34. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ33.BÖLÜM GÖLGE
Bölümler 45Şu an: 33.BÖLÜM GÖLGE
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru için gün, adliyenin gri koridorlarında, ağır ceza dosyaları ve bitmek bilmeyen duruşmalar arasında geçmişti. Cübbesini omuzlarından çıkarıp arabasına bindiğinde, şakaklarındaki o ince sızıyı hissedebiliyordu. Bugün kazandığı dava, bir kadının hayatını kurtarmıştı; yorgundu ama ruhu huzurluydu. Ancak kalbinin bir yarısı sabahtan beri malikanedeydi.
Kapıdan içeri girdiğinde, üzerindeki lacivert ceketi usulca kenara bıraktı. Evin sessizliği, akşamın çöken hüzünlü ışığıyla birleşmişti. Tam o sırada, merdivenlerin başından küçük ayak sesleri duyuldu.
"Anne!"
Ömer, pijamalarıyla merdivenlerden aşağı, Ebru’ya doğru adeta uçarak geliyordu. Ebru, yorgunluğunu o saniyede kapının dışında bıraktı ve dizlerinin üzerine çöküp kollarını sonuna kadar açtı. Ömer, annesinin boynuna sımsıkı sarıldı; minik elleri Ebru’nun boynundaki o inci kolyeye dolanmıştı.
"Çok özledim seni anne... Hiç gelmeyeceksin sandım," diye fısıldadı Ömer, yüzünü Ebru’nun boynuna gömerek.
Ebru, oğlunun o tertemiz süt kokusunu içine çekti. "Hiç gelmez olur muyum anneciğim? Hep buradayım, hep senin yanındayım."
Ebru, Ömer’i kucağına alıp salondaki büyük, yumuşak koltuğa geçti. Işıkları söndürdü, sadece şöminenin hafif çıtırtısı ve dışarıdaki rüzgarın sesi kaldı. Ömer, annesinin göğsüne iyice sokuldu. Ebru, bir yandan oğlunun ipek gibi saçlarını okşuyor, bir yandan da kısık sesle ona bir masal mırıldanıyordu.
Ömer’in göz kapakları ağırlaşırken, annesinin teninden gelen o tanıdık ve güven veren kokuyu içine çekiyordu. Ebru’nun kalp atışları, Ömer için dünyanın en huzurlu ninnisiydi. Birkaç dakika sonra, küçük adamın solukları düzene girdi, elleri Ebru’nun hırkasını tuttuğu yerde gevşedi. Ömer, annesinin kucağında, onun kokusuyla sarmalanmış bir halde derin bir uykuya daldı.
Ateş, elinde iki kadeh ve yüzünde yumuşacık bir gülümsemeyle kapıda belirdi. Karısının ve oğlunun o tablodan çıkmış gibi duran halini izlerken içini tarif edilemez bir sıcaklık kapladı. Ebru’nun başı koltuğun arkasına yaslanmış, gözleri kapalıydı ama yüzünde o gün boyu taşıdığı "avukat" ciddiyetinden eser yoktu. Sadece huzurlu bir anne vardı.
Ateş yavaşça yaklaşıp, karısının alnına uzun ve şefkatli bir öpücük kondurdu. "Senin en büyük zaferin bu sahne Ebru," diye fısıldadı. "Bütün mahkemelerden daha güçlü, bütün davalardan daha gerçek."
Ateş, Ömer’i kucağına alırken Ebru da yerinden doğruldu. Salonun loş ışığında, kocasının oğullarını ne kadar büyük bir şefkatle tuttuğunu izledi. O sert, tavizsiz Ateş Arslanoğlu gitmiş; yerine sadece bir baba gelmişti.Bütün o ağır hukuk terimleri, müvekkillerin bitmek bilmeyen talepleri ve adliyenin o soğuk duvarları zihninden silinip gitmişti.
Yukarı çıktıklarında, Ömer’i yatağına yatırışları adeta kutsal bir ritüel gibiydi. Ebru, oğlunun üzerini örttükten sonra eğilip saçlarından bir kez daha öptü. Ateş, Ebru’nun elini tutup onu yavaşça odadan çıkardı.
Kendi odalarına geçtiklerinde, Ebru balkonun kapısını araladı. Bahçedeki çam ağaçlarının kokusu içeri süzülürken, Ateş gelip arkasından ona sarıldı. Çenesini Ebru’nun omzuna yasladı.
"Bugün çok yoruldun," diye fısıldadı Ateş. "Ama yüzündeki o ifade... Ömer’le uyurkenki halin... Seni hiç bu kadar huzurlu görmemiştim."
