28. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ27.BÖLÜM NEFRET
Bölümler 45Şu an: 27.BÖLÜM NEFRET
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru, birkaç günün ardından nihayet evindeydi. Ama bu ev, o neşeli yemeklerin yenildiği, Ateş’in dizine başını yasladığı o huzurlu yuva değildi artık. Salonun tam ortasında, sırtı dik ve bakışları buz gibi Zelal Hanım oturuyordu. Karşısında ise elleri titreyen, gözlerini yerden kaldıramayan Melike Hanım...
Zelal Hanım, elindeki gümüş saplı bastonu yere sertçe vurdu. "Yeter bu İstanbul rezilliği Melike! Gelinimin adı elin adamıyla yan yana anılır oldu. Mardin’de hüküm verilmiş bir kere, geri dönüşü yok. Yarın güneş doğmadan Ebru ve o bebek bizimle Mardin’e, konağa dönecek!"
Ebru, oturduğu koltukta adeta küçüldü. "Anne... Ne diyorsun sen? Ben orada nefes alamıyorum, Karan beni öldürecek görmüyor musun?"
Melike Hanım, kızına bakıp hıçkırarak ağlamaya başladı ama yerinden kalkamadı. "Kızım... Yavrum... Töre bu, önüne geçilmez. Zelal Hanım haklıdır, adın lekelenirse seni buralarda da yaşatmazlar. Gitmen lazım Ebru... Başımızı öne eğdirme kurban olayım."
Ebru, annesinin bu ihanetiyle (korkudan da olsa) sarsıldı. "Sen de mi anne? Sen de mi beni o celladın eline veriyorsun?"
Zelal Hanım ayağa kalktı, Ebru’nun çenesini sertçe kavradı. "Seni cellada değil, namusuna götürüyoruz. Hazırlan! İtiraz edersen, o Ateş denilen adamın kellesini bu kapıya asarlar. Onu yaşatmak istiyorsan, bizimle geleceksin!"
Aynı dakikalarda Ateş, kendi evinde camın kenarında durmuş, Ebru’nun ışığına bakıyordu. Cihan yanına gelip omuzuna dokundu. "Ateş... Annem gemileri yaktı. Melike Teyze’yi de korkutup yanına çekti. Ebru’yu zorla götürecekler, valla bu sefer şakası yok."
Ateş, elindeki cam bardağı öyle bir sıktı ki, parmak boğumları bembeyaz oldu. "Götüremez Cihan. O kapıdan adımını attığı an, karşısında beni bulur. Melike Hanım korkabilir, töre hüküm verebilir... Ama benim olduğum yerde Ebru’nun kılına kimse dokunamaz."
Ebru’nun yatak odasında bavullar hazırlanırken, Melike Hanım kızının elbiselerini hıçkırıklarla katlıyordu. Ebru ise pencereden dışarı, Ateş’in evine doğru bakıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yastığına damlarken fısıldadı: "Beni kurtar Ateş... Yalvarırım beni bu karanlığa bırakma."
Ebru o gün ağzına tek bir lokma koymadı. Zelal Hanım’ın odaya bıraktığı yemek tepsisi, üzerindeki örtü bile açılmadan buz gibi oldu. Odasındaki tavan sanki üzerine çöküyor, her nefes alışında ciğerlerine tozlu bir Mardin rüzgarı doluyordu.
Gece yarısı olduğunda, evin içindeki o ağır sessizliğe daha fazla dayanamadı. Ayak uçlarına basarak, annesinin ve Zelal Hanım’ın uyuduğundan emin olduktan sonra hırkasını omzuna atıp kendini dışarı attı.
Apartmanın bahçesindeki o eski tahta banka oturduğunda, İstanbul’un serin havası yüzüne çarptı. Ellerini karnına, aslan parçasının üzerine koydu. Gözyaşları artık akmıyordu, kurumuştu pınarları. Sadece boşluğa bakıyordu.
"Bitti..." diye fısıldadı kendi kendine. "Yarın o karanlığa geri dönüyorum."
