26. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ25.BÖLÜM DEDİKODULAR
Bölümler 45Şu an: 25.BÖLÜM DEDİKODULAR
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ateş sandalyede hafifçe iki yana sallanırken, Ebru cezvenin başında kahveyi köpürtmekle meşguldü.
Ateş, kendi kendine bir şeyler fısıldıyordu ama kelimeler birbirine dolanıyordu:
"Mavi... Maviydi o gün. Şimdi pembe kalpler... Ebru, sen bir gökkuşağı mısın yoksa benim hayalim mi? Bu küçük aslan da... O da mı kalpli pijama giyecek?"
Ebru, kıkırdayarak kahve fincanını masaya bıraktı. "Hadi Ateş , iç şu kahveyi de kendine gel. Yarın sabah bu söylediklerini hatırlatınca yüzün o mürdüm hırkamdan daha mor olacak!"
Ebru tam masadan uzaklaşacakken, Ateş’in o uzun ve zarif elleri Ebru’nun beline dolandı. Ebru ne olduğunu anlamadan, Ateş onu hafifçe kendine doğru çekip dizine oturttu. Ebru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı, elindeki fincan tabağı masaya "tık" diye vurdu.
"Ateş! Ne yapıyorsun? Cihan gelse bittik biz!" diye fısıldadı Ebru, nefesi kesilerek.
Ateş, Ebru’nun korkusuna sadece o sarhoş ve derin tebessümüyle karşılık verdi. Bir elini yavaşça Ebru’nun yüzüne çıkardı. Parmak uçlarıyla Ebru’nun kaşlarını, gözlerinin kenarını, o küçük burnunu sanki kutsal bir emaneti inceler gibi tek tek gezdi.
"Şşş... Cihan yok. Sadece biz varız," dedi Ateş, sesi kadife gibi pürüzsüzleşmişti. "Senin yüzün... Neden bu kadar huzur veriyor biliyor musun? Çünkü sen, bütün o fırtınaların içinde ayakta kalmış bir çiçek gibisin. Ben hayatımda hiç bu kadar güzel bir manzara görmedim."
Ebru, normalde olsa hemen kalkıp gitmesi gerekirdi ama Ateş’in o temiz sevgisi, o çocuksu dürüstlüğü onu olduğu yere mühürledi. Ateş, Ebru’nun yüzündeki her bir noktayı büyük bir dikkatle incelerken, Ebru sadece onun bu hallerine, o sarsak ama derin aşkına baktı.
Kendi kendine, "Şu haline bak... Koca Ateş ne hallere düştü," diye geçirdi içinden ve o yumuşacık kahkahası mutfakta yankılandı. Ateş’in gözlerinin içine bakıp elini onun o dağınık saçlarına daldırdı. "Sen gerçekten delisin Ateş... Ama galiba bu delilik bana çok iyi geliyor."
Ateş, başını Ebru’nun o kalpli pijamasının üzerine, tam kalbinin hizasına yasladı. "Gül sen... Hep gül. Ben senin gülüşün için dünyayı yakarım."
Ateş, o yeşil gözlerini Ebru’nun gözlerinden ayırmadan, sanki dünyanın en kırılgan porselenine dokunur gibi yavaşça öne eğildi. Ebru, kalbinin o kalpli pijamasının altından dışarı fırlayacağını sandı ama gözlerini kapatmaktan, bu huzura teslim olmaktan başka bir şey yapamadı.
Dudakları birbirine değdiğinde, dışarıdaki kış ayazı bir anda kavurucu bir sıcaklığa dönüştü. Öyle sert, öyle hırslı bir öpücük değildi bu; Ateş’in o naif ruhuna yakışır şekilde, kuş tüyü kadar hafif, bir "merhaba" kadar masum ama bir ömür sürecek kadar derindi.
Ateş geri çekildiğinde, ikisinin de soluğu kesilmişti. Ateş’in o sarhoş tebessümü, Ebru’nun yüzündeki o mahcup gülümsemeyle birleşti.