Ebru, başını Ateş’in göğsüne yaslayıp dışarıdaki yıldızları izledi. "Bazen kendimi o kadar çok işe, davalara kaptırıyorum ki... Eve gelip Ömer’in o sıcaklığını hissedince asıl hayatın burada olduğunu hatırlıyorum Ateş. Adalet sadece mahkemelerde değil, bu yuvadaki huzurda da var."
Ateş, kollarını daha da sıkılaştırdı. "Benim adaletim de, huzurum da sensin Ebru."
Ertesi sabah malikane, kuş cıvıltıları ve bahçeden gelen fıskiye sesleriyle uyandı. Her zamanki o koşturmacalı sabahların aksine, bir sakinlik vardı havada. Ebru, üzerinde yumuşak bir sabahlıkla mutfağa indiğinde, Mira’yı verandada güneşin tadını çıkarırken buldu.
Cihan, mutfakta aşçılara yardım etmeye çalışıyor, bir yandan da Mira’ya taze meyvelerden bir tabak hazırlıyordu. Ama bu sefer o gürültülü hali gitmiş, yerini daha sakin, daha düşünceli birine bırakmıştı.
"Günaydın yenge," dedi Cihan, sesini çok yükseltmeden. "Mira biraz uyudu, ben de ona en sevdiği kahvaltıyı hazırlıyorum. Bugün her şey organik, her şey taze."
Mira, Ebru’ya bakıp gülümsedi. "Bugün herkes bir başka huzurlu sanki, değil mi Ebru?"
Ebru, masaya oturup derin bir nefes aldı. "Sanırım biraz durmaya ihtiyacımız vardı Mira. Sadece birbirimizin sesini duymaya, sakin bir kahvaltı yapmaya..."
O sırada merdivenlerden Ömer’in "Anne!" diyen neşeli sesi duyuldu. Ateş, oğlunu kucağına almış, yüzünde o nadir görülen yumuşak gülümsemeyle verandaya doğru yürüyordu. Arslanoğlu ailesi için bu sabah, ne bir davanın habercisiydi ne de bir iş krizinin; sadece bir aile olmanın o sessiz ama derin mutluluğuydu.
Ömer, babasının dizine oturmuş, neşeyle bir şeyler anlatıyor; Mira ise Cihan’ın hazırladığı taze meyvelerin tadını çıkarıyordu. Ebru, kahvesinden bir yudum alıp Ateş’in huzurlu yüzüne bakarken, hayatının en dengeli döneminde olduğunu hissediyordu.
Ta ki malikanenin ağır demir kapısının açıldığını bildiren o kulak tırmalayıcı zil sesi duyulana kadar...
Birkaç dakika sonra, koridorda yankılanan sert topuk sesleri verandaya kadar ulaştı. Gelen kişi, adımlarını bile bir otorite gösterisiyle atıyordu. Kapı eşiğinde beliren kadın; inci kolyesi, kusursuz topuzu ve her şeyi eleştirmeye hazır bakışlarıyla Çiğdem Arslanoğlu’ydu.
"Görüyorum ki," dedi Çiğdem Hanım, sesindeki o buz gibi aristokrat tınıyla. "Arslanoğlu malikanesi bir tatil köyüne dönmüş. Kimsenin kimseden haberi yok."
Ateş, yüzündeki gülümsemenin bir anda donduğunu hissetti. Yerinden yavaşça kalkarken sesi mesafeliydi: "Anne? Haber vermemiştin."
Çiğdem Hanım, oğlunun yanağına havaya kondurulan bir öpücük bıraktıktan sonra buz mavisi gözlerini masanın başındaki Ebru’ya dikti. Bakışlarında, Ebru’nun o bağımsız ruhuna ve avukatlık kimliğine duyduğu o eski, hiç sönmemiş hazımsızlık vardı.
"Haber vermeye gerek mi var Ateş? Kendi evime gelirken randevu mu alacağım?" dedi ve Ebru’ya dönerek hafifçe başını eğdi. "Ebru... Bakıyorum da adliye koridorlarından vakit bulup evin yolunu hatırlamışsın. Gerçi bu dağınıklık ve bu rahatlık tam da senin tarzın sanırım."
Ebru, içindeki o savunma refleksinin yükseldiğini hissetti. Bir avukat olarak sakin kalmayı çok iyi biliyordu ama bu kadının her kelimesi bir iğne gibi batıyordu. Masadaki peçeteyi usulca bıraktı ve ayağa kalktı. Yüzünde, Çiğdem Hanım’ın o buz gibi tavrına karşılık veren asil ve dimdik bir gülümseme vardı.
