İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

37. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

36.BÖLÜM ŞÜPHE

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 36.BÖLÜM ŞÜPHE
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime · Okuduğun bölüm
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Mardin’in dar sokaklarında rüzgar artık Karan’ın adını bir kahraman gibi değil, bir "hain" gibi fısıldıyordu. Ateş’in sessiz operasyonu meyvelerini vermişti. Şehrin ileri gelen ağaları, Karan’ın masasına oturmayı reddediyor; büyük ihaleler birer birer elinden kayıp gidiyordu.

Çarşıda, kahvehanelerde tek bir dedikodu yankılanıyordu: "Karan, kendi kanına, kendi sadık dostunun babasına kıymış!"
Karan, konağının balkonunda elinde tesbihiyle dışarıyı izlerken, gözlerindeki o karanlık hırs artık bir deliliğe dönüşmüştü. İtibarı yerle bir olmuş, Ebru’yu tamamen kaybettiğini anlamıştı. Ama o, pes edecek bir adam değildi; aksine, yanarken herkesi yakmaya yeminliydi.

✨️

✨️

✨️

Mardin’in keskin rüzgarı, Ebru’nun siyah şalını bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Babasının mezarı başında diz çöktüğünde, toprak sanki ona sitem ediyordu. Ebru, titreyen elleriyle babasının isminin yazılı olduğu mermeri okşadı. Katilin adını biliyordu artık; bu bilgi bir kor gibi boğazına dizilmişti.

"Affet beni baba..." diye fısıldadı, sesi rüzgarın içinde kaybolup gidecek kadar kırılgandı. "Seni vuran eli öğrenmek için bunca zaman beklediğim için affet. Ama bitti... Artık ne o korkak adamın gölgesi üzerimizde, ne de senin kanın sahipsiz."

Gözyaşları toprağa damlarken, omuzlarında iki sıcak el hissetti. Ateş, bir çınar gibi arkasındaydı. Kucağında mışıl mışıl uyuyan Ömer, bu kederli toprağın üzerindeki tek taze fidan gibiydi. Ateş, Ebru’nun kulağına eğilip o sarsılmaz sesiyle fısıldadı:

"Seni kimsesiz bırakmayacağım demiştim Ebru. Bak, babanın huzurundayız. Biz artık bir aileyiz. O toprakta rahat uyuyacak, çünkü emaneti benim canımdır."

O mezar başında acı, huzurla yer değiştirdi.

Mezarlığın kederini geride bırakıp, Ateş Ebru’yu Mardin’in en eski ve görkemli butik otellerinden birine götürdü. Şehrin ışıkları ayaklarının altındaydı. Ateş, kucağında uyuyan Ömer’i nazikçe yatağa yatırdıktan sonra, balkonda Mardin’i izleyen Ebru’nun arkasından sarıldı.
"Bu gece tüm dünya kapının dışında kalsın," dedi Ateş, burnunu Ebru’nun saçlarına gömerek. "Sadece sen, ben ve huzur..."

Ebru, Ateş’in güçlü kollarında ilk kez bu kadar güvende hissediyordu. Ama bu huzur, sabahın ilk ışıklarıyla yerini tatlı bir savaşa bırakacaktı.

.
.
.

Sabah olduğunda, Ateş üzerine tam oturan siyah bir gömlek ve güneş gözlüklerini takmıştı. Kucağında Ömer ile otelden çıktığında, o sert ve karizmatik "Baba" figürü sokaktaki herkesin dikkatini çekiyordu. Ebru ise yanlarında, Ateş’in koluna sımsıkı girmişti.

Mardin çarşısında yürürken, karşıdan gelen bir grup genç kızın fısıldaşarak Ateş’e baktığını fark etti Ebru. Kızlardan biri arkadaşına, "Şu adamın karizmasına bak, Mardin ağası dedikleri böyle olur herhalde!" diye fısıldadı.

Ebru’nun kulakları dikildi, gözleri kısıldı. Ateş ise hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi Ömer’i güldürmekle meşguldü.

Ebru hala kızlara ters bakışlar atarken, Ateş boşta kalan eliyle Ebru’nun belini kavradı ve onu kendine yapıştırdı. Kalabalığın ortasında, kimselere aldırmadan Ebru’nun şakağına derin bir öpücük bıraktı.