Tam o sırada, karanlığın içinden bir gölge belirdi. Adım seslerini duymasına gerek yoktu; Ebru o kokuyu kilometrelerce öteden tanırdı. Ateş, üzerinde her zamanki siyah ceketiyle, sanki saatlerdir orada onu bekliyormuş gibi yaklaştı. Hiç konuşmadan yanına oturdu. Aralarında bir karış mesafe vardı ama o mesafe sanki binlerce kilometre gibi ağır geliyordu ikisine de.
Ateş, cebinden Ebru’nun o hastanede düşürdüğü gümüş kolyeyi çıkardı ve nazikçe Ebru’nun elinin içine bıraktı.
"Nefes alamadın, değil mi?" dedi Ateş, sesi gecenin karanlığında kadife gibi yankılandı.
Ebru kolyeye bakarken hıçkırığı boğazında düğümlendi. "Götürecekler beni Ateş... Annem bile 'git' dedi. Zelal Hanım 'Eğer gitmezsen Ateş'in kellesini bu kapıya asarlar' dedi. Seni öldürecekler Ateş... Benim yüzümden."
Ateş yavaşça uzanıp Ebru’nun yüzünü avuçlarının arasına aldı. Başparmağıyla Ebru’nun yanağını okşarken, yeşil gözleri hüzünle parladı. "Beni iyi dinle pembe kalpli kadın... Benim canımın bir önemi yok. Sen o kapıdan içeri girdiğin gün, ben canımı senin avuçlarına bıraktım zaten."
Ebru başını Ateş’in omzuna yasladı, ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti. "Çok korkuyorum Ateş. O konağın kapıları üzerime kapandığında, bir daha güneş yüzü görememekten çok korkuyorum."
Ateş, Ebru’nun saçlarına derin bir öpücük kondurdu. "O kapılar kapansa da, ben o duvarları yıkıp yine gelirim. Sakın unutma; sen nereye gidersen git, gölgen gibi hemen arkanda olacağım. Seni o cehennemde yalnız bırakmam. Gerekirse Mardin’i ateşe veririm ama seni onlara yar etmem."
Karanlığın içinde, o eski bankta birbirlerine kenetlenmişlerdi. Bir tarafta kaçınılmaz bir gidiş, diğer tarafta ise ölüme kafa tutan bir aşk...
Sabahın o kör vaktinde, sokağın girişine yanaşan siyah araçların motor sesi, ölümü haber veren bir uğultu gibiydi. Ebru, Zelal Hanım’ın sert komutlarına direnmiyordu artık; ruhu çoktan o yatak odasında, kalpli pijamalarının yanında kalmıştı. Üzerinde ağır, siyah bir palto, boynunda Ateş’in verdiği o kolye...
Ebru apartmandan çıktığında, gözleri direkt o noktaya kaydı. Ateş, sokağın hemen karşısındaki o eski elektrik direğine yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Ne bir bağırış, ne bir hamle... Sadece bakıyordu.
Zelal Hanım, Ateş’in bu sessizliğinden aldığı güçle daha da dikleşti. Melike Hanım ise kızının koluna girmiş, hıçkırıklarını içine akıtarak onu arabaya doğru sürüklüyordu.
Ebru, arabanın kapısının önünde durdu. Bakışları Ateş’in yeşil gözlerine kilitlendi. Ateş’in yüzünde hiçbir kas oynamıyordu ama omuzlarının hafifçe sarsılması, içindeki fırtınanın kanıtıydı. Ateş, Ebru’yu korumak için, onun canını tehlikeye atmamak için susuyordu. Çünkü biliyordu; o an tek bir adım atsa, o siyah camların arkasındaki namlular Ebru’nun hayatını söndürecekti.
Ebru arabanın içine binerken, Ateş sadece başını çok hafifçe öne eğdi. Bu bir "Pes ettim" değil, "Yolun açık olsun, ben hemen arkandayım" selamıydı.
Arabanın kapısı o tok sesle kapandı. Ebru, camın arkasından Ateş’e bakarken, Ateş hala aynı yerinde, bir heykel gibi duruyordu. Araba yavaşça hareket edip sokağın köşesini dönene kadar Ateş yerinden bir milim bile kıpırdamadı.