"Hoş geldiniz Çiğdem Hanım," dedi Ebru, sesini hiç titretmeden. "Tarzımız 'huzur' diyelim biz ona. Ailemizle baş başa kalmanın tadını çıkarıyorduk. Sizi bu kadar erken beklemiyorduk ama kahve ister misiniz? Gerçi sizin sevdiğiniz o özel harman buralarda pek bulunmaz ama..."
Çiğdem Hanım, Ebru’nun bu alttan almayan, mesafeli cevabıyla dudaklarını ince bir çizgi haline getirdi. Gözleri hemen yanındaki Mira’ya kaydı. "Mira... Sen de mi buradasın? Umarım Cihan seni bu gürültü patırtı arasında yormuyordur. Hamilelikte sakinlik önemlidir, ama görüyorum ki bu evde disiplin tamamen elden gitmiş."
.
.
.
Verandadaki o güneşli hava, sanki bir anda sonbahar serinliğine dönmüştü. Ateş, Ebru’nun gerilen omuzlarını fark edip elini karısının beline koydu. Bu sessiz bir destekti ama Çiğdem Hanım’ın keskin gözlerinden kaçmamıştı.
Çiğdem Hanım, kendisine uzatılan sandalyeye adeta bir tahta oturur gibi yerleşti. Gözleri masadaki örtüden, servis edilen tabaklara kadar her detayı didik didik ediyordu. En son bakışları, neşeyle babasının tabağından zeytin aşırmaya çalışan Ömer’e takıldı.
"Ömer," dedi Çiğdem Hanım, sesi bir disiplin yönetmeliği gibi mekanikti. "Sofrada dik oturulur evladım. Arslanoğlu soyadını taşıyan bir çocuk, disiplini beşikte öğrenmeli."
Ömer, elindeki çatalı yavaşça bırakıp annesine bakarken; Ateş’in çene kaslarının kasıldığını Ebru çoktan fark etmişti. Ebru, masanın altından Ateş’in dizine elini koydu; "Bırak, ben hallederim" der gibi bir işaretti bu.
"Çocuklar bazen çocuk olmayı hatırlamalı Çiğdem Hanım," dedi Ebru, sesindeki o kadife eldiven içine saklanmış çelik tınıyla. "Ömer burada, kendi evinde ve babasının kucağında. Disiplinden önce sevgiyi öğrenmesi bizim tercihimiz. Arslanoğlu disiplini, onun karakterinde zaten var; bunu zorla dayatmaya gerek yok."
Çiğdem Hanım, ince bir gülümsemeyle kahvesinden bir yudum aldı. "Sevgi ve gevşeklik arasındaki çizgi çok incedir Ebru. Ama tabii, sen günlerini adliyelerde suçlularla uğraşarak geçirdiğin için, evdeki bu nizamı fark etmemen normal. Belki de cübbeni giydiğinde hissettiğin o otoriteyi, evde çocuk bakarken bulamıyorsun, ne dersin?"
Masadaki sessizlik artık bıçakla kesilecek kadar ağırdı. Cihan, ortamı yumuşatmak için hemen araya girdi: "Çiğdem teyze, sen gelir gelmez yine başladın... Bak Mira hamile, doktor 'stres yasak' dedi. Gel biz seninle şu İtalya’dan getirttiğim tasarımcı kataloglarına bakalım, senin o rafine zevkine ihtiyacım var."
Çiğdem Hanım, Cihan’a kısa bir bakış fırlatıp tekrar Ebru’ya döndü. "Mira’nın sağlığı tabii ki önemli. Umarım Ebru’nun o bitmek bilmeyen iş temposu ve telefon trafiği, bu evdeki huzuru –varsa tabii– kaçırmıyordur."
Ateş daha fazla dayanamadı. Elindeki peçeteyi masaya bıraktı ve annesine doğrudan baktı: "Anne, buraya dinlenmeye mi geldin yoksa karımı sorgulamaya mı? Eğer dinlenmeye geldiysen başımızın üstünde yerin var. Ama Ebru’nun anneliğini veya avukatlığını tartışmaya açacaksan, bu konuşmayı hiç başlatmayalım."
Çiğdem Hanım, oğlunun bu net duruşu karşısında hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Görüyorum ki korumacılığın yine en üst seviyede Ateş. Neyse... Bavullarım yukarı çıkarılsın. Bir süre buradayım. Evin şu 'huzur' denen dağınıklığını biraz düzene sokmamız gerekecek anlaşılan."
