İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

29. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

28.BÖLÜM HASTANE ODASI

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 28.BÖLÜM HASTANE ODASI
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime · Okuduğun bölüm
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Hastanenin o ağır dezenfektan kokusu, dışarıdan gelen ezan sesiyle birleşti. Mardin’de sabah oluyordu ama Ebru’nun odasında hala gece hüküm sürüyordu. Ameliyathanenin kapısı açıldı, Ebru bembeyaz çarşaflar içinde, yüzü kireçten farksız bir halde yoğun bakıma çıkarıldı.

Ateş, cam bölmenin ardında yatan o narin kadına baktı. Ebru’nun o meşhur mürdüm hırkası, bir kenarda kanlı bir şekilde duruyordu. Ateş’in yumrukları öyle bir sıkıldı ki, tırnakları avuçlarını parçaladı.
"Ben sana kıyamazken..." diye fısıldadı Ateş, sesi hırıltılıydı. "Ben sana dokunmaya korkarken, onlar seni bu hale mi getirdi pembe kalpli kadınım?"

Karan, koridorun köşesinde başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. Zelal Hanım, hastaneye fırtına gibi daldı, bastonunu yere vura vura Karan’ın başına dikildi.

"Gördün mü yaptığını Karan Ağa?! Kendi elinle yıktın ocağını! Şimdi o 'yabancı' adam gelmiş, senin namusunun kapısında nöbet tutar, sen ise burada sünepe gibi ağlarsın!"

Karan ayağa fırladı, gözleri kan çanağıydı. "O adam burada duramaz ana! Gitsin buradan, yoksa elimden bir kaza çıkacak!"

Ateş, arkasını bile dönmeden konuştu. Sesi koridoru dondurdu: "Hiçbir yere gitmiyorum Karan. Ebru o gözlerini açana kadar, o aslan parçası 'yaşıyorum' diyene kadar buradayım. Eğer tek bir adım yaklaşırsan, bu hastaneyi senin üzerine yıkarım. Polisi mi çağırırsın, aşireti mi toplarsın... Umrumda değil. Ben buradayım!"

Tam o sırada bir hemşire yoğun bakımdan telaşla çıktı. "Doktor Bey! Hasta uyanıyor ama nabzı çok düzensiz!

Ateş, doktoru beklemeden kapıya yöneldi. Zelal Hanım ve Karan engel olmaya çalıştı ama Ateş’in omuz darbesiyle ikisi de yana savruldu. Ateş, steril kıyafetleri bile umursamadan içeri daldı.

Ebru’nun yanına diz çöktü, o soğuk ve titreyen eli avuçlarının içine aldı.
"Buradayım..." dedi Ateş, sesi ilk kez titreyerek. "Bak, söz verdiğim gibi geldim. Mardin’in tozunu attırdım da geldim. Aç gözlerini güzelim, bak aslan parçası bizi bekliyor."

Ebru’nun kirpikleri hafifçe titredi. Odanın o ağır havası bir anda dağıldı. Ebru, çok uzaklardan gelen o tanıdık sesi duyduğunda, monitördeki o düzensiz çizgiler yavaş yavaş huzurlu bir ritme kavuşmaya başladı.

Hastanenin otomatik kapıları ardı ardına açıldı. İstanbul’dan ilk uçakla, gözlerinde yaşlarla Mira ve yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş Cihan daldı içeri. Arkalarından ise Melike Hanım, sanki kendi cenazesine yürür gibi, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde geliyordu.

Cihan, abisini koridorun köşesinde, elleri kanlı ve başı önünde görünce dayanamadı. Adeta bir aslan gibi atıldı Karan’ın üzerine, yakasına yapışıp onu duvara çarptı.

"Mutlu musun abi?!" diye kükredi Cihan. "Mardin’e getirdin, 'namus' dedin, 'töre' dedin... Bak eserine! Kadın içeride can çekişiyor! Senin o koca gururun bir bebeğin canından daha mı kıymetliydi lan?! Eğer onlara bir şey olursa, benim gibi bir kardeşim yok bil!"