Sokak boşaldığında, Zelal Hanım’ın zafer kokan tozu havada asılı kaldığında; Ateş yaslandığı direkten yavaşça ayrıldı. Az önce Ebru’nun bindiği o boş yola baktı. Cihan, abisinin yanına gelip sessizce bekledi. Ateş’in gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ama o an o yaş sanki yanağını değil, asfaltı yaktı.
.
.
.
Mardin’in o kavurucu rüzgarı konağın avlusunda uğuldarken, ağır ahşap kapılar Ebru’nun üzerine bir zindan kapısı gibi kapandı. İstanbul’un o özgür havası artık çok uzaktaydı. Ebru, üzerinde hala o siyah paltosuyla, avlunun ortasında bir yabancı gibi duruyordu.
Karan, başköşedeki oymalı koltuğunda, elinde tesbihiyle oturuyordu. Ebru içeri girdiği an, yüzünde o sinir bozucu, kibirli zafer gülümsemesi belirdi. Tesbihini avucunda sıkarak yavaşça ayağa kalktı. Adımları yankılanarak Ebru’ya doğru yaklaştı.
"Hoş geldin gelinim..." dedi sesi zehir gibi damlayarak. "Bak, sonunda kürkçü dükkanına, ait olduğun yere döndün. İstanbul’un şatafatı bitti, şimdi gerçek hayata uyandın."
Karan, Ebru’nun tam önünde durdu. Aralarındaki o nefret dolu sessizliği bozmak ister gibi elini uzatıp Ebru’nun yanağına dokunmaya çalıştı. Parmakları Ebru’nun yüzüne değmek üzereyken; "O kadar uzaktın ki Ebru... Şimdi burnumun dibindesin. Kaçacak yerin, sığınacak kimsen kalmadı."
Ebru, Karan’ın eli yüzüne değmeden saniyeler önce, bir yılandan kaçar gibi başını geriye çekti ve Karan’ın elini sertçe yana itti. Gözlerindeki o kehribar parıltı, intikam ateşiyle yanıyordu.
"Dokunma bana!" dedi Ebru, sesi konağın taş duvarlarında bir kırbaç gibi şakladı. "Sen buraya benim bedenimi getirdin Karan, ama ruhumu o İstanbul sokağında bıraktım ben. Benim sana verecek tek bir nefesim bile yok!"
Karan’ın yüzündeki o zafer gülümsemesi anlık bir öfkeyle dondu. "Hala o adamın etkisindesin demek? Ama unutma, burası Mardin! Burada kanun benim, töre benim! Sen benim karımsın, o bebek benim kanım!"
Ebru, bir adım bile geri atmadan Karan’ın gözlerinin içine baktı. "Bu bebek senden nefret ederek büyüyecek Karan. Ve o 'adam' dediğin kişi... O senin kabusun olacak. Sen kazandığını sanıyorsun ama aslında kendi mezarını bu konağın avlusuna kazdın."
Karan, Ebru’nun bu dik duruşu karşısında duraksadı. Onu ağlarken, diz çökerken bulmayı umuyordu ama karşısında bir aslan gibi kükreyen bir kadın vardı. Zelal Hanım yukarıdaki balkondan bu sahneyi izlerken, bastonunu yere vurdu.
Karan, dişlerini sıkarak fısıldadı: "Göreceğiz Ebru... Bu taş duvarlar senin inadını kırana kadar, o odadan dışarı çıkmayacaksın!"
Karan, Ebru’yu kolundan tutup sürükleyerek o eski, yüksek tavanlı yatak odasına fırlattı. Kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle çarpıp anahtarı iki kez çevirdi. O "çıt" sesi, Ebru için özgürlüğün son nefesi gibiydi. Ebru, odanın ortasında sendelerken Karan ceketini bir kenara fırlatıp ona doğru yürümeye başladı.
"Bitti!" diye kükredi Karan. "İstanbul bitti, Ateş bitti, o yalan rüyalar bitti! Burası benim odam, sen de benim helalimsin! Kimse seni elimden alamaz artık!"
