İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

7. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

6. BÖLÜM HUZUR

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 6. BÖLÜM HUZUR
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime · Okuduğun bölüm
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Yeni bir gün

Ebru, Selim’in cinayetiyle ilgili kilit bir tanığa ulaşmak için Mardin’in en eski ve tekinsiz mahallelerinden birine, "Bakırcılar Çarşısı"nın arkasındaki dar bir sokağa gitmek zorunda kalır. Selçuk, korkudan arabada kalmayı tercih ederken, Ebru tek başına o karanlık dehlizlere girer.
Tam tanığın kapısına vardığında, Hazar’ın hala ona sadık kalan son iki adamı Ebru’nun yolunu keser.

Adam: "Avukat hanım, çok uzağa geldin. Buradan dönüşün o kadar kolay olmayacak."
Ebru tam geri çekilecekken, sokağın sonundaki bir evin damında bir karaltı belirir. Karan değildir bu, ama Karan’ın en sadık adamlarından biri olan Bedir’dir. Bedir hiçbir şey yapmaz, sadece elindeki metal tesbihi şakırdatır. O ses dar sokakta yankılanınca, Ebru’nun önünü kesen adamlar korkuyla birbirlerine bakarlar.
Adam: "Karan Ağa’nın gözü üzerimizde... Gidelim buradan!"
Adamlar arkalarına bakmadan kaçarlar. Ebru damdaki karaltıya bakar ama o çoktan kaybolmuştur. O an anlar ki; Karan yanında olmasa da, şehrin her taşına onun adını fısıldamıştır. Kimse ona dokunamaz.

Ebru akşam konağa döndüğünde, odasının masasında bir paket bulur. Paketi açtığında içinden çok eski, el yazması bir hukuk kitabı çıkar. İlk sayfasında Karan’ın o sert ama nizamlı el yazısıyla bir not vardır:
"Sen adaletin peşindeyken, ben senin gölgenin peşindeyim. Kitabın 142. sayfasına bak. Aradığın tanığın adresi orada. Seni özlemek, bu şehri korumaktan daha zormuş Ebru..."
Ebru notu göğsüne bastırır. Gözleri dolar ama bu sefer hüzünden değil, sevilmenin verdiği o muazzam güçten.
Selçuk içeri dalar: "Ebru! İnanmazsın, o korkunç sokağa girmeyelim diye dua ediyordum, bir baktım adamlar kaçmış! Gördün mü, benim şansım seni koruyor!"
Ebru, Selçuk’a bakıp sadece hafifçe gülümser. "Evet Selçuk... Senin şansın değil, bu şehrin sahibi koruyor bizi."

.
.
.

Ebru o gece, Karan’ın gönderdiği kitaptaki adresi inceledikten sonra pencerenin kenarına oturdu. Selçuk’un aşağıda hâlâ İstanbul’daki iş bağlantılarıyla yüksek sesle konuşması, Mardin’in sessizliğinde iğreti bir gürültü gibi yankılanıyordu.
Ebru, Karan’ın o az ama öz konuşmasını, sesindeki o güven veren tınıyı öyle çok özlemişti ki... Kendi kendine fısıldadı: "Neredesin Karan? Bu kadar özletmek yeter..."

Tam o sırada, odasının kapısı hafifçe tıklandı. Gelen Mira’ydı. Elinde iki kadeh buz gibi su ve yüzünde her zamanki "ben bir şeyler biliyorum" ifadesi vardı.
Mira: "Ebru, aşağıda Selçuk kendi kendine zafer kutlaması yapıyor ama senin gözlerin yine uzaklarda. Bak, ben bu adamın (Selçuk) gitmeye niyeti olmadığını anladım. Ama Karan’ın da bu 'hayalet' oyununu bir yerde bitirmesi lazım. Yoksa bu çocuk (Selçuk) yakında konağın tapusunu üzerine geçirmeye kalkacak."
Ebru: "Karan’ın bir bildiği vardır Mira. O asla sebepsiz yere bırakıp gitmez."
Mira: "Biliyorum canım, orası kesin. Ama bak ne diyeceğim... Yarın o nottaki adrese, o tanığa gideceksin ya? Karan’ın orada olacağından adım gibi eminim. Adam seni yalnız bırakır mı hiç?"
.
.
.
.

Ebru, sabah erkenden Selçuk’u bir bahaneyle konakta bırakıp (belki de Mira’nın yardımıyla ona yanlış bir adres vererek), Karan’ın notundaki o gizli adrese doğru yola çıktı. Adres, Mardin’in biraz dışında, kayalıkların arasına gizlenmiş eski bir manastır kalıntısını işaret ediyordu.

