13. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ
Bölümler 45Şu an: 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş Mardin taşlarının arasından sızıp odayı aydınlatmaya başladığında, odadaki o yoğun ve sıcak hava hala dağılmamıştı. Karan, hayatında ilk kez bu kadar huzurlu bir uykudan uyanıyordu. Kolu Ebru’nun beline sıkıca sarılı, göğsü Ebru’nun çıplak sırtına yaslanmış haldeydi.
Dışarıdaki kuş sesleri bile bu sessizliği bozmaya yetmiyordu... Ta ki o meşhur terlik sesleri kapının önünde durana kadar.
Melike Anne, elinde dumanı tüten taze sağılmış bir bardak süt ve bir kase ballı cevizle kapının önündeydi. Yanında da "Gelinim acıkmıştır" diyen Zelal Hanım vardı. İkisi de "hamile" gelinlerini beslemek için adeta yarış halindeydi.
Melike Anne: (Fısıldayarak) "Zelal Hanım, bak sessiz girelim,Tansiyonu falan düşer maazallah."
Zelal Hanım, belindeki o devasa anahtarlıkla kapıyı usulca "tık" diye açtı. İki anne, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle içeri süzüldüler. Ama gördükleri manzara karşısında ikisinin de ellerindeki tepsiler titremeye başladı.
Manzara Şuydu:
Yerde Karan’ın dün gece hırsla fırlatılan gömleği duruyordu. Yatağın içinde ise Ebru ve Karan, birbirlerine kenetlenmiş, dünyanın geri kalanından kopuk bir şekilde uyuyorlardı. Karan’ın çıplak, dövmeli omzu yorganın dışındaydı ve Ebru’nun saçları Karan’ın göğsüne yayılmıştı.
Melike Anne: (Gözleri fal taşı gibi açılmış, elindeki süt bardağı havada asılı kalmış) "AMAAANINNN!"
Zelal Hanım: (Şoktan donup kalmış ama bir yandan da gururla bıyık altından gülerek) "Ateşoğlu aslanı... Vallahi yalanı gerçeğe çevirmiş bu gece!"
Melike Anne tam çığlık atacakken, Zelal Hanım onun ağzını eliyle kapattı. Ama artık çok geçti. Seslere uyanan Karan, bir hışımla gözlerini açtı. Karşısında iki annesini görünce hayatında ilk kez "Ağa" karizmasını kaybetti.
Karan: (Hızla doğrulup yorganı Ebru’nun üzerine çekerken) "Ana?! Melike Anne?!"
Ebru: (Uykulu gözlerle fırlayarak) "Anne? Ne oluyor ya?" (Ebru, Karan’ı yanında çıplak görünce ve annelerini kapıda bulunca yastığı yüzüne kapattı.)
Melike Anne: (Nihayet elindeki sütü komodine bırakıp terliğini eline alarak) "Karan! Senin burada ne işin var edepsiz çocuk! Biz kızı sana emanet ettik, sen gece odasına mı sızdın? Yiğit duymasın, vallahi seni bu konakta asar!"
Zelal Hanım: "Sus Melike Hanım, sus! Olan olmuş, bellidir ki niyet ciddi! Karan, kalk çabuk üstünü giyin, Yiğit uyanmadan seni odandan çıkıyor görmeli herkes!"
Tam o sırada koridorun sonundan Yiğit’in sesi duyuldu:
"Anne? Melike Hanım? Sabah sabah ne diye bağırıyorsunuz Ebru’nun kapısında?"
Karan ve Ebru birbirine bakarlar. Karan hızla yerdeki gömleğine uzanır ama düğmeleri ilikleyecek vakti yoktur.
Karan: (Dişlerinin arasından fısıldayarak) "Bittik... Bu sefer yatağın altı da kurtarmaz bizi "
.
.
.
Yiğit, önündeki çay bardağını masanın ortasına doğru yavaşça iter. Bakışlarını önce Ebru’ya, sonra uzun uzun Karan’a çevirir. O şakacı atmosfer bir anda dağılır; masaya tam bir "Ağa" ağırlığı çöker.