Ebru, tabağındaki kahvaltıyı bitiremeyeceğini anladı. Ayağa kalktı, yüzündeki asaletinden ödün vermeden gülümsedi. "Siz nasıl isterseniz Çiğdem Hanım. Ama unutmayın; burası bir mahkeme salonu değil, burası bizim yuvamız. Ve bu yuvanın kuralları, bizim huzurumuza göre yazıldı."
✨️
✨️
✨️
Akşam yemeği, Çiğdem Hanım’ın isteği üzerine gümüş şamdanların ve ağır kristallerin gölgesinde, alışılmışın dışında bir resmiyetle başladı. Masanın bir ucunda Ateş, diğer ucunda Çiğdem Hanım oturuyordu. Ebru ise her zamanki vakur duruşuyla, oğlu Ömer’in hemen yanındaydı.
Yemek boyunca Çiğdem Hanım’ın bakışları Ömer’in üzerindeydi. Bir yandan torununa bakarken gözleri yumuşuyor, ona en sevdiği yemekleri ikram ediyor; diğer yandan ise zehirli bir zekayla lafı nereye getireceğini planlıyordu.
"Ömer..." dedi Çiğdem Hanım, elindeki kristal kadehi masaya yavaşça bırakarak. "Büyüdükçe ne kadar çok benziyorsun babana. Ama sadece dış görünüşün değil, bakışlarındaki o hüzün de tanıdık. Tıpkı Karan gibi..."
Masanın üzerindeki hava bir anda dondu. Ateş’in elindeki çatal tabağa çarparak tiz bir ses çıkardı. Ebru, sırtına saplanan o soğuk bıçağı hissetse de istifini bozmadı.
Çiğdem Hanım durmadı, buz gibi bir gülümsemeyle Ebru’ya baktı. "Neden herkes sustu? Gerçekler masada dururken yalanlarla karın doyuracak değiliz. Ömer, Karan’ın oğlu Ebru. Bu evin koridorlarında yürürken, onun damarlarında Karan’ın kanı akarken nasıl oluyor da hiçbir şey olmamış gibi 'mutlu aile' rolü yapabiliyorsunuz?"
"Anne yeter!" diye gürledi Ateş. Sesi yemek odasının duvarlarında yankılandı.
Ama Mira, Ateş'ten önce atıldı. Elini masaya sertçe vurarak arkadaşının gözlerindeki o anlık sarsıntıyı kapattı.
"Çiğdem Hanım, sınırınızı aşıyorsunuz! Ebru bu çocuğun annesi, Ateş ise babası. Ömer’in gerçek babası, ona kalbini açan, onu her gece kokusuyla uyutan ve her tehlikeden koruyandır. Karan bir hayaletti, Ebru ise bu hayaleti sevgisiyle gerçeğe dönüştürdü. Arkadaşımın anneliğini sorgulamak sizin haddiniz değil!"
Çiğdem Hanım, Mira’ya üstten bir bakış fırlattı. "Senin bu sadakatin takdire şayan Mira ama Arslanoğlu kanı, hukuk kitaplarına veya arkadaşlık yeminlerine sığmaz."
Tam o sırada, sabahtan beri babaannesinin soğuk tavırlarından huzursuz olan Ömer, sandalyesinden kalktı. Kimsenin beklemediği bir şey yaptı; doğruca annesi Ebru’ya yürüdü. Küçük kollarını annesinin boynuna sımsıkı doladı ve yüzünü Ebru’nun saçlarına gömdü.
Ebru, oğlunun bu beklenmedik ve yürekli çıkışıyla gözyaşlarını zor tuttu. Ömer’i kucağına çekip saçlarından öptü. "Ben iyiyim birtanem sakin ol."
Çiğdem Hanım, torununun Ebru’ya olan bu sarsılmaz bağlılığını görünce bir anlığına afalladı. Gözlerinde garip bir kıskançlık ve hayranlık karışımı belirdi. Ömer’e elini uzatıp yanağını okşamak istedi. "Seni sorgulamıyorum güzel oğlum... Sadece senin kim olduğunu asla unutmamanı istiyorum."
Ebru, Çiğdem Hanım’ın gözlerinin içine doğrudan baktı. "O kim olduğunu çok iyi biliyor Çiğdem Hanım. O, sevgiyle büyüyecek bir çocuk. Geçmişin karanlık gölgeleriyle değil, bizim ona sunduğumuz aydınlık gelecekle şekillenecek. Eğer bu masada kalmaya devam edecekseniz, bu gölgeleri yanınızda getirmeyin.