Ebru geri geri giderken sırtı soğuk taş duvara çarptı. Kaçacak yeri kalmamıştı. "Helalin değil, kurbanınım ben senin Karan! Dokunma bana, ellerin kirli senin!"
Karan, Ebru’nun sözleriyle iyice delirdi. Bir adımda aradaki mesafeyi kapatıp iki eliyle Ebru’nun bileklerini kavradı ve başının üzerine sabitledi. Ebru acıyla inledi, Karan’ın parmakları bileklerini bir kelepçe gibi eziyordu.
"Bana bak!" dedi Karan, nefesi Ebru’nun yüzünü yakıyordu. "O adam sana dokundu mu? O yeşil gözlü serseri seni benden çok mu sevdi ha?!"
Karan, Ebru’nun cevabını beklemeden, nefret ve tutku karışımı bir hırsla Ebru’nun boynuna, dudaklarına doğru hamle yaptı. Zorla öpmeye, onu kendine boyun eğdirmeye çalışıyordu. Ebru yüzünü yana çevirip dişlerini sıktı, Karan’ın dudakları yanağına ve boynuna sertçe çarparken Ebru’nun gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu.
"Yapma... Karan yapma! Canımı acıtıyorsun!" diye feryat etti Ebru. Karan’ın elleri Ebru’nun omuzlarını sarsarken, Ebru’nun tırnakları Karan’ın kollarını paralıyordu.
Karan, Ebru’nun boynunda bıraktığı o sert ve morartacak kadar ağır öpücüğün ardından geri çekildi. Ebru’nun gözlerindeki o saf nefretle karşılaşınca bir an duraksadı. Ebru’nun hıçkırıkları odayı doldururken, Karan elinin tersiyle dudağını sildi.
"Acısın..." dedi Karan, sesi bir canavarın fısıltısı gibiydi. "Senin canın acısın ki, benim kalbimdeki o yangın biraz olsun soğusun. Bu odadan sadece ben istediğim zaman çıkacaksın Ebru. Alışsan iyi edersin."
Karan, Ebru’yu yatağın üzerine doğru sertçe itip kapıya yöneldi. Ebru yatağa yığılmış, elleriyle boğazını ovuştururken; Karan kapıyı tekrar üzerine kilitledi. Ebru, odaya sinen Karan'ın ağır kokusundan kurtulmak ister gibi kendini yere attı ve elini karnına götürdü.
"Dayan aslan parçası..." diye hıçkırdı. "Ateş bizi kurtaracak..."
Karan, odanın kapısını sertçe kilitleyip nefes nefese koridora çıktığında, karanlığın içinden bir gölge gibi Zelal Hanım belirdi. Elindeki gümüş saplı baston, taş zemine "tak" diye vurdu. Karan, annesinin o yargılayan bakışlarını görünce duraksadı, alnındaki teri elinin tersiyle sildi.
"Dur orada Karan!" dedi Zelal Hanım, sesi bir bıçak kadar keskindi. "İçeride ne yaptığını sanırsın? Gözünü hırs bürümüş, aklını nefret almış!"
Karan dişlerini sıktı. "Namusumdur ana! Karımdır, kim ne diyebilir?"
Zelal Hanım, oğluna doğru bir adım yaklaştı ve parmağını göğsüne bastırdı.
"O sadece senin karın değil, o bu aşiretin varisini taşıyan bir emanettir! Sen o kapının ardında can yakarken, içindeki o canı unuttun mu? Eğer o kadının kılına zarar gelirse, eğer o bebek senin bu öfken yüzünden düşerse; bu konak senin üzerine yıkılır Karan!"
Karan başını yana çevirdi ama Zelal Hanım devam etti. "O çocuk bizim soyumuzdur, hükmümüzdür. Ebru’nun canını yakabilirsin, ruhunu ezebilirsin ama o bedene zarar vermeyeceksin! Doktor 'stres yasak' dedi, 'iç kanama' dedi... Sen ne yaparsın? Kadını titretirsin! Eğer o aslan parçasına bir hal gelirse, seni bu aşiretin başında ben tutmam, bilesin!"