Karan hiç karşılık vermedi. Cihan’ın darbeleri altında sarsıldı ama gözlerini yerden kaldırmadı. "Sussana Cihan..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "Zaten ölüyorum, bir de sen vurma."

Mira, yoğun bakımın camına yapışmış, içeride kablolar arasında kaybolmuş Ebru’ya bakıp hıçkırıklara boğuldu. "Ebru... Canım arkadaşım... Kalk ne olur, bak 'aslan parçası' seni bekliyor. Biz geldik, Ateş geldi, herkes burada!"

Melike Hanım ise kızının o halini görünce feryat ederek yere yığıldı. "Benim yüzümden..." diye inledi. "Kızımı ateşe attım, ellerimle teslim ettim!"

İçeride ise Ateş, dışarıdaki kıyametten kopmuş, sadece Ebru’nun titreyen eline odaklanmıştı. Ebru, narkozun o ağır uykusundan yavaş yavaş sıyrılırken, parmaklarının ucunda o tanıdık sıcaklığı hissetti.

Ebru’nun gözleri milim milim aralandı. Önce tavanın o ruhsuz beyazlığını gördü, sonra burnuna o tanıdık, güven veren "Ateş" kokusu doldu. Başını çok hafifçe yana çevirdiğinde, Ateş’in uykusuzluktan kızarmış ama sevgiyle bakan gözlerini gördü.

Ebru’nun dudakları kuruluktan çatlamıştı, sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı:
"Geldin..." dedi, gözünden bir damla yaş süzülüp yastığa düştü. "Beni... o karanlıkta bırakmadın."
Ateş, Ebru’nun elini dudaklarına götürüp uzunca öptü. "Hiç gitmedim ki pembe kalpli kadınım... Sadece biraz yolum uzadı. Ama bitti. Kimse sana bir daha dokunamayacak, yemin ederim."

Tam o sırada Karan, açık kalan kapı aralığından bu manzarayı gördü. Ebru’nun Ateş’e bakarken yüzünde beliren o huzurlu ifade, Karan’ın kalbine sıkılan bin kurşundan daha ağırdı. Karan, Ebru’ya aylarca yalvarmış, zorlamış, korkutmuş ama o bakışın bir zerresini bile alamamıştı.

Karan arkasını döndü, duvara yaslanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Az önce "namusum" diye kükreyen adam gitmiş, yerine yaptığı hatanın altında ezilen bir çocuk gelmişti.

Yoğun bakımın o ağır sessizliğini, sadece cihazların ritmik bip sesleri bozuyordu. Ebru, bembeyaz çarşaflar içinde, bir kağıt bebek kadar savunmasız yatıyordu. Ateş, Ebru’nun elini sanki dünyanın en kıymetli mücevherini tutarmış gibi avuçlarına aldı. Gözleri sadece Ebru’daydı; kapı eşiğinde öfkeden soluyan Karan’ı da, nefretle bakan Zelal Hanım’ı da yok sayıyordu.

Ateş, eğilip Ebru’nun kulağına doğru fısıldadı ama sesi o kadar net ve kararlıydı ki, odadaki her bir kelime kapıdakilerin ciğerine mermi gibi saplandı.

"Bak buradayım, güzelim... Duymanı istiyorum. Şahit olmalarını istiyorum," dedi Ateş, bakışlarını bir an bile ayırmadan. "Sana söz veriyorum Ebru... Bu kapıdan çıktığın an, üzerine titreyen o karanlık gölgelerin hepsi silinecek. Seni korkutan, sana zorla dokunan, seni bu odaya hapseden o 'mühürleri' tek tek sökeceğim."

Karan’ın yumrukları sıkıldı, damarları patlayacak gibi oldu ama Ateş devam etti:
"O 'aslan parçası' doğduğunda, onun ilk gördüğü şey korku olmayacak. Sana yemin ederim ki; bu şehir senin gözyaşında boğulacak ama sen bir daha asla ağlamayacaksın. Seni bu cehennemden çekip alacağım. Kimin 'ağa' olduğu, kimin 'töre' dediği umurumda değil. Benim törem sensin, yasalarım senin mutluluğun!"