Yemek odasındaki o ağır hava, herkesin odalarına çekilmesiyle yerini malikanenin koridorlarına yayılan sağır edici bir sessizliğe bıraktı. Ebru, Ömer’i kucağından hiç indirmeden merdivenleri çıktı. Küçük çocuk, annesinin boynuna öyle bir sarılmıştı ki, sanki bırakırsa o buz gibi kelimelerin annesini alıp götüreceğinden korkuyordu.
Odaya girdiklerinde, Ebru usulca Ömer’i yataklarının hemen yanındaki beyaz beşiğine yatırdı. Ömer’in düzenli nefes alışları odayı doldurana kadar başında bekledi, saçlarını okşadı. Kendi kalbi hâlâ adliye koridorlarındaki bir sanık gibi çarpıyordu.
Ateş, kapıyı sessizce kapatıp karısının arkasında durdu. Ebru’nun omuzlarındaki o sarsılmaz dikliğin, yerini ince bir titremeye bıraktığını görebiliyordu.
"Ebru..." dedi Ateş, sesi odanın loşluğunda bir fısıltı gibi dağıldı.
Ebru arkasını dönmedi. Bakışları hâlâ uykusundaki Ömer’in üzerindeydi.
"Karan’ın adını o masaya neden getirdi Ateş? Neden bugün? Tam her şey yoluna girmişken, tam huzuru bulmuşken..."
Ateş, dayanamayıp yaklaştı ve ellerini Ebru’nun kollarına koydu. Onu kendine çevirmek istedi ama Ebru bir kaya gibi sertleşmişti. "Annem... Onun zehri kelimeleridir Ebru. Senin gücünü, Ömer’in sana olan o sarsılmaz bağını gördükçe nereden vuracağını şaşırdı. Lütfen, onun karanlığını bizim odamıza sokma."
Ebru sonunda başını kaldırıp Ateş’in gözlerine baktı. Gözleri dolmuştu ama tek bir damla bile akıtmıyordu. "O çocuk benim oğlum Ateş. Ben onu kalbimde büyüttüm. Karan bir hataydı, bir acıydı... Ama annenin bunu Ömer’in yüzüne bir suçmuş gibi vurmasına katlanamıyorum."
Ateş, Ebru’nun yüzünü avuçlarının içine aldı. Alnını karısının alnına yasladı, nefesi nefesine karışıyordu. "Özür dilerim Ebru... Onun adına, sana yaşattığı bu kırgınlık adına binlerce kez özür dilerim. Ama biliyorsun, Ömer’in babası benim. Kan bağının ötesinde, onu her nefesinde koruyan, ona adını veren benim. Annem ne derse desin, Arslanoğlu malikanesinin tek bir gerçeği var; o da sensin."
Ebru’nun gözlerinden nihayet bir damla süzülüp Ateş’in parmağına düştü. "Çok kırgınım Ateş. Sadece annene değil... Bu geçmişin peşimizi hiç bırakmayacak olmasına da kırgınım."
Ateş, karısının dudaklarına şefkatli ama bir o kadar da sahiplenici bir öpücük kondurdu. " Biz el ele durdukça, o geçmiş sadece bir gölgeden ibaret kalacak. Bu gece... Sadece biz varız. Ne annem, ne Karan, ne de davalar..."
Ateş, Ebru’yu belinden kavrayıp kendine daha sıkı çekti. Odanın içindeki o kırgın hava, Ateş’in kararlılığı ve tutkusuyla yavaş yavaş dağılırken; dışarıdaki fırtına Arslanoğlu çiftinin sığınağında yerini uzun, sıcak ve dertleşmeyle harmanlanmış bir geceye bırakıyordu.
.
.
.
Güneş, Arslanoğlu malikanesinin pencerelerinden süzülürken içerideki hava geceki fırtınanın tortularını taşıyordu. Ebru, erkenden kalkmış, kırgınlığını bir zırh gibi kuşandığı kıyafetlerinin altına gizlemişti. Üzerinde kar beyazı, dizlerinin hemen altında biten, v yakalı ve belini incecik saran asil bir elbise vardı. Beyazın o keskin ve temiz görüntüsü, Ebru’nun esmer teninde adeta parlıyordu. Saçlarını ensesinde sıkı, pürüzsüz bir topuz yapmış; dudaklarına ise sadece hafif bir parlatıcı sürmüştü.
Aynadaki yansımasına baktığında gördüğü tek şey; sarsılmaz bir avukat ve korumacı bir anneydi.