Karan, annesinin bu sert uyarısıyla bir an afalladı. İçindeki o "sahip olma" hırsı ile "soyun devamı" arasındaki o ince çizgide kalmıştı. Zelal Hanım, oğlunun gözlerindeki o vahşi ateşi görünce sesini biraz yumuşattı ama otoritesinden ödün vermedi:
"Git şimdi... Git ve o öfkeni soğuk suyla yıka. Ebru’yu o odaya hapsettin, tamam. Ama kapısına bir tepsi yemek, bir de vicdan bırak. O çocuk doğana kadar Ebru’ya dokunurken on kere düşüneceksin Karan Ağa!"
Zelal Hanım arkasını dönüp vakur adımlarla uzaklaşırken, Karan kilitli kapıya son bir kez baktı. İçeriden gelen o boğuk hıçkırık sesleri, annesinin sözleriyle birleşince ilk kez vicdanı ile gururu arasında ezildiğini hissetti.
.
.
.
Mardin’in üzerine çöken zifiri karanlık, konaktaki tüm sesleri yutmuştu. Ebru, günlerin yorgunluğu ve uğradığı zorbalığın ağırlığıyla, gözyaşları yastığında kurumuş bir halde derin, huzursuz bir uykuya dalmıştı. Rüyasında belki de İstanbul’daki o bankta, Ateş’in omuzunda nefes alıyordu. Ama o huzur, kapı kilidinin sessizce dönmesiyle paramparça oldu.
Karan, alkolün ve bastıramadığı öfkenin verdiği bir cesaretle odaya süzüldü. Yatakta savunmasızca yatan Ebru’ya baktı; o saf güzellik ona ait olmalıydı, ruhu olmasa da bedeni mühürlenmeliydi. Hiç beklemeden, Ebru’nun üzerine çıktı. Ebru, üzerine çöken o ağır gölgeyle dehşet içinde uyandı.
"Karan?! Ne yapıyorsun? Kalk üzerimden!" diye haykırdı Ebru. Elleriyle Karan’ın göğsünü itmeye çalışıyor, nefes almaya çabalıyordu.
Karan, Ebru’nun bileklerini yatağa sabitledi, yüzü Ebru’nun yüzüne santimler kala durdu. "Kaçamazsın demiştim Ebru! Bu gece ya benim olacaksın ya da bu oda ikimize de mezar olacak!" dedi ve zorla Ebru’nun boynuna, omuzlarına gömüldü. Ebru’nun üzerindeki elbiseyi çekiştirirken, genç kadının çığlıkları konağın yüksek tavanlarında yankılanmaya başladı.
"BIRAK BENİ! YARDIM EDİN! ANNEEE!" Ebru’nun feryadı, alt kattaki odasında tesbihiyle oturan Zelal Hanım’ın kulaklarına bir ok gibi saplandı. Zelal Hanım, duyduğu sesin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bastonuna bile uzanmadan, yaşından beklenmeyecek bir hızla merdivenleri tırmandı.
Kapı kilitliydi ama Zelal Hanım kapıyı yumruklamaya başladı. "Karan! Aç şu kapıyı! Hayvanlaşma Karan, aç diyorum sana!" İçeriden gelen hırpalanma ve Ebru’nun hıçkırık sesleri kesilmeyince, Zelal Hanım koridordaki korumalara kükredi: "Kırın şu kapıyı! Çabuk!"
Kapı omuz darbesiyle "çat" diye açıldığında, Zelal Hanım içeri daldı. Karan’ı Ebru’nun üzerinden adeta söküp aldı.
"Utanmaz! Arlanmaz! Sen ne yaparsın?" diye bağırdı Zelal Hanım. Ebru ise yatağın köşesine büzülmüş, yırtılan elbisesini elleriyle kapatmaya çalışarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Vücudu zangır zangır titriyordu.