Ebru, Ateş’in yüzüne bakınca kıkırdamadan edemedi.
Ebru’nun sürdüğü o hafif, şeftali tonundaki ruju, Ateş’in alt dudağının kenarına bulaşmıştı. O ciddi, o mesafeli Ateş’in dudağındaki o minik, renkli iz; aralarındaki o "yasaklı ama imkansız olmayan" aşkın ilk somut kanıtıydı.
"Ateş..." dedi Ebru, sesi titreyerek. "Dudağında... Benim izim kalmış."
Ateş, elini dudağına götürdü, o ruju parmağıyla hafifçe dağıttı ama silmedi. Gözlerinde öyle bir hayranlık vardı ki, sanki o ruj lekesi onun için bir madalyaydı. "Kalsın," dedi Ateş, sesi iyice boğuklaşarak. "Hayatım boyunca taşıyabilirim bu izi. Sen yeter ki böyle bak bana."
Ebru, başını Ateş’in alnına yasladı. O an, ne Karan’ın gölgesi ne de Cihan’ın baskın korkusu vardı. Sadece o mutfaktaki sessizlik ve Ateş’in dudağındaki o pembe hatıra...
.
.
.
Ebru, kalpli pijamalarının üstünü alelacele çekiştirip düzeltti, saçlarını elleriyle geriye itti. Kalbi hala ağzında atıyordu. Ateş ise hala o tatlı sarhoşluğun ve az önceki öpücüğün sersemliğiyle sandalyede gülümsüyordu.
"Ateş! Kalk, toparlan! Geliyorlar!" diye fısıldadı Ebru dehşetle. Ateş’in dudağındaki o şeftali tonundaki ruj lekesini fark edince gözleri fal taşı gibi açıldı. "Eyvah! Dudağın...!"
Ebru, masadaki peçeteyi kapıp Ateş’in üzerine atıldı ama tam o sırada dış kapıdan anahtar sesi geldi: "Tık... Tık...!"
.
.
.
Kapı açıldı, Cihan içeriye elinde kocaman bir pamuk şeker yumağı ve omzunda Mira’nın çantasıyla daldı. Arkasından Mira, gülmekten yorulmuş bir halde giriyordu.
"Yenge?! Sen daha yatmadın mı? Bak sana panayır buldum, pamuk şeker aldım! Aslan yeğenim tatlı sev... Lan?!"
Cihan durdu. Gözleri mutfak masasında, uykulu uykulu sırıtan Ateş’e ve yanında suçlu gibi dikilen Ebru’ya odaklandı. Cihan’ın o korumacı radarları anında "Kırmızı Alarm" vermeye başladı.
Cihan, Ateş’e doğru bir adım attı. Burnunu Ateş’in yüzüne kadar yaklaştırdı. "Ateş... Hayırdır aslanım? Sen bu saatte neden benim yengemin mutfağındasın? Hem de... Lan o dudağındaki ne?! Sen çilekli dondurma mı yedin, yoksa biri seni 'yanlışlıkla' mı öptü?"
Mira arkadan yetişip Ateş’in dudağındaki o belirgin ruj izini görünce elini ağzına kapattı, Ebru’ya bakıp göz kırptı. Ebru ise yerin dibine girmek istiyordu.
"Cihan, saçmalama!" dedi Ebru, sesi titreyerek. "Ateş ... Şey... Biraz fazla kaçırmış dışarıda, kapısını açamadı, 'Ebru yardım et' dedi. Ben de içeri aldım, kahve yaptım. O dudağındaki de... Şey... Benim fincanımdan içti yanlışlıkla! Ruj kalmış fincanda, ona bulaşmış!"
Cihan, Ateş’in yakasından hafifçe tutup onu kendine çekti. "Fincandan ruj mu bulaşır lan?! Resmen mühürlenmiş adam! Ateş, konuş bakayım, dilini mi yuttun? Bu ne hal?"
Ateş, o sarhoş cesaretiyle Cihan’ın omzuna elini koydu. "Cihan... Kardeşim... Yengen çok güzel kahve yapıyor. Kalpleri de çok güzel... Ruj da... Her şey çok güzel..."