Ömer’i de özenle hazırladı. Küçük oğluna en sevdiği lacivert kazağını giydirip saçlarını usulca taradı. "Bugün çok yakışıklısın oğlum," dedi fısıldayarak.
Ateş uyandığında, Ebru’yu pencerenin önünde, bembeyaz elbisesiyle dururken buldu. Yaklaşıp elini karısının omzuna koymak istedi ama Ebru, fark ettirmeden bir adım geri çekilip komodinin üzerindeki çantasını aldı. Ateş’in elindeki boşluk, kalbindeki o özür borcunu daha da ağırlaştırdı. Ebru’nun gözlerindeki o mesafe, bin kelimeden daha acıydı.
Aşağı indiklerinde Mira ve Cihan çoktan masadaydı. Mira, hamileliğin verdiği o doğal ışıltıyla parlıyor, üzerinde çiçekli, tiril tiril bir elbise vardı. Cihan ise elinde taze sıkılmış meyve suyu bardağıyla Mira’nın etrafında pervane oluyordu.
"Günaydın millet!" dedi Cihan neşeyle. Ama Ebru’nun o bembeyaz, kusursuz halini görünce ıslık çalmadan edemedi. "Yenge, bu ne şıklık? Adliye bugün bir melek ağırlayacak sanırım!"
Mira, Ebru’nun o "hazır kıta" halini ve Ateş’le arasındaki o gözle görülür soğukluğu anında fark etti. "Ebru, harika görünüyorsun canım. Ama bu beyaz... Sanki birine bir mesaj veriyorsun gibi?"
Ebru, zoraki ama zarif bir gülümsemeyle oturdu. "Kendi hayatımın davası diyelim Mira. Beyaz bazen en sert cevaptır; hiçbir lekeyi kabul etmez."
Tam o sırada Çiğdem Hanım, sanki pusuya yatmış gibi yemek odasına girdi. Üzerinde gri, jilet gibi bir döpiyes vardı. Gözleri anında Ebru’nun beyaz elbisesine ve Ömer’in elini bir an bile bırakmayışına takıldı.
"Sabah şerefleri hayrolsun," dedi Çiğdem Hanım, sandalyesine otururken. "Ebru, bu ne acele? Beyazlar içinde bir kuğu gibisin ama... Fazla iddialı değil mi? Dün geceki konuşmalarımız seni biraz... saflaşmaya mı itti, yoksa suçluluk duygusu mu bu?"
Ebru, çayından sakin bir yudum aldı.
Çiğdem Hanım’ın zehrini akıtmasına izin verdi ama o zehrin kendisine ulaşmasına izin vermedi. "İddia değil Çiğdem Hanım, sadece gerçek. Beyaz leke tutmaz, ben de öyleyim. Sizin için kıyafet bir gösteriş olabilir ama benim için bir duruş."
Çiğdem Hanım, tabağındaki reçele bakarak devam etti: "Duruşun güzel ama temeli sağlam mı, ona bakmak lazım. Ateş, baksana karın senden bir adım önde gidiyor sanki. Dikkat et de, o adliye yollarında Arslanoğlu soyadının ağırlığını unutup kendi başına buyruk hareket etmesin."
Ateş, tabağındaki zeytini parçalarcasına ezdi. "Anne, Ebru ne yapacağını da, nerede duracağını da çok iyi bilir. Sen kendi çayının şekerine odaklan bence."
Mira araya girerek Çiğdem Hanım’ın dikkatini dağıtmaya çalıştı. "Cihan bugün bizi bebek alışverişine götürecekti Çiğdem Hanım, siz de gelmek ister misiniz? Belki o meşhur zevkinizle bize yol gösterirsiniz?"
Çiğdem Hanım, Mira’ya buz gibi bir bakış attı. "Bebek alışverişi mi? Önce o bebeğin bu evdeki yerini ve disiplinini konuşalım, sonra eşyasına bakarız." Bakışları tekrar Ömer’e döndü. "Ömer, gel bakayım babaannene. Bugün seninle biraz 'gerçek' Arslanoğlu erkekleri nasıl olur, onu konuşalım."
Ömer, annesinin elini daha sıkı tuttu ve başını Ebru’nun beyaz elbisesine yasladı. "Ben annemle gideceğim. Annemle oyun oynayacağız."
Çiğdem Hanım’ın yüzü bir anlığına kasıldı. Ebru ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla ayağa kalktı. Elbisesinin tek bir kırışıklığı bile yoktu. "Bizim gitmemiz gerekiyor. Ateş, akşam görüşürüz."