Hava hafif rüzgarlıydı, vadiden gelen sesler Ebru’nun kalp atışlarına karışıyordu. Manastırın avlusuna girdiğinde etraf sessizdi. Tam umudunu yitirmek üzereyken, manastırın gölgeli koridorundan bir ses yankılandı.
Ses: "Zamanından önce geldin Avukat Hanım... Sabırsızsın."
Bu ses Karan’ın sesi değildi. Bu, Selim’in davasındaki o kilit tanık, yaşlı bir adamdı. Ama adamın arkasından, o tanıdık, ağır ve güven veren adımlar duyuldu.
Tozların arasından, üzerinde siyah bir gömlek, yorgun ama her zamanki gibi dik duruşuyla Karan belirdi. Gözleri Ebru’yla buluştuğunda, o birkaç günlük hasret sanki bir asır gibi geçti aralarından.
Ebru: (Sesi titreyerek) "Karan..."
Karan hiçbir şey demedi, sadece yavaşça yaklaştı. Aralarındaki o son mesafeyi de kapatıp, Ebru’nun yüzünü ellerinin arasına aldı. Alnını Ebru’nun alnına dayadı.
Karan: "Özledim... Seni bu şehrin her köşesinde, her gölgesinde özledim Ebru. Ama Hazar’ın kökünü kazımadan dönersem, seni sonsuza kadar kaybedebilirdim. Şimdi... Şimdi her şey bitti."

Karan, Ebru’nun yüzünü ellerinin arasına aldığında zaman durmuş gibiydi. Manastırın kadim taşları, rüzgarın feryadı ve vadinin derin sessizliği bu ana tanıklık ediyordu. Ebru’nun gözlerinden bir damla yaş süzülürken, Karan baş parmağıyla o yaşı usulca sildi.
Karan: "Seni bir daha asla yalnız bırakmayacağım Ebru... Gölgem bile senden uzaklaşmayacak artık."
Ebru, Karan’ın ceketinin yakalarına tutundu, sanki bıraksa yine o gizemli görevlerine gidecekmiş gibi sıkıca sarıldı ona. Karan da kollarını Ebru’nun beline doladı ve onu göğsüne bastırdı. O an, ne Selçuk’un varlığı ne de Hazar’ın bitmek bilmeyen oyunları umurlarındaydı. Sadece birbirlerinin kalp atışlarını duyuyorlardı.

Ebru: (Geri çekilip Karan’ın yorgun gözlerine bakarak) "Çok korktum Karan... Ama bir yandan da hep hissettim seni. Yanımda olmasan da ruhunla beni koruduğunu biliyordum."
Karan: "Seni korumak benim nefes alma sebebim Ebru. Şimdi her şey değişecek. Hazar artık bir gölgeden ibaret, ama biz... biz artık gerçeğiz."

Karan ve Ebru, yan yana, omuz omuza konağın kapısından içeri girdiler. Avluda Mira, Yiğit ve tabii ki Selçuk vardı. Selçuk yine elinde telefonuyla birilerine emirler yağdırıyordu ama Karan’ı Ebru’nun yanında, o sarsılmaz ve vakur duruşuyla görünce telefonu elinden düşecek gibi oldu.

Selçuk: "Karan? Sen... Sen geri mi döndün? Ebru, hani nerede olduğunu bilmiyordun?"
Ebru, Karan’ın koluna girdi ve Selçuk’un gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Bu, zaferin ve aidiyetin gülümsemesiydi.
Ebru: "Karan hiç gitmemişti ki Selçuk. O hep buradaydı, sadece senin göremeyeceğin kadar derindeydi."
Yiğit: (Gülümseyerek yanlarına gelir) "Hoş geldin kardeşim. Tam zamanında geldin. Sofrayı kuruyorduk."
Mira: (Kısık sesle Selçuk'a doğru) "Selçukcuğum, bence senin uçak biletini erkene çekme vaktin geldi. Bu sahnede sana artık rol kalmadı."

Selçuk Pars, o sabah bavullarını toplarken her zamanki kibrinden yoksundu. Karan’ın sadece bir bakışıyla tüm o pahalı dünyasının burada ne kadar hükümsüz olduğunu anlamıştı. Kapıda Ebru’yla son kez karşılaştı.
Selçuk: "Ebru, belki bir gün... İstanbul’un o ışıklı caddelerini özlersin. O zaman beni ara."
Ebru: "Ben ışığımı burada, bu taş duvarların arasında buldum Selçuk. Yolun açık olsun."
Selçuk’un lüks arabası konak kapısından uzaklaşırken, Mira arkasından su döküyormuş gibi yapıp muzipçe gülümsedi. "Güle güle plazaların prensi, biz burada gerçek bir bey ile devam ediyoruz!"

