilecek kadar tatlı ve sarhoş bir tebessüm vardı.

"Ebru..." dedi, sesi bir keman teli gibi titreyerek. "Ben... Ben galiba senin kapını değil, kalbini çalmaya geldim ama... Yolumu şaşırmış olabilirim."

Ebru, Ateş’ten gelen o hafif alkol kokusunu ve o sarsak halini görünce ne yapacağını şaşırdı. "Ateş? Sen... Sen sarhoş mu oldun? Bu halin ne, içeri gel çabuk! Cihan görse seni bu halde, kapıda asma kilit yapar valla!"

Ateş, içeriye sendeleyerek girdi ama gözlerini Ebru’nun üzerindeki o kalpli pijamalardan çekemiyordu. "O kalpler..." dedi, parmağıyla Ebru’nun karnındaki büyük bir kalbi işaret ederek. "Hepsi senin mi? Yoksa o küçük beyefendinin mi? Çok... Çok yakışmış. Pembe bir rüya gibisin."

Ebru, Ateş’i mutfak sandalyesine zorla oturttu. "Sana hemen sert bir kahve yapıyorum, kendine gelmen lazım. Ateş Bey, bu ne hal? Sen hiç böyle yapmazdın!"
Ateş, masaya dirseklerini dayayıp yüzünü ellerinin arasına aldı, Ebru’yu izlemeye başladı. "Yapmazdım... Ama o yanağın... O geceki o sıcaklık... Ebru, ben o geceden beri uyuyamıyorum. Duvarın ötesinden nefes alışını sayıyorum. Sarhoşum evet, ama sadece içtiğimden değil. Senin o kalpli pijamalarındaki her bir kalp kadar sana doluyum ben."

Ebru’nun yanakları, pijamasındaki kalplerden daha kırmızı oldu. Kahveyi cezveye koyarken elleri titriyordu. "Ateş, saçmalıyorsun... Yarın sabah çok utanacaksın bunları söylediğin için"

Ateş ayağa kalktı, Ebru’nun yanına, tezgaha yaklaştı. Ebru tam arkasını dönecekken Ateş onu nazikçe durdurdu. Ellerini Ebru’nun o belirginleşmiş karnının iki yanına, tezgaha dayadı. Aralarında sadece santimler vardı.

"Utanmayacağım," diye fısıldadı, sesi bu sefer çok daha netti. "Ebru, ben bu çocuğu kendi canım gibi sevmeye hazırım. Ben seni, o Mardinli gölgelerden korumaya hazırım. Kalpli pijamanı da severim, mürdüm hırkanı da... Sadece... Bana biraz daha böyle bak, yeter."

Ebru, Ateş’in o sarhoş ama saf sevgisi karşısında eridiğini hissetti. O an, mutfaktaki kahve kokusu, Ateş’in nefesi ve pijamasındaki kalpler birbirine karıştı. Ebru, dayanamayıp elini Ateş’in saçlarına götürdü, hafifçe okşadı. "Çok yaramazsın Ateş... Ama çok da güzelsin."

.
.
.