Zelal Hanım, duydukları karşısında sarsıldı; "Bu ne cüret!" diye haykırmak istedi ama boğazı düğümlendi. Ateş’in bu pervasızca, herkesin içinde ettiği yemin, onun yıllardır ilmek ilmek işlediği "konak otoritesini" yerle bir ediyordu.

Karan ise öfkeden çok, dehşet içindeydi. Ateş’in Ebru’ya bakışındaki o saf sevgi ve korumacı tavır, Karan’ın hiçbir zaman sahip olamadığı o gücü temsil ediyordu. Karan, o kapı eşiğinde kendini ilk kez "sahip" değil, "hırsız" gibi hissetti.

Ateş son darbeyi vurdu: "Sen sadece uyan Ebru... Geri kalan her şeyi ben yakacağım. Bu şehirde taş üstünde taş bırakmayacağım ama seni o karanlığa bir daha teslim etmeyeceğim."

Ateş, Ebru’nun elini son bir kez şefkatle okşayıp, alnına görünmez bir yemin bırakarak ayağa kalktı. Odadan çıktığında yüzünde, az önce Ebru’ya gösterdiği o yumuşaklıktan eser yoktu; gözleri çelik gibi soğuk ve keskindi.

Ateş kapıdan adımını atar atmaz, Zelal Hanım bir gölge gibi üzerine atıldı. O her zaman dik tuttuğu başı öne eğilmiş, saçları tülbendinden taşmış, gözleri nefretle dolmuştu.

Parmaklarını Ateş’in göğsüne vura vura haykırmaya başladı:
"Hangi hakla! Hangi yüzle benim gelinimin odasına girip o lafları edersin? Kimsin sen? Bizim töremiz, bizim namusumuz seni aşar!"

Zelal Hanım’ın sesi hastane koridorunda yankılanırken, hıçkırıkları öfkesine karışıyordu. "Uzak duracaksın ondan! Benim gelinimden de, o karnındaki sabiden de elini çekeceksin! Sen kim oluyorsun da Karan Ağa’nın evine, eşine göz dikiyorsun? Defol git bu şehirden, yoksa senin mezarını bu taşlara kazdırırım!"

Zelal Hanım konuşurken elleri titriyor, ayakta durmakta zorlanıyordu. O her şeyi kontrol eden, "Hükümet gibi kadın" dedikleri Zelal Hanım gitmiş; yerine her şeyini kaybetmekten korkan, çaresiz bir kadın gelmişti. Karan arkada donmuş bir halde izlerken, Zelal Hanım’ın hıçkırıkları koridoru doldurdu. Otoritesi ilk kez bu kadar ağır bir darbe almıştı.

Ateş, kadının saldırısına karşı tek bir adım geri atmadı. Sadece durdu ve Zelal Hanım’ın o darmadağın yüzüne baktı.

Sakin ama zehirli bir sesle:
"Gelininden değil, kurbanından uzak durmamı istiyorsun Zelal Hanım," dedi. "Ama geç kaldın. Sen o kapıyı kilitlediğiniz gün sadece Ebru'yu değil, bu aileyi de o odada bıraktın. Ben gitmiyorum. Ama istersen sen o kazdırdığın mezarı Karan için hazırla, çünkü o mühürlü gelecek bitti!"

Zelal Hanım, Ateş’in o buz gibi "Kurbanından uzak durmamı istiyorsun" sözüyle sanki fiziksel bir tokat yemiş gibi sendeledi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, elleri havada asılı kaldı. Bir an nefes alamadı; sonra o hırıltılı, öfke ve acı dolu sesi hastanenin tavanlarında yankılandı.

"Sen... sen kimsin ki bana ders veriyorsun serseri!" diye bağırdı, sesi çatallaşarak. Göğsüne vurmaya başladı, adeta kendi kalbini dövüyordu. "Ben bu aileyi kanımla, canımla ayakta tuttum! Sen gelip benim evladımın aklını bulandıracaksın, namusumuzu dile düşüreceksin ha? Ebru bizimdir! Ölüsü de bizimdir, dirisi de!"