Yiğit: (Derin bir nefes alarak) "Tamam, herkes şakasını yaptı, güldük eğlendik. Ama şimdi biraz erkek erkeğe, ailece konuşalım. Karan, kardeşim..."
Karan arkasına yaslanır, Yiğit’in ne diyeceğini bildiği için o da ciddileşir. Ebru ise ellerini kucağında birleştirmiş, abisinin dudaklarından çıkacak kelimeleri bekliyordur.
Yiğit: "Bak, Ebru benim canım. Başına gelmeyen kalmadı, hafızasını kaybetti, buralara alışmaya çalışıyor. Bir de üstüne bu bebek müjdesi geldi... Bizim töremizde de, kitabımızda da her şeyin bir usulü vardır."
Melike Anne: (Sessizce dinlemeye başlar, Yiğit’in bu otoriter tavrına saygı duyar.)
Yiğit: "Siz birbirinizi sevmişsiniz, bu yola baş koymuşsunuz eyvallah. Ama bu çocuk doğmadan, bu konakta her şeyin adı tam konmalı. Karan, ben sana kardeşimi emanet ettim ama bu emanetin bir de mühürü lazım. Bu hafta sonu hazırlıklar başlasın, haftaya bu nikah kıyılacak. Ne dersin?"
Karan’ın Cevabı ve Ebru’nun Çıkmazı
Karan, Ebru’nun elini masanın üstünde, bu sefer herkesin gözü önünde sıkıca tutar.
Karan: "Ağabey, benim senden başka bir isteğim yok zaten. Ben Ebru’yu sadece bu konakta değil, ömrümün her gününde yanımda istiyorum. Nikah ne zaman dersen o zaman kıyılır. Hazırlıklar zaten kalbimde bitmişti, şimdi resmiyete dökeriz."
Ebru, Karan’ın bu net ve sahiplenici tavrıyla bir an büyülenir ama içindeki o "yalan bebek" sancısı yine nükseder. Gerçekten evleniyorlardır ve her şey bir yalan üzerine kuruludur.
Yiğit: (Ebru’ya dönerek) "Gülüm, sen ne dersin? Hazır mısın Karan’ın karısı, bu konağın hanımı olmaya? Eğer bir şüphen varsa, hala hafızan yerine gelmediği için çekiniyorsan söyle. Ben senin ağabeyinim, seni kimseye mecbur etmem."
Ebru: (Boğazı düğümlenir, Karan’ın gözlerindeki o derin aşka bakar) "Ağabey... Ben... Karan’la bir hayat kurmayı çok istiyorum. Sadece... Her şey çok hızlı gelişiyor gibi geliyor."
Cihan: "Ağabey, hız iyidir! Bak, yeğenim yolda, o gelmeden düğün dernek bitsin ki çocuk 'Benim babamla annem ne zaman evlendi?' diye sormasın ilerde!"
Zelal Hanım: "Doğru dersin Cihan! O zaman madem karar verildi; Melike Hanım, biz bugün çarşıya iniyoruz. Gelinlik, takı, altın... Ne gerekiyorsa en iyisi alınacak. Karan, sen de hazırlat konak avlusunu, Mardin böyle düğün görmeyecek!"
Kahvaltı Sonrası: Balkondaki Fısıldaşma
Herkes masadan dağılırken, Yiğit Karan’ın omzuna elini koyar.
Yiğit: "Karan, kardeşime iyi bak. Eğer onu üzersen, aramızdaki dostluk da biter, kardeşlik de. Bunu unutma."
Karan başıyla onaylar. Yiğit uzaklaşınca Karan, Ebru’yu kenara çeker.
Karan: "Duydun... Haftaya evleniyoruz Ebru. Artık bu yalanın içinde değil, gerçeğin tam ortasındayız. Korkuyor musun?"
Ebru: "Korkuyorum Karan... Ama en çok da seni kaybetmekten korkuyorum."
Yiğit’in "Haftaya bu nikah kıyılacak!" emrinden sonra konakta kimse yerinde duramaz olur. Zelal Hanım ve Melike Anne, sanki kırk yıllık dostmuş gibi el ele verip çarşıyı birbirine katmaya ant içerler.
