39. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ38.BÖLÜM VİCDAN
Bölümler 45Şu an: 38.BÖLÜM VİCDAN
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bağ evinin o küçük mutfağında hazırlanan her yemek dokunulmadan geri dönüyordu. Ebru, günlerdir ağzına tek bir lokma koymamıştı. Yüzü iyice solmuş, o canlı bakan gözlerinin altı morarmıştı. Ateş, elinde bir kase çorbayla odaya girdiğinde Ebru yine pencerenin dışındaki karanlığa bakıyordu.
"Ebru, yalvarırım bir kaşık..." dedi Ateş, sesi çaresizlikten titreyerek. "Kendini cezalandırıyorsun ama içimizdeki canı düşün. O daha çok küçük, sana ihtiyacı var."
Ebru başını çevirmedi bile. "Ömer orada açken, korkuyorken benim boğazımdan nasıl geçer Ateş? Ben nasıl anneyim? Onu koruyamadım..." Ateş, Ebru'nun bu eriyişini gördükçe içindeki canavarın daha da büyüdüğünü hissediyordu.
.
.
.
Ömer, koltuğun köşesinde kıvrılmış, elinde Ebru’nun malikaneden kalma küçük bir şalıyla uyumaya çalışıyordu. Karan odaya girdiğinde, çocuğun uykusunda bile "Anne... anne..." diye sayıkladığını duydu.
Karan, Ömer’in yanına gidip diz çöktü. Tam o sırada Ömer gözlerini açtı. Gözyaşlarıyla ıslanmış o kahverengi gözler, tıpkı Ebru’nunkiler gibi bakıyordu; hüzünlü, derin ve hesap soran bir ifadeyle... Karan bir an nefesinin kesildiğini hissetti. Ömer’in her mimiğinde, her bakışında Ebru’nun o saf ruhunu görüyordu.
"annem bana hep 'Karan amcanın kalbi aslında iyidir' derdi. Yalan mı söylemiş?"
Karan duyduklarıyla sarsıldı. Ebru, kendisine yapılan onca kötülüğe rağmen, bu çocuğa onu böyle mi anlatmıştı? İlk kez, sadece Ateş’ten intikam almadığını, Ebru’nun o bembeyaz dünyasını da ateşe verdiğini iliklerine kadar hissetti. Vicdanı, bir ur gibi ruhunu kemirmeye başladı.
Bu sırada Ateş, İstanbul’un altını üstüne getirmeye devam ediyordu. Cihan’dan gelen bir telefonla Ateş’in gözleri şimşek çaktı.
"Abi! Karan’ın adamlarından biri telefon sinyali verdi. Şehir dışındaki o eski sanayi bölgesinin yakınlarında bir yerlerde saklanıyorlar. Koordinatları alıyorum!"
Ateş, silahının şarjörünü sertçe yerine taktı. Artık sadece bir baba ya da bir koca değildi; o, ailesini parçalayanı yok etmeye yeminli bir infazcıydı. "Geliyorum Karan..." dedi dişlerinin arasından. "Bu gece İstanbul senin çığlıklarınla uyanacak."
Bağ evinin küçük banyosundan gelen öğürme sesleri, evin içindeki o ağır sessizliği parçalıyordu. Ebru, günlerdir midesine bir lokma girmemesine rağmen sürekli kusuyordu. Hamileliğin ilk belirtileri, yaşadığı bu devasa travmayla birleşince vücudu isyan bayrağını çekmişti.
Ateş, Ebru’nun saçlarını geriye doğru tutarken gözleri dolmuştu. Ebru, halsizlikten yere yığılırken fısıldadı: "Ateş... İçim çıkıyor... Ama sanki o acı gitmiyor. Ömer'i getirmeden bu sızı bitmeyecek."
Ateş, Ebru’yu kucağına alıp yatağa yatırırken dişlerini sıktı. "Bitecek güzelim. Söz veriyorum, bu gece bu hesap kapanacak."
Ateş, Karan’ın saklandığı o kasvetli, iki katlı evi bulmuştu. Bu kez kapıyı çalmadı; kapıyı bir balyoz gibi vurduğu tekmesiyle menteşelerinden ayırdı. İçerideki adamlar daha silahlarına davranamadan Cihan ve Ateş’in ekibi fırtına gibi daldı.