Zelal Hanım, Karan’ın yakasına yapıştı ve onu kapıya doğru sürükledi. "Sana 'o çocuk benim namusumdur' demedim mi? Sen bu kadını öldürecek misin? Bak, bak şu haldeki kadına! Eğer o bebeğe bir şey olursa, yemin ederim seni kendi ellerimle jandarmaya veririm Karan! Çık dışarı! Defol!"
Karan, annesinin bu öfkesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı ama gözleri hala yatakta titreyen Ebru’daydı. "O benim karım ana... Kimse karışamaz!" diye mırıldandı ama Zelal Hanım onu koridora fırlatıp kapının önüne bir heykel gibi dikildi.
Zelal Hanım odaya geri döndü, Ebru’nun yanına oturdu ama ona dokunmadı. Sadece buz gibi bir sesle konuştu: "Korkma, bu gece bir daha giremez. Ama görüyorsun Ebru... Bu adamın öfkesi seni de, içindeki o canı da yakacak. Uslu dur ki, seni koruyabileyim."
Ebru başını dizlerine gömdü. Artık sadece Karan’dan değil, bu konağın her taşından nefret ediyordu. Ateş’in o güven veren ellerini hayal ederek karanlığın içinde kayboldu.
.
.
.
Zelal Hanım odadan çıkıp kapıyı tekrar kilitlediğinde, Ebru yatağın köşesinde cenin pozisyonunda büzülmüş, hıçkırıklarını yastığına gömmüştü. Ama bu kez canını yakan sadece ruhundaki o derin yara değildi. Kasıklarından başlayan ve beline bıçak gibi saplanan o keskin ağrıyla yerinden sıçradı.
"Ah..." diye inledi Ebru, elleri gayriihtiyari karnına gitti. "Hayır... Şimdi değil... Dayanamazsın aslan parçası, daha çok erken!" Sancı, her saniye daha da sıklaşarak geliyordu. Ebru’nun alnından soğuk terler boşalıyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Yataktan yere kapaklandı, tırnaklarını o soğuk taş zemine geçirdi. Kapıya kadar sürünmeye çalıştı ama her hamlesinde karnına giren o kramp onu iki büklüm ediyordu.
"YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU?!" Ebru’nun bu seferki çığlığı, "Beni kurtarın" değil, "Evladımı kurtarın" feryadıydı.
Kapının önünde vicdan azabıyla volta atan Karan, Ebru’nun bu acı dolu sesini duyunca anahtarı kilide sokup içeri daldı. Ebru’yu yerde, iki büklüm, acıdan yüzü kireç gibi olmuş bir halde görünce dünyası başına yıkıldı.
"Ebru! Ne oldu? Ebru, bak bana!" diye haykırarak yanına çöktü. Dokunmaya çalıştı ama Ebru, Karan’ın elini nefretle itti.
"Dokunma! Senin yüzünden... Hepsi senin yüzünden! Çocuğunu öldürüyorsun Karan, mutlu musun?!"
Zelal Hanım içeri daldığında Ebru’nun halini görüp dizlerine vurdu. "Karan! Ne yaptın torunuma?! Ne yaptın varisime?! Çabuk arabayı hazırlat! Kan geliyor, bak... Ebru ölüyor!"
o an yaptığı her şey, o hırs, o öfke, o "namus" davası anlamını yitirdi. Ebru acıdan bayılmak üzereyken, Karan onu kucağına aldı. Ama bu kez "helalimdir" diye değil, "katilim" korkusuyla tutuyordu onu.
Konağın avlusu korumaların, çalışanların çığlıklarıyla yankılanırken; Karan, Ebru’yu arka koltuğa yatırdı. Bilinci kapanmak üzereydi ama dudaklarından dökülen son kelime Karan’ın kalbine mermi gibi saplandı:
"Ateş... Kurtar bizi Ateş..."
Karan, Mardin’in dar sokaklarında direksiyonu kırarken, Ebru’nun bu sayıklamasıyla direksiyonu sıkan elleri bembeyaz oldu. Bir yanda ölmek üzere olan karısı ve bebeği, diğer yanda sevdiği adamı sayıklayan o yaralı ruh...
.
.
.