Avlunun ortasına devasa sandıklar indirilir. Zelal Hanım, aile yadigarı takıları ve ipek kumaşları bir bir sergiler.
Zelal Hanım: "Bu altın kemer, Ateşoğlu gelinlerine mirastır Ebru kızım. Bunu nikahta takacaksın ki herkes kimin gelini olduğunu görsün!"
Melike Anne: "Bizim oralarda da adettir Zelal Hanım, kızın çeyizine işlemeli havlular koyulur. Ebru, bak bunları senin için saklamıştım... Ah bir de baban buraları görseydi!"
Ebru: (Altınların ve kumaşların arasında kalmış, şaşkınlıkla) "Anne, Zelal Hanım... Bunlar çok fazla değil mi? Sadece bir nikah olmayacak mıydı?"
Yiğit: (Yukarıdan seslenir) "Nikah değil Ebru, düğün! Ateşoğlu’na sadece nikah yakışmaz.
Herkes bir yere koştururken, Karan Ebru’yu kolundan tutup revakların arkasına, kimsenin görmediği bir köşeye çeker. Ebru’nun elini tutup parmağındaki o ağır altın yüzüğü okşar.
Karan: "Bakıyorum da şimdiden Ateşoğlu gelini havasına girmişsin. Bu hazırlıklar seni korkutuyor mu?"
Ebru: "Karan, her şey o kadar gerçek ki... Bazen uyanınca 'Hafızam yerine geldi ve hepsi bir rüyaydı' diyeceğim diye korkuyorum. Ya da ağabeyim gerçeği öğrenirse..."
Karan: (Ebru’nun saçını kulağının arkasına iterek) "Yiğit öğrendiğinde ben senin yanında olacağım. Ama şimdi, bu düğün hazırlıklarının tadını çıkar. Çünkü haftaya bu saatlerde, sadece bu konağın değil, benim ömrümün de tek sahibi olacaksın."
.
.
.
Ertesi gün, Melike Anne, Zelal Hanım, Ebru ve Mira üç koruma eşliğinde Mardin çarşısına inerler. Kuyumcular çarşısında altınların ışıltısı Ebru’nun gözlerini alır. Ama Zelal Hanım’ın gözü yükseklerdedir.
Zelal Hanım: "Kuyumcubaşı! Getir oradan en ağır gerdanlığı! Gelinimin boynu boş kalmasın!"
Kuyumcu: "Buyur Zelal Hanım, bu özel tasarım, tam bir Ağa gelini için..."
Ebru, boynuna takılan kilolarca altının ağırlığıyla Mira’ya bakıp "Beni buradan kurtar" der gibi kaş göz yapar. Mira ise "Sus, tadını çıkar!" diye fısıldar.
Ateşoğlu Konağı’nın devasa avlusuna, Mardin’in en nüfuzlu aşiretlerinin kadınları davet edilmiştir. Sofrada gümüş siniler, bakır kaplar ve buram buram baharat kokan ağır yemekler yerini almıştır. Zelal Hanım ev sahibi vakarıyla başköşede, Melike Anne ise hemen yanında biraz tedirgin oturuyordur.
Zelal Hanım: (Fısıldayarak) "Melike Hanım, bak bu gelenlerin her biri birer kartaldır. Gelini tepeden tırnağa süzerler. Ebru’ya söyle, başı dik, dili tatlı olsun ama lafını da yedirmesin!"
Melike Anne: "Ah Zelal Hanım, benim kızım narindir, bu kadar bakışın altında nasıl duracak?"
Ebru, üzerinde Mardin işi ağır bir bindallıyla avluya girer. Herkesin gözü onun üzerindedir. Masadaki en yaşlı ve en otoriter isim olan Hacer Hanımağa, gözlüklerinin üzerinden Ebru’yu süzmeye başlar.
Hacer Hanımağa: "Demek Ateşoğlu’nun aradığı kan buymuş... Güzelliğine söz yok Zelal, ama bir Ağa gelini sadece güzellikle olmaz. Bakalım bu narin kollar, konağın ağırlığını taşıyabilecek mi?"