Akşam çöktüğünde Soykan Konağı’nda hummalı bir hazırlık vardı. Karan’ın ailesi, Mardin’in en saygın ailelerinden biri olarak, Ebru’yu ve ailesini ziyarete geliyordu. Bu sadece bir nezaket ziyareti değil, "sen bizim gelinimizsin" demenin sessiz ilanıydı.
Karan’ın annesi Zelal Hanım, başında ipek yazması ve göğsünde taşıdığı ağır gerdanlığıyla avluya girdi. Yanında Karan ve babası vardı. Ebru, üzerinde geleneksel ama modern dokunuşlu lacivert bir elbise ile onları karşıladı.
Zelal Hanım: (Ebru’nun ellerini tutup onu süzerek) "Gözlerinin feri yerinde kızım. Karan anlattığından daha fazlasın. Bu konak çok fırtına gördü ama senin gibi dik duranını az gördü."
Ebru, Zelal Hanım’ın elini öperken Karan’la göz göze geldi. Karan’ın bakışlarında ilk kez korumacılığın ötesinde, derin bir gurur vardı.

Sofrada Zelal Hanım, Ebru’yu adeta "gelin gözüyle" inceliyordu. Ama bu inceleme eleştirel değil, sahiplenici bir incelemeydi. Ebru’nun her hareketi, kahve ikram edişindeki zarafeti, Yiğit’e olan abla şefkati Zelal Hanım’ın onayından geçiyordu.
Zelal Hanım: "Ebru kızım, avukatlık büyük iştir, hak savunmak zordur. Ama unutma, bizim buralarda kadının sözü, erkeğin kılıcından keskindir. Sen bu ailenin sadece gelini değil, adaleti olacaksın."
Karan, masanın altından Ebru’nun elini yavaşça tuttu. Zelal Hanım bunu fark etti ama görmezden gelip hafifçe gülümsedi. Bu, ilişkinin resmen onaylandığı andı.

Karan’ın ailesiyle yenen o ağırbaşlı ve sevgi dolu yemeğin ardından konak sakinleşmişti. Zelal Hanım, giderken Ebru’nun boynuna aile yadigarı bir zümrüt kolye takmış, bu hamleyle Ebru’nun artık Soykanların "müstakbel gelini" olduğunu mühürlemişti.
Ebru, herkes uyuduktan sonra kolyeye bakmak ve biraz serinlemek için avludaki sedire oturdu. Karan, misafirleri uğurladıktan sonra yanına geldi.
Karan: "Annem kolay kolay kimseyi sevmez Ebru. Ama o kolyeyi boynuna takarken gözlerinde gördüm; seni evladı gibi bildi."
Ebru: (Gülümseyerek) "Onların sevgisini kazanmak benim için paradan, puldan çok daha değerli Karan. İlk defa kendimi tam hissediyorum."
Karan tam Ebru’nun elini tutacakken, avlunun dış kapısından hafif bir tıkırtı geldi. Karan anında tetikte, Ebru’nun önüne geçti. Kapının altından siyah bir zarfın itildiğini gördüler.

Karan hızla kapıyı açıp sokağa fırladı ama sadece uzaklaşan bir motor sesi duyuldu. Geri dönüp yerdeki siyah zarfı aldı. Ebru’nun yanına gelip zarfı açtığında, içinden ne bir tehdit notu ne de bir mermi çıktı... Sadece bir fotoğraf ve bir kuru gül döküldü.
Fotoğraf, Ebru ve Karan’ın o akşamki yemekten, neşe içinde gülerken çekilmiş bir karesiydi. Ama fotoğrafın üzerinde, Ebru’nun taktığı o zümrüt kolyenin etrafı kırmızı bir kalemle yuvarlak içine alınmıştı.
Ebru: (Sesi titreyerek) "Bizi... Bizi izliyor Karan. En mutlu anımızda bile tepemizde."
Karan: "Hazar değil bu... Hazar bu kadar zarif bir tehdit savurmaz. O yakıp yıkmayı sever. Bu daha sinsi biri."
O sırada Karan fotoğrafın arkasını çevirdi. Tek bir cümle yazıyordu:
"Bazı mücevherler kanla yıkanmıştır, boynunda taşıdığın şeref mi yoksa bir borç mu avukat?"