Gözlerinden yaşlar değil, resmen hırs akıyordu. Zelal Hanım aniden Ateş’in yakasına yapışmaya çalıştı, dizlerinin bağı çözülürken tırnaklarını onun deri ceketine geçirdi. "Gitmeyeceksin! Seni bu topraklara gömmeden rahat etmem! Duyuyor musun beni? Karan! Bir şey de! Öldür bu adamı! Bak, ananın şerefini ayaklar altına alıyor!"

Karan, annesini tutmaya çalışarak yanına koştu. "Ana yapma! Ana sakin ol, herkes bize bakıyor!" dedi ama Zelal Hanım onu itti.
"Baksınlar! Herkes baksın!" diye feryat etti Zelal Hanım. Sırtını soğuk hastane duvarına yaslayıp yavaşça yere çöktü. Başındaki o hep dik duran tülbendi omzuna düştü, saçları darmadağın oldu.

"Bizi ne hale getirdin Karan... Bir İstanbul züppesi geldi, koca konağın ortasına ateş attı, sen de izledin! Mahvoldun, mahvoldun!" diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya, yeri yumruklamaya başladı. O mağrur kadın gitmiş, yerine yenilmiş bir imparatoriçe gelmişti.

Ateş, bir adım bile uzaklaşmadan, çökmüş kadının üzerine bir gölge gibi eğildi. Sesini iyice alçalttı, sadece Zelal’in ve Karan’ın duyabileceği o ölümcül tonda konuştu:
"Namustan bahsediyorsun Zelal Hanım Ebru’nun feryatları o odanın duvarlarında kalmadı, benim kulaklarımda yankılanıyor. Siz Ebru’yu o odaya kilitlediğiniz gün, bu kapıyı sonsuza kadar yüzünüze kapattınız. Şimdi ağla... Ama Ebru için değil, kendi yarattığın bu cehennem için ağla."

Ateş, Karan’ın öfkeden sarsılan omuzlarına sert bir bakış atıp, arkasını bile dönmeden koridorun karanlığında kayboldu. Arkasında ise hıçkırıklara boğulan bir ana ve ne yapacağını bilmez halde donup kalmış bir "Ağa" bıraktı.

Ateş, hastanenin o ağır ve ilaç kokan havasından dışarı çıktığında, Mardin’in serin rüzgarı yüzüne çarptı. Motoruna bindi, kaskını takmadan önce hastaneye son bir kez baktı. Gözlerinde o intikam ateşi hala yanıyordu ama şimdi önceliği Ebru’ydu.

Arabasıyla çarşıya daldığında, esnafın bakışları yine üzerindeydi. Ateş, en iyi kumaşların, en zarif elbiselerin olduğu o dükkana girdi. O sert ve korkusuz adam gitmiş, yerine sevdiği kadının tenine neyin yakışacağını düşünen incelikte bir adam gelmişti.

İpek Bir Gecelik: Ebru’nun o hastane önlüğünden kurtulduğunda kendini kuş gibi hafif hissetmesi için; tenini acıtmayacak, pamuk gibi yumuşak, krem rengi ipek bir gecelik seçti.

Kaşmir Bir Şal: Mardin’in akşamları ayaz olurdu. Ateş, Ebru’nun omuzlarını ısıtacak, dokunduğunda huzur verecek en kaliteli, pudra pembesi bir kaşmir şal aldı.

Mavi Bir Elbise: "Gözlerin gibi umut dolsun için," diyerek, üzerine tam oturacak ama onu sıkmayacak, bahar çiçekleri gibi kokan mavi bir elbise ekledi pakete.

.
.
.

Ateş, elinde özenle hazırlanmış paketlerle hastanenin döner kapısından girdiğinde, danışmadaki görevliden koridordaki hastalara kadar herkesin bakışları bir mıknatıs gibi ona çekildi. Arabanın anahtarını cebine atarken çıkardığı o hafif metal sesi, koridorun o ağır sessizliğinde yankılandı.