Ateş, koridorun sonunda elinde silahla bekleyen Karan’ı gördü. Karan tam tetiği çekecekken Ateş üzerine atıldı. Silah patladı ama mermi tavana gitti. Ateş, Karan’ı boğazından yakaladığı gibi duvara çarptı.
Ateş’in gözleri saf bir nefretle kararmıştı. "Sen benim evimi yaktın!" dedi ve Karan’ın suratına ilk yumruğu indirdi. Karan sendeledi ama Ateş izin vermedi. "Sen benim hamile karımı perişan ettin!" İkinci yumruk Karan’ın elmacık kemiğinde patladı.
Karan yere düştüğünde Ateş üzerine çıktı. Her yumrukta Ebru’nun döktüğü bir damla yaşın, Ömer’in bir hıçkırığının hesabını soruyordu. Karan kanlar içindeydi, karşı koymaya çalışıyordu ama Ateş’in öfkesi insani sınırları aşmıştı.
Ateş, Karan’ı santim santim benzetirken; Cihan yan odanın kapısını tekmesiyle açtı. Ömer köşede bir battaniyenin altına sinmiş, korkudan titriyordu. Cihan silahını beline taktı, yüzündeki o sert ifadeyi anında sildi ve şefkatle gülümsedi.
"Ömer... Aslanım, benim," dedi Cihan, dizlerinin üzerine çökerek.
Ömer, Cihan’ı görünce "Cihan amca!" diye bağırıp onun boynuna atıldı. Cihan, küçük çocuğu kucağına aldı, başını göğsüne yasladı ve saçlarını okşayarak sakinleştirmeye başladı. "Tamam bitti... Geçti aslanım. Amcan burada, baban burada. Artık kimse sana dokunamaz."
Ömer, Cihan’ın kucağında hıçkıra hıçkıra ağlarken, yandaki odadan Karan’ın inlemeleri ve Ateş’in ağır darbelerinin sesi geliyordu. Cihan, Ömer duymasın diye kulağını eliyle kapattı ve onu hızla evden çıkardı.
Karan, yediği darbelerin etkisiyle sarsılmışken bu kelimeyle buz kesti. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "Hamile mi? Ebru... o hamile mi?" dedi fısıltı gibi bir sesle.
Ateş, Karan’ın bu şaşkınlığını affetmedi. "Evet! Senden ve senin o pis kininden sakladığımız bir can taşıyor! Ve senin yüzünden şu an ölmek üzere!" Ateş, son ve en sert yumruğunu Karan’ın çenesine indirdi. Karan, duyduğu suçluluk ve yediği darbenin ağırlığıyla yere yığıldı. Artık karşılık vermiyordu; sadece boşluğa bakıyordu. Yaptığı haksızlığın büyüklüğü, Ateş'in yumruklarından daha çok canını yakmaya başlamıştı.
Ateş, üstünü başını düzeltti, ellerindeki kanı sildi. Kapıdaki adamlarına döndü, sesi bir komutanınki kadar keskin ve soğuktu:
"Bu leşi alın. Ben gelene kadar nefes alacak kadar kalsın, gerisi size emanet. Arslanoğlu'na dokunmanın bedelini her zerresinde hissetsin!"
Adamları Karan’ı sürüklerken Ateş tek bir saniye bile beklemeden dışarı, bahçeye fırladı. Cihan, Ömer’i arabaya bindirmişti. Ateş, arabanın kapısını açtığında Ömer’in o korku dolu ama umutla parlayan gözlerini gördü.
"Baba!" diye haykırdı Ömer, kollarını sonuna kadar açarak.
Ateş, hayatında hiçbir savaşı bu kadar büyük bir zaferle bitirmemişti. Ömer’i kucağına aldı, onu göğsüne bastırdı; küçük çocuğun kalp atışlarını kendi kalbinde hissetti. "Buradayım aslanım... Buradayım. Geçti, bitti her şey. Şimdi annene gidiyoruz."
.
.
.
Bağ evinin odasında ağır bir hüzün ve bitkinlik hakimdi. Ebru, günlerdir süren o sancılı bekleyişin, sürekli kusmanın ve ruhunu kemiren korkunun etkisiyle yatakta bembeyaz bir çarşaf gibi solgun yatıyordu. Gözleri kapalıydı ama huzurlu bir uyku değildi bu; adeta hayattan kopmuş, derin bir bitaplık içindeydi.