Ertesi sabah, bu küçük gerilim Ebru ve Karan’ın arasında bir sır olarak kaldı, keyiflerini tamamen kaçırmak istemediler. Ama Mira, avludaki gerginliği sezip kendi yöntemleriyle harekete geçti.
Mira: (Ebru’ya kahve getirirken) "Bakıyorum da gece kuşu yine bir şeyler karıştırmış. Karan’ın suratı sabah mahkeme duvarı gibiydi. Selçuk gitti diye sevinmiştik ama Mardin’in 'hayaletleri' bitmiyor galiba?"
Ebru: "Mira, sadece küçük bir huzursuzluk. Karan halleder."
Mira: "Karan halleder ama ben de boş durmam. O fotoğrafın çekildiği açıyı buldum. Bizim konağın tam karşısındaki terk edilmiş minare! Ben oraya bir 'göz' (gizli kamera) koymaya gidiyorum. Bakalım kimmiş bu fotoğrafçı beyefendi?"

Karan, elindeki fotoğrafı yavaşça buruşturup cebine koydu. Ebru’nun gözlerindeki o anlık endişeyi gördüğünde, ellerini onun omuzlarına koyup derin bir nefes aldı.
Karan: "Ebru, bak bana. Bu sadece bir gölge oyunu. Karanlıktan korkanlar, ışığı olanların huzurunu kaçırmak ister. Bu fotoğrafı gönderen, bizim şu anki mutluluğumuza ulaşamayan bir zavallı. Kimsenin tadını kaçırmasına izin vermeyeceğiz."
Ebru: "Haklısın Karan. Biz ne fırtınalar atlattık, bir kağıt parçasına mı boyun eğeceğiz? Ben bu kolyeyi boynumda gururla taşıyacağım."
Karan gülümsedi ve Ebru’nun alnına huzurlu bir öpücük kondurdu. O geceyi daha fazla kurcalamadan, birbirlerine duydukları sarsılmaz güvenle kapattılar.

Huzur kaldığı yerden devam ediyordu. Selçuk’un gidişiyle konak adeta nefes almıştı. Ebru, sabah erkenden avluya indiğinde Melike Ana’nın o meşhur reyhan şerbetini hazırladığını gördü.
Melike Ana: "Kızım, Zelal Hanım haber yollamış. Yarın akşam sizi kendi bağ evlerinde ağırlamak isterler. Bu sefer işleri biraz daha... resmileştirmek niyetindeler galiba."
Ebru’nun kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu, Mardin usulü bir "söz" merasimi demekti.

Tabii ki Mira boş durur mu? Haberi alır almaz Ebru’yu odasına çekip yatağın üzerine onlarca kumaş ve elbise numunesi serdi.
Mira: "Ebru! Sonunda beklediğim an geldi. Selçuk gibi 'plaza tipleriyle' vakit kaybettik ama bak, gerçek bir Mardin gelini olma yolunda ilk resmi adım atılıyor. Lacivert mi olsun, yoksa bu toprakların rengi olan o meşhur safran sarısı mı? Karan seni gördüğünde dili tutulmalı!"
Ebru: (Gülerek) "Mira, alt tarafı bir aile yemeği daha olacak."
Mira: "Hadi oradan! O zümrüt kolye boynuna takıldıysa, o yemek 'evet' yemeğidir. Hazırlan, yarın akşam Mardin yıkılacak!"

Ebru ve Mira hazırlıklarla uğraşırken, Karan yanına Yiğit’i alarak o fotoğrafın geldiği sokağın köşesine gitti. Hiç gürültü çıkarmadan, fotoğrafı bırakan motorcuyu (Hazar’ın son bir kuruşla tuttuğu bir genç) buldurdu. Ama ona şiddet uygulamak yerine, cebine bir miktar para koyup kulağına fısıldadı:
Karan: "Hazar’a git ve de ki; 'Karan Ağa’nın saadetini izlemek için bir fotoğraf yetmez, eğer çok merak ediyorsa düğünümüze davetlidir, ama misafir olarak değil, adaletin önünde diz çökmüş bir mahkum olarak.' Bir daha bu sokağa girersen, fotoğrafın kendisi değil, gölgen bile buralarda dolaşamaz."
Karan konakta hiçbir şey olmamış gibi geri döndü ve Ebru’nun yanına, o huzurlu sofraya oturdu.
.
.
.

Bugün atacağım son bölüm biraz biriktirmeyi düşünüyorum en geç yarın devamı gelir ama artık günde 1 bölüm olacak şekilde sizinle paylaşacağım biraz da emeklerimin karşılığını görmek istiyorum 😁✨️✨️