Ebru, Karan’ın uzağında, sadece kadınların olduğu bu masada kendini savunmasız hisseder. Yemekler servis edilmeye başlanır. Mardin’in en ağır, en baharatlı yemekleri: Kibbe, irok, kaburga dolması...
Hacer Hanımağa: "Gelin hanım! Mardin’in adabıdır, gelinin el lezzetini tadalım derler ama sen hazır sofraya oturdun. Hadi bakalım, şu içli köfteleri sen servis et de görelim zarafetini. Bakalım ellerin titriyor mu?"
Ebru yerinden kalkar, her kadının tabağına tek tek servis yaparken Hacer Hanımağa’nın o keskin, sorgulayıcı bakışları ensesindedir.
Mutfakta "Mide" Alarmı
Yemeklerin ağır kokusu ve kadınların sürekli "Ne zaman çocuk vereceksin?", "Ateşoğlu’nun soyu kurumaz inşallah" tarzındaki baskıcı soruları Ebru’yu köşeye sıkıştırır. Üstelik kimse hamile olduğunu bilmediği için, sürekli önüne en ağır yemekler itilmektedir.
Ebru bir an mutfağa kaçar, peşinden Mira yetişir.
Ebru: "Mira, öleceğim! Herkes sanki beni sorguya çekiyor gibi bakıyor. O Hacer Hanımağa’nın gözleri sanki ruhumu okuyor!"
Mira: "Kızım dayan! Bunlar 'Mardin usulü gelin darlama' ekibi. Eğer bu masadan sağ çıkarsan, kraliçeliğini ilan edersin."
Ebru masaya döndüğünde, masadaki genç kadınlardan biri laf atar:
"Ebru Hanım, istanbuldan gelmişsiniz. Oralarda hayat rahattır ama buranın töresi ağırdır. Yarın bir gün bir oğul vermen gerekirse, bu narinlikle nasıl yapacaksın?"
Ebru, bir an için Karan’la dün geceki yakınlığını ve onun ona verdiği güveni hatırlar. Omuzlarını dikleştirir, Hacer Hanımağa’nın gözlerinin içine bakar.
Ebru: " Bir Ağa gelini sadece fizik gücüyle değil, duruşuyla ölçülür. Soyun devamına gelince... O Allah’ın takdiri ama Ateşoğlu’nun gücü, bizim birbirimize olan bağlılığımızdan gelir. Merak etmeyin, ben bu konağın ağırlığını da, Karan’ın sevgisini de taşıyacak yaştayım."
Hacer Hanımağa hafifçe gülümser. "Dili de varmış, güzel..."
Erkekler odasında Yiğit ve diğer ağalarla oturan Karan, huzursuzdur. Cihan’ı mutfak tarafına casus olarak gönderir.
Cihan: (Karan’ın kulağına fısıldar) "Ağabey, Hacer Hanımağa yengemi fena darlıyor. 'Köfteleri servis et' falan dedi. Yengemin rengi biraz soluk."
Karan daha fazla dayanamaz. Adet madet dinlemez, kadınların olduğu avluya bir bahane ile dalar.
Karan: "Hanımlar, kusura bakmayın bölüyorum ama... Ebru, bir dakika gelebilir misin? Yiğit ağabey bir şey sordu.
Hacer Hanımağa kaşlarını kaldırır: "Aman Karan Ağa! Daha nikah kıyılmadı, gelini bizden mi kaçırıyorsun?"
Karan: "Kaçırmıyorum Hacer Hala, sadece benim olanın kıymetini biliyorum."
Karan, Ebru’nun elini tutup herkesin içinde onu masadan kaldırırken, kadınlar arasında bir fısıldaşma başlar. Ebru, Karan’ın elini tuttuğu an derin bir nefes alır.
Karan, Ebru’nun gözlerinin içine o kadar derin bakıyordu ki, Ebru bir an için nefes almayı unuttu. Karan’ın o sert, Ağa duruşunun altındaki o korumacı ve aşık adam sadece Ebru’ya aitti.
Karan: (Sesini daha da alçaltarak) "Sana bakacaklar Ebru... Seni tartacaklar, 'Ateşoğlu’na layık mı?' diye her kelimeni süzgeçten geçirecekler. Ama unutma, o masada oturan hiçbir kadın, benim sana baktığım gibi bakamaz sana."