Cihan, Mira’ya döndü. "Mira, bu adam ne diyor? Kalpler malpler diyor, yengeme mi yürüyor bu sarhoş haliyle? Ben şimdi bunu balkon demirlerine asmaz mıyım?"
Mira, Cihan’ın koluna girip onu çekiştirmeye başladı. "Ay Cihan, adam sarhoş saçmalıyor işte! Gel hadi, yengen de yatsın artık. Ateş’i de evine yollayalım, yarın sabah hiçbirini hatırlamayacak zaten!"
Cihan, Ateş’i kapıya doğru ittirirken hala söyleniyordu: "Yarın sabah seninle bir 'atom' içeceğiz Ateş Efendi! O rujun hesabını soracağım sana! Ponponlu terlikten sonra bir de bu çıktı başımıza!"
.
.
.
Güneş, perdelerin arasından sızmaya çalışıyordu ama Ebru’nun gözlerini açmaya bile mecali yoktu. Gece Ateş’in dizinde hissettiği o hafiflik gitmiş, yerine sanki tonlarca yük binmişti omuzlarına. 6. ayın o meşhur bel ağrıları ve karnındaki o sinsi kasılmalar, sabahın köründe "ben buradayım" diyordu.
Ebru, kalpli pijamalarının içinde bir sağa bir sola dönmeye çalıştı ama her hareketi canını yakıyordu. "Biraz daha..." diye fısıldadı yastığına gömülerek. "Sadece beş dakika daha uyusam geçer belki..." Ama geçmiyordu. Karnındaki küçük aslan parçası da bugün huzursuzdu; sanki annesinin o yorgunluğunu hissetmiş gibi içeriden durmadan kendini hatırlatıyordu.
Mutfaktan kahvaltı kokuları geliyordu ama Ebru’nun midesi o kokulara bile isyan ediyordu. Cihan, kapıyı hafifçe tıkladı.
"Yenge? Hadi, güneş doğdu, kahvaltı hazır! Bak sana en tazesinden simit aldım!"
Ebru, boğuk bir sesle yanıt verdi: "Cihan... Siz yapın kahvaltıyı. Ben çok yorgunum, biraz daha uyuyacağım."
Cihan ve Mira kapının eşiğinde belirdiler. Ebru’nun yüzündeki o solgunluğu ve göz altındaki morlukları görünce Cihan’ın o neşeli hali bir anda söndü. "Yenge, iyi değilsin sen. Rengin kireç gibi olmuş. Sancın mı var yoksa?"
Ebru, zorlukla doğrulmaya çalıştı ama yüzü acıyla buruştu, elini karnının altına koydu. "Bilmiyorum Cihan... Çok ağır hissediyorum kendimi. Her yerim sızlıyor."
Mira hemen yanına oturup elini tuttu. "Canım benim, çok normal bu aylar. Ama bugün hiç kalkma sen, biz her şeyi hallederiz. Cihan, hadi doktoru arayalım mı ne dersin?"
Cihan, panikle telefonuna sarıldı. "Hemen arıyorum! Ateş’e de haber vereyim mi? O anlar bu işlerden, dünkü atomdan bir daha mı yapsa?"
Ebru, Ateş’in adını duyunca o geceyi hatırladı. Dudağındaki o hayali sıcaklığı hissetti ama şu an o kadar bitkindi ki, o tatlı anı bile düşünecek gücü kalmamıştı. "Ateş’e söyleme..." dedi fısıltıyla. "Görmesin beni böyle..."
O sırada Ateş, kendi evinde akşamdan kalma bir baş ağrısıyla uyanmış, aynada gördüğü o hafif pembe ruj lekesiyle yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kahvesini içiyordu. Ebru’nun kapısından gelen o telaşlı sesleri duyunca kalbi yerinden fırladı. Hemen koridora çıktı, elini kapıya götürdü ama çekindi.
"İyi mi acaba?" diye geçirdi içinden. "Gece çok yorulmuştu, acaba bir şey mi oldu?"