Dışarıda araba kapısının kapanma sesi duyuldu ama Ebru’nun uyanacak mecali kalmamıştı. Odada sadece Mira’nın endişeli nefes alışverişleri vardı.
Kapı yavaşça aralandı. Ateş, kucağındaki Ömer’i yere bıraktı ve parmağını dudaklarına götürerek "Şşşt" dedi. Ömer, yatakta yatan annesini görünce minik dudakları titredi, gözleri hemen doldu. Sessizce, parmak uçlarına basarak yatağa yaklaştı.
Ömer, yatağın kenarına tırmandı ve Ebru’nun o buz kesmiş yanağına yumuşacık bir öpücük kondurdu. "Anne..." diye fısıldadı, sesi meleklerin kanat çırpışı gibiydi. Ardından, Ebru’nun kolunun altına süzüldü, minik başını annesinin boynuna gömdü ve o çok özlediği kokusunu içine çekti. Ebru’nun zayıflamış eli, farkında olmadan bebeğinin üzerine kapandı.
Ebru, boynundaki o tanıdık sıcaklığı, o eşsiz kokuyu hissedince kaşları hafifçe çatıldı. Önce rüya gördüğünü sandı, uyanmaktan korktu. Ama o minik kolların onu daha sıkı sardığını hissedince gözlerini yavaşça araladı.
Boynuna gömülmüş o küçük kafayı, sarıya kaçan saçları gördüğünde kalbi bir an duracak gibi oldu. "Ömer?" dedi, sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı.
Ömer başını kaldırıp ıslak gözlerle gülümsedi. "Ben geldim anne... Babam beni kurtardı."
Ebru, bir anda bütün bitkinliğini, midesindeki o bulantıyı, günlerin yorgunluğunu unuttu. Hızla doğrulup Ömer’i göğsüne bastırdı. Hıçkırıkları odayı doldururken, onu kokluyor, öpüyor, gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. "Yavrum... Canım oğlum... Buradasın, gerçekten buradasın!"
Ateş, kapı eşiğinde kollarını kavuşturmuş, gözleri nemli bir halde hayatının en güzel manzarasını izliyordu. Arslanoğlu ailesi, küllerinden yeniden doğmuştu.
Güneşin ilk ışıkları bağ evinin küçük pencerelerinden sızarken, Ebru günlerdir ilk kez kabuslarla değil, boynundaki o eşsiz sıcaklıkla uyandı. Ömer, hala annesinin kolunun altında, küçük burnuyla Ebru’nun kokusunu çekerek uyuyordu. Ebru, sanki bir rüyadan uyanmışçasına elini yavaşça karnına, henüz varlığını kimsenin (Ömer hariç) tam idrak edemediği o küçük mucizeye götürdü.
"Seni koruyacağım," diye fısıldadı. "Ağabeyini de, seni de..."
Ateş ise tüm gece uyumamıştı. Verandanın basamaklarında oturmuş, elindeki kurumuş kan lekelerine bakıyordu. Karan’ın Ebru’nun hamile olduğunu öğrendiğindeki o şok ifadesi gözünün önünden gitmiyordu. Tam o sırada Cihan yanına yaklaştı.
"Abi, Karan mahzende... Kendine geldi. Ama tek kelime etmiyor, sadece duvarı izliyor. Adamlar talimat bekliyor," dedi Cihan, sesi sabahın sessizliğinde yankılanarak.
Ateş ayağa kalktı, ceketini omuzlarına attı. Gözlerinde o eski, merhametsiz parıltı vardı. "Ebru ve Ömer uyanmadan bu işi kökten çözeceğiz Cihan. Karan Arslanoğlu'nun ne demek olduğunu öğrendi, şimdi bedelini ödeme vaktidir."
Ateş, belindeki silahın şarjörünü kontrol edip tam bahçe kapısına yönelmişti ki, arkasından gelen o zayıf ama sarsılmaz sesi duydu:
"Ateş... Dur."
Ateş olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı. Arkasına döndüğünde, Ebru’yu kapı eşiğinde gördü. Üzerinde hala o perişan olduğu günlerin solgunluğu vardı ama gözleri ilk kez bu kadar net bakıyordu. Ömer içeride uyurken, Ebru tüm gücünü toplayıp kocasının önüne dikildi.
Ebru, ağır adımlarla Ateş’in yanına geldi. Titreyen ellerini Ateş’in o sert, yumruk yapmaktan boğumları kızarmış ellerinin üzerine koydu. Ateş, karısının dokunuşuyla birlikte o kasılan omuzlarının gevşediğini hissetti.