Ebru’nun kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Tam "Karan, yapamayacağım galiba" diyecekken, Karan aralarındaki son mesafeyi de kapattı.
Karan, Ebru’yu öyle bir öptü ki; bu öpücükte hem bir veda, hem bir söz, hem de sonsuz bir güç vardı. Ebru’nun dudaklarında kalan o sıcaklık, içindeki tüm korkuyu bir anda küle çevirdi. Karan geri çekildiğinde, Ebru’nun gözlerindeki o buğulu bakış yerini kararlı bir parıltıya bırakmıştı.
Karan: (Alınlarını birbirine yaslayarak) "Şimdi o kapıdan çık ve o masaya otur. Eğer zorlanırsan, avlunun yukarısındaki revaklara bak. Ben orada, senin tam arkanda olacağım. Sen benim karımsın Ebru... Bunu onlara hissettir."
Ebru, Karan’ın verdiği o "moral mühürüyle" merdivenlerden aşağı süzüldü. Avluya girdiğinde, Hacer Hanımağa’nın o meşhur, insanı yerinden çivileyen bakışlarıyla karşılaştı. Ama bu sefer Ebru gözlerini kaçırmadı.
Hacer Hanımağa: "Vay... Gelin hanım nihayet teşrif etti. Biz de diyorduk ki, herhalde Karan Ağa’nın arkasına saklandı, çıkmaya korkuyor."
Ebru: (Sakin bir adımla masaya yaklaşarak) "Korkmak Ateşoğlu’nun lügatinde yoktur Hacer Hanımağa. Sadece hazırlık yapıyordum. Malum, karşımda Mardin’in en kıymetli hanımları varken, kusur etmek istemem."
Ebru masaya oturdu. Hacer Hanımağa, önündeki ağır gümüş tepsiyi yavaşça Ebru’ya doğru itti. Üzerinde sadece tek bir nar duruyordu.
Hacer Hanımağa: "Ebru kızım... Güzelliğin dillere destan, lafın da yerinde. Ama biz burada 'icraat' isteriz. Al bakalım şu narı... Tek bir vuruşla, dağıtmadan, ezmeden parçala. Görelim bakalım, o narin ellerde bereketin kudreti var mı, yoksa sadece süs mü taşıyorsun?"
Bütün masa bir anda sustu. Zelal Hanım ve Melike Anne nefeslerini tuttu. Bu bir gelenekti; narı tek hamlede açabilen gelin, o evin bereketini ve otoritesini de elinde tutar demekti.
Ebru narı eline aldı. O kadar ağırdı ki... Bir an duraksadı. Tam o sırada başını hafifçe yukarı kaldırdı. Karan, yukarıdaki revaklarda, elinde tesbihiyle tam da dediği gibi onu izliyordu. Karan, Ebru’nun baktığını görünce hafifçe başını salladı.
Ebru narı masanın tam ortasına koydu. Derin bir nefes aldı. Karan’ın dudaklarının sıcaklığını hala dudaklarında hissederken, elini bir kılıç gibi narın tepesine indirdi.
"ÇAT!"
Nar, tam ortasından dörde ayrıldı. Taneleri tek bir yere saçılmadan, bir çiçek gibi masanın ortasında açıldı. Kırmızı suları masaya değil, sadece narın kendi kabuğuna dolmuştu.
Hacer Hanımağa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Zelal Hanım, gururla Melike Anne’nin elini sıktı.
Ebru: (Gözlerini Hacer Hanımağa’dan ayırmadan) "Bereket, narı parçalamakla gelmez Hacer Hanımağa. Bereket, o narı bir arada tutan kabukta gizlidir. Ben de bu konağın kabuğu olmaya geldim."
Hacer Hanımağa bir süre sessiz kaldı, sonra yavaşça gülümsedi ve elini Ebru’ya uzattı.
Hacer Hanımağa: "Zelal... Bu kız sadece Ateşoğlu’na gelin değil, Mardin’e Hanımağa olmaya gelmiş."
.
.
.
Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın lütfen...