Ebru, Ateş’in cevap vermesine fırsat kalmadan, arkasında bir enkaz ve bir adet çok öfkeli kayınvalide bırakarak kapıya yöneldi.
Ebru’nun arabası kapıdan çıkar çıkmaz, Çiğdem Hanım verandanın gölgesine çekildi. Elindeki telefonuyla bir numarayı tuşladı. Yüzünde, sabahki o öfkeli ifadeden eser yoktu; şimdi sadece buz gibi bir kararlılık vardı.
"Gitti," dedi Çiğdem Hanım, sesi bir yılanın fısıltısı kadar alçaktı. "Adliyeye değil, şehir merkezindeki o büyük alışveriş merkezine gidiyor. Yanında çocuk da var. Onu orada bulabilirsin Karan. Ama dikkatli ol, Ebru zekidir. Acele etme, sadece varlığını hissettir. Arslanoğlu soyadının asıl sahibinin kim olduğunu hatırlat ona."
Telefonun ucundaki sessizlik, Çiğdem Hanım’ı gülümsetti. Karan ile olan bu gizli ittifakı, Ebru’yu Ateş’in gözünde bitirmek için kurduğu en büyük kumardı.
.
.
.
Alışveriş merkezinin kalabalığı Ebru’yu bir anlığına boğmuştu. Ensesindeki o tuhaf ürpertiyi "sabahki gerginliğe" yordu. Çiğdem Hanım’ın zehirli kelimelerini zihninden atmak, o beyaz elbisenin üzerindeki görünmez lekeleri silmek istiyordu. Ömer bir oyuncakçının vitrinine dalmışken, Ebru yanındaki şık butiğin vitrininde o elbiseyi gördü.
Mağazaya girdiğinde, parmakları kumaşın üzerinde gezindi. Tiril tiril, uçuş uçuş, uzun ve derin bir mor... Tam da ruhunun ihtiyacı olan o sakinleştirici renk. Kabine girdiğinde, o bembeyaz ve sert duruşlu elbiseyi çıkarıp askıya astı. Mor elbiseyi üzerine geçirdiğinde, kumaşın hafifliği omuzlarındaki yükü de almış gibiydi. Aynaya baktı; saçlarını gevşetti, birkaç tutam yüzüne düştü. Artık "Avukat Ebru Arslanoğlu" değil, sadece huzur arayan bir kadındı.
Mağazadan çıktığında, Ömer annesini görünce gözleri parladı. "Anne! Çok güzel olmuşsun, çiçek gibi!"
Ebru, oğlunun bu saf iltifatıyla gülümsedi. "Teşekkür ederim bitanem. Hadi, şimdi o dev robotu alalım."
Ebru, üzerindeki mor elbisenin rüzgarıyla yürürken; birkaç dükkan geride, kalabalığın arasına karışmış olan Karan, şapkasının altından onu izlemeye devam ediyordu. Çiğdem Hanım'dan aldığı talimat netti: Huzurunu boz ama kendini hemen açık etme.
Karan, Ebru’nun o yeni halini, morlar içindeki o yumuşak ama gururlu yürüyüşünü izlerken içindeki karanlık bir kat daha arttı. Ebru’nun kendisinden sonra bulduğu bu "yeni hayat" ona ağır geliyordu. Ebru mağazadan çıkıp alt kattaki kafeteryaya doğru yöneldiğinde, Karan da sessiz bir gölge gibi mesafeyi koruyarak peşindeydi.
Ebru, bir masaya oturup Ömer’e dondurma, kendine kahve siparişi verdi. Tam o sırada telefonu titredi. Arayan Çiğdem Hanım'dı.
Ebru derin bir nefes alıp açtı. "Efendim Çiğdem Hanım?"
Çiğdem Hanım’ın sesi telefonda her zamankinden daha nazik, ama bir o kadar da iğneleyiciydi. "Ebru... Bakıyorum da adliyeden erken çıkmışsın. Şehir merkezinde, morlar içinde çok neşeli görünüyormuşsun. Kuşlar söyledi... Dikkat et de, o morun huzuru bir anda kararmasın. Arslanoğlu kadınları nerede, kiminle olduğunu her zaman bilmelidir."
Ebru’nun elindeki kahve fincanı havada asılı kaldı. Etrafına bakındı. Kim vardı? Kim izliyordu onu? Çiğdem Hanım bu kadar detayı nasıl biliyordu? Tam karşısındaki yürüyen merdivenlerde, yukarı doğru çıkan kalabalığın arasında bir anlığına o tanıdık omuz yapısını, o duruşu gördü sanki. Ama merdivenler hızla akıp gitti.