Ateş yürürken, sanki etrafında görünmez bir kalkan varmış gibi insanlar istemsizce geri çekilip ona yol açıyordu. Az önce Zelal Hanım’ın krizine şahit olan hemşireler, Ateş’in o dik omuzlarına ve paketleri tutan sarsılmaz ellerine bakarken fısıldaşmayı bile bıraktılar.
Zelal Hanım koridordaki bir sandalyeye çökmüş, gözleri şiş bir halde hala oradaydı; Karan ise duvar dibinde bitkin bir halde duruyordu.

Ateş yaklaştığında Karan başını kaldırdı, göz göze geldiler. Karan’ın gözlerinde nefret ve kıskançlık harmanlanmıştı ama Ateş’in o "Geri geldim ve buradayım" diyen vakur duruşu karşısında tek bir kelime bile edemedi. Boğazı düğümlendi, yumruklarını sıktı ama o sessiz otoriteye boyun eğmek zorunda kaldı.

Koridorun sonundaki yaşlı bir amca, yanındakine sadece kaşlarıyla Ateş’i işaret etti. "Bak," der gibiydi bakışları, "Asıl ağalık parayla değil, böyle duruşla olur." Kimse "Nereye gidiyorsun?" ya da "O paketlerde ne var?" diyemedi. Ateş, adeta kendi krallığında yürür gibi, o darmadağın olmuş ailenin arasından süzülüp geçti. Zelal Hanım’ın hırıltılı nefesi duyuluyordu ama o bile bu heybet karşısında dilini yutmuştu.

Ateş, Ebru’nun kapısına geldiğinde durdu. Arkasına bakmadı bile ama oradaki herkesin onu izlediğini biliyordu. Kapıyı sakince açtı ve içeri girdi; arkasında bıraktığı o koca sessizlik, aslında en büyük gürültüden daha etkiliydi.

Ebru, ilaçların ağırlığından biraz olsun kurtulmuş, gözlerini o hastane odasının soluk ışığına açmıştı. Yanında Ateş’in olduğunu hissetmek, ona dünyanın en güvenli limanındaymış gibi hissettiriyordu. Ateş, başucunda beklerken o meşhur paketleri Ebru’nun yatağının üzerine bıraktı.

Ateş, paketi yavaşça açtı ve o krem rengi, ipek geceliği çıkardı. Ebru, parmaklarının ucundaki o yumuşak dokuyu görünce bir an duraksadı; yanakları bir anda al al oldu. O sert, kavgacı Ateş gitmiş, yerine Ebru’nun her detayını düşünen o adam gelmişti.
"Bu... bu çok güzel Ateş," diye fısıldadı Ebru, gözlerini gecelikten kaçırarak. "Ama... hastanede giyilir mi hiç bu?"
Ateş, hafifçe gülümseyip Ebru’ya biraz daha yaklaştı. O her zamanki çapkın ama korumacı bakışıyla: "Hastanede değil, sen kendini o soluk hastane önlüğünün içinde daha fazla görme diye aldım onu," dedi sesi titreyerek. "Hem, tenine dokunduğunda canını acıtmayacak tek şey bu ipekti."

"Bakma öyle yere..." dedi Ateş, sesine muzip bir ton katarak. "O geceliğin içinde nasıl görüneceğini hayal ettiğim için mi utanıyorsun, yoksa benim bunu seçerken ne kadar 'detaycı' olduğum için mi?"

Ebru’nun kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. "Ateş! Sus ne olur, birileri duyacak..."
Ateş kahkahayı bastı ama kısık bir sesle devam etti: "Duyan duysun Ebru... Sen o mavi elbiseyi de giyip ayağa kalktığında, Mardin'de güneş bir başka doğacak. Ama şimdilik... sadece bu ipeğin şefkatiyle dinlen. Tabii, istersen giymene yardım da edebilirim?"

Ebru şaşkınlıkla gözlerini açtı, yastığı Ateş’e doğru fırlatacakmış gibi yaptı. "Edepsiz!" diye güldü. Günler sonra ilk kez gerçekten gülmüştü. Odanın içindeki o buz gibi hava, yerini bahar sıcaklığına bırakmıştı.

.
.
.