"Gitme Ateş," dedi Ebru, sesi bir yalvarıştan çok bir emir gibiydi. "Yeter... Evimiz yandı, evladımız kaçırıldı, biz bittik öldük dedik ama bak; Ömer içeride, ben buradayım. Yeni bir can da karnımda... Eğer şimdi o kapıdan çıkıp yine kana bulaşırsan, bu kez ne yapacaz."
Ateş, dişlerini sıktı. "Karan bunun bedelini ödemeli Ebru! Sana çektirdiklerinin, Ömer'in o korkusunun bir karşılığı olmalı!"
Ebru, Ateş’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. "En büyük bedeli Ömer'i bizden koparamayarak ödedi zaten. Bırak artık... Sular durulsun. Bizim intikama değil, birbirimize sarılmaya ihtiyacımız var. Çocuklarımızın babasına ihtiyacı var, bir katile değil."
Ateş, karısının gözlerindeki o derin hüzne ve karnındaki o küçük mucizeye baktı. O an, içindeki canavarın sustuğunu hissetti. Silahını belinden çıkarıp yanındaki sehpaya bıraktı ve Ebru’yu sıkıca göğsüne bastırdı.
"Tamam..." diye fısıldadı Ateş, saçlarını öperek. "Tamam güzelim... Bugün değil. Bugün sadece biz varız."
O sırada Cihan, bahçenin diğer ucundan onları izlerken hafifçe gülümsedi. Arslanoğlu malikanesinin küllerinden, belki de ilk kez bu kadar saf bir huzur doğuyordu. Karan mahzende kendi vicdanıyla baş başa kalırken, Arslanoğlu ailesi bağ evinin sessizliğinde yaralarını sarmaya başladı.
:
:
:
:
:
Bağ evinin küçük verandasında, sabah güneşinin altında kurulan kahvaltı sofrası, Arslanoğlu ailesi için uzun zamandır yedikleri en lezzetli yemekti. Ateş, kucağındaki Ömer’e zeytin yedirmeye çalışırken; Ebru, yüzünde günlerin ardından ilk kez beliren o hafif tebessümle çayları dolduruyordu. Şiddet gitmiş, yerini kırılgan ama samimi bir huzura bırakmıştı.
Mira, kolundaki sargıya rağmen sofraya yardım etmeye çalışırken, Cihan hemen elindeki tabağı alıp masaya bıraktı. "Mira, zorlama kendini. Ben hallederim," dedi sesi her zamankinden daha yumuşak bir tonda.
Mira, Cihan’ın bu korumacı tavrına karşılık hafifçe kızardı. "Cihan, sadece bir tabak... İyiyim ben, gerçekten."
Cihan duraksadı, Mira’nın gözlerinin içine baktı. O yangının ortasında Mira’yı kucağında taşırken kalbinin nasıl yerinden çıkacak gibi olduğunu hala unutamamıştı. "Sen iyi ol da..." diye fısıldadı, "Gerisi mühim değil."
Kahvaltı sonrası, Ateş ve Ebru, Ömer’i de alıp bahçedeki ağaçların altına geçtiklerinde; verandada Mira ve Cihan yalnız kaldı. Mira, rüzgarda uçuşan saçlarını kulağının arkasına iterken Cihan’a döndü.
"O gün ..." dedi Mira, sesi titreyerek. "Beni o dumanların arasından çıkardığın an... Sanki dünyada sadece senin sesin vardı Cihan. Eğer sen gelmeseydin..."
Cihan, ilk kez bu kadar cesurca hareket ederek, Mira’nın sargılı olmayan elini tuttu. Parmakları birbirine kenetlendiğinde, bağ evinin o sessiz bahçesinde sanki zaman durdu. "Bir daha asla öyle bir şeye izin vermem Mira," dedi Cihan, kararlılıkla. "Seni o ateşin içinde bırakmaktansa, o ateşte seninle yanmayı tercih ederdim."
Mira, gözleri dolarak Cihan’ın omzuna yaslandı. Cihan, hayatı boyunca abisinin gölgesinde bir savaşçı olmuştu ama ilk kez birine bu kadar ait hissediyordu.
✨️
✨️
✨️
Fikirlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın keyifli okumalar dilerim✨️