Ebru, kalpli pijamalarının içinde iyice küçülmüş, yorgana sarılmış halde hafifçe inliyordu. Karnındaki o sinsi sancı gitmek bilmiyordu. Cihan, kapının eşiğinde ellerini nereye koyacağını bilemez bir halde dönüp duruyordu.
"Mira! Bak yengemin rengi iyice uçtu, kireç gibi oldu kadın! Ben dayanamam böyle, hastaneye götürsek yolda perişan olur bu trafikle. Hemen o özel doktoru arıyorum, gerekirse gelsin eve!"
Cihan, elleri titreyerek telefonuna sarıldı. O meşhur, aile dostu ama biraz sert mizaçlı Doktor Kadir Bey’i aradı. "Kadir abi! Kurbanın olayım hemen gel, yengem elden gidiyor! Sancısı var, bitkin, gözünü açamıyor! Para pul mühim değil abi, yeter ki aslan yeğenimle yengem iyi olsun!"
Doktor gelene kadar geçen o yarım saat, Ebru için asır gibiydi. Mira, Ebru’nun alnına ıslak bezler koyuyor, Cihan ise mutfakta "nazar değdi yengeme, kesin nazar değdi!" diye dualar okuyup duruyordu. Ebru sadece, "Cihan... Ateş duymasın, telaşlanmasın..." diyebildi fısıltıyla. Ama Ateş zaten kapının ardında, koridordaki her nefesi dinliyordu.
Doktor Kadir Bey, elinde çantasıyla içeri girdiğinde Cihan onu kapıda kucaklayacaktı neredeyse. Doktor, Ebru’nun odasına girdi, Cihan’ı dışarıda bıraktı. O beş dakikalık muayene sessizliği evin içinde buz gibi esti.
Cihan, koridorda Mira’ya fısıldadı: "Mira, eğer kötü bir şey varsa... Ben o Karan'ı bulur, parça parça ederim! Yengemi bu hale o dertler getirdi!"
Doktor odadan çıktı, gözlüğünü düzelterek Cihan’a baktı. "Sakin ol evlat, yengenin durumu kritik değil ama çok yorgun. Vücudu aşırı strese ve uykusuzluğa tepki vermiş. Tansiyonu düşük, bebek iyi ama annesi bitik. Sıkı bir dinlenme, bol sıvı ve sıfır stres! Bir tane serum bağladım, o bitene kadar uyuyacak."
Cihan derin bir "Ooooh!" çekti, neredeyse doktorun boynuna atlayacaktı. Ateş ise kendi evinin kapısını aralamış, bu haberi duyunca omuzları rahatlamayla çökmüştü.
Cihan, doktoru yolcu ettikten sonra mutfağa, Mira’nın yanına geçti. Sesi o kadar alçak ki, sanki duvarların kulakları var sanırsın.
"Bak Mira, hatun... Geceyi düşünmekten kafayı yiyeceğim. Ateş’in dudağındaki o ruj lekesi... Vallahi billahi o fincan lekesi değildi. Ben kaç yıllık çapkınım (seni tanımadan önce tabii!), ruj izini uzaydan tanırım! Ateş resmen mühürlenmişti!"
Mira, tezgahın üzerine yaslanıp Cihan’a yaklaştı. "Sen asıl bombayı duy! Sabah Zelal Anne aradı. Mardin’de dedikodu yayılmış; 'Karan Ağa’nın karısı İstanbul’da bir doktorla/mühendisle (Ateş’i ne sanıyorlarsa artık!) çok samimiymiş' diye konuşuluyormuş.
Karan kudurmuş diyorlar! Her an uçağa atlayıp buraya damlayabilirmiş."
Cihan’ın gözleri yuvalarından fırladı. "Ne?! Kim yetiştirmiş bu haberi o akreplere? Ulan yengem burada sancıdan ölüyor, onlar orada namus bekçiliği mi yapıyor? Karan gelsin, gelsin de o 37 numara ponponlu terliği onun kafasında parçalayayım!"
.
.
.