Çiğdem Hanım’ın telefonunu kapattıktan sonra Ebru’nun elindeki kahve fincanı titremeye başladı. Etrafındaki o cıvıl cıvıl kalabalık bir anda üzerine geliyormuş gibi hissetti. Mor elbisesinin uçuşan etekleri artık ona huzur değil, savunmasızlık fısıldıyordu. Birinin nefesini ensesinde, bakışlarını sırtında hissediyordu ama kim olduğunu seçemiyordu.
"Ömer, hadi bir tanem, eve gidiyoruz," dedi Ebru, sesindeki telaşı gizlemeye çalışarak.
"Ama anne" dedi Ömer, elindeki dondurmaya şaşkınlıkla bakarak.
Ebru, oğlunun elini her zamankinden daha sıkı tuttu. "Başka bir zaman söz veriyorum. Baban bizi bekliyor."
Araba yol boyunca sanki gitmiyor, yollar uzuyordu. Ebru bahçe kapısından içeri girdiğinde, malikanenin o devasa sütunları ilk kez bir kale gibi göründü. İçeri girdiğinde Ateş’i çalışma odasının kapısında, elinde bir kadeh viskiyle, dalgın dalgın bahçeye bakarken buldu. Ateş, sabahki o mesafeli vedanın ağırlığını hala omuzlarında taşıyordu.
Ebru, kapıdan girer girmez Ömer’i bakıcısına teslim etti ve doğruca Ateş’e yürüdü. Ateş, karısının üzerindeki o yeni mor elbiseyi ve yüzündeki o solgun ifadeyi görünce kadehi masaya bıraktı.
"Ebru? Bu ne hal? Bir şey mi oldu?" diye sordu Ateş, sesi endişeyle kısılarak.
Ebru, daha fazla dayanamadı. Sabahki o soğuk, mesafeli tavrından dolayı duyduğu pişmanlık bir yumru gibi boğazına dizildi.
Ateş’in göğsüne yaslandı, kollarını beline sımsıkı doladı. "Özür dilerim Ateş... Sabah seni öyle bıraktığım için, araya o buz gibi duvarı ördüğüm için çok özür dilerim."
Ateş, karısının bu ani yakınlığıyla sarsıldı ama anında ona karşılık verdi. Çenesini Ebru’nun saçlarına yasladı. "Önemli değil güzelim, sadece iyi olmanı istiyorum. Ne oldu AVM'de? Neden bu kadar titriyorsun?"
Ebru, başını kaldırıp Ateş’in o güven veren gözlerine baktı. "Annen aradı Ateş. Nerede olduğumu, üzerimde ne olduğunu, neşeli göründüğümü... Her detayı biliyordu. 'Kuşlar söyledi' dedi ama o ses tonu... Sanki birileri beni adım adım izliyormuş gibi hissettim. Kalabalığın içinde bir gölge vardı, tanıdık ama seçemediğim bir gölge. Ateş, o masada Karan’ın adını boşuna açmadı annen. Bir şeyler oluyor, hissediyorum."
Ateş’in gözleri bir anda buz kesti. Çiğdem Hanım’ın bu kadar ileri gidebileceğini, Ebru’yu dışarıda taciz ettirebileceğini düşünmek bile kanını beynine sıçratmıştı. Ebru’nun yüzünü ellerinin arasına aldı, baş parmağıyla gözünün altındaki yorgunluğu okşadı.
"Buradasın, güvendesin," dedi Ateş, sesi şimdi bir aslanın hırıltısı kadar derinden geliyordu. "Annemin oyunlarına, o geçmişin gölgelerine izin vermeyeceğim Ebru. Kimsenin seni, bizi izlemesine müsaade etmem. Eğer o Karan denen herif bir yerlerde saklanıyorsa, onu bulup bu sefer gerçekten toprağa gömerim."
Ebru, Ateş’in bu sahiplenici tavrıyla biraz olsun nefes alabildi. "Sadece... Sadece korkuyorum Ateş. Ömer için, bizim için. Bu mor elbise bana huzur verir sanmıştım ama huzur sadece senin yanındaymış, anladım."
Ateş, Ebru’yu alnından öptü. "Bundan sonra yanımdan bir adım bile uzaklaşmayacaksın. Şimdi yukarı çıkalım, dinlen. Ben annemle küçük bir 'aile toplantısı' yapacağım."
💖
💖
💖
Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın lütfen