"Delirme Ebru," diye fısıldadı Ateş, sadece onun duyacağı bir sesle. "Gözlerim senden başkasını görse, Mardin’i yakarım demiştin ya... Merak etme, benim dünyam senin baktığın yerde başlıyor."
Ebru hafifçe kızardı ama bakışları hala "Ona bakanı yakarım" diyordu. Ateş ise karısının bu sahiplenici tavrına içten içe bayılıyordu.

1 AY SONRA ✨️

Mardin’in o sert kurallarını geride bırakalı tam bir ay olmuştu.

Sabahın ilk ışıkları geniş yatak odasının camlarından süzülürken, Ebru bir anda gelen o malum baskıyla uyandı.

İstanbul’un serin sabahında, banyoya nasıl koştuğunu kendi bile fark etmedi.
Midesi resmen isyan ediyordu. Yüzüne soğuk su vurup aynaya baktığında, yorgun ama parlayan bir yüz gördü.

"İstanbul havası mı çarptı beni?" diye geçirdi içinden. Ama kalbi, bunun sadece "hava değişimi" olmadığını fısıldıyordu.

Banyodan çıktığında Ateş, üzerinde sadece siyah kumaş pantolonuyla, elinde kahve bardağıyla camın önünde duruyordu. Boğaz’ı izleyen o sert profili, İstanbul’un en güçlü iş adamlarını bile titretecek kadar karizmatikti. Ebru’nun çıktığını görünce hemen yanına geldi.

"Güzelim? İyi misin sen?" dedi Ateş, kahvesini kenara bırakıp Ebru’nun yüzünü avuçlarının arasına alarak. Gözleri endişeyle dolmuştu. "Bu aralar çok halsizsin. İstanbul’un koşturmacası mı yordu seni?"

Ebru, Ateş’in bu her şeyi bilen ama bu mucizeyi asla tahmin edemeyen hallerine hafifçe gülümsedi.

"Biraz başım döndü Ateş, önemli bir şey değil. Tansiyonum düştü galiba," dedi Ebru, onun göğsüne sokularak.

Ateş, Ebru’yu kollarıyla sarıp sarmaladı. "Bugün bütün randevularımı iptal ediyorum. Beraber dışarı çıkalım, biraz deniz havası alalım. Ömer’i de hazırlarız, kısa bir yürüyüş yaparız. Sana iyi gelecek."

Boğaz kenarında yürüyüşe çıktıklarında, Ateş’in üzerindeki siyah gömleği, güneş gözlükleri ve sergilediği o "Modern Baba" imajı, etraftaki tüm kadınların bakışlarını üzerine çekiyordu.

Sahildeki şık bir kafede oturduklarında, yan masadaki bir grup genç kadın, Ateş’i resmen göz hapsine almıştı. Hatta içlerinden biri, garsona Ateş’i işaret ederek bir şeyler fısıldıyordu.

Ebru’nun Mardin’dekinden bile daha keskin olan o kıskançlık radarları hemen açıldı. Ateş ise pusetteki Ömer’e sütünü içirmeye çalışırken dünyanın en masum ve en yakışıklı adamıydı; hiçbir şeyin farkında değildi.
Ebru, masanın altından Ateş’in bacağını hafifçe sıktı ve kulağına eğildi:
"Ateş bey, diyorum ki... İstanbul’un kızları biraz fazla mı meraklı, yoksa sen mi fazla yakışıklısın bugün?"

Ateş, Ebru’nun o tehlikeli ama tatlı kıskançlık tonunu duyunca hafifçe gülümsedi. Dudaklarını Ebru’nun kulağına yaklaştırdı: "Benim gözüm Boğaz’ı bile görmüyor Ebru, sen kimden bahsediyorsun?"

Boğaz’daki o bol kıskançlı ve deniz havası kokulu yürüyüşün ardından Ateş, Ebru ve pusetinde mışıl mışıl uyuyan Ömer eve döndüler. Kapıdan içeri girdiklerinde malikane beklediklerinden daha sessizdi. Salona doğru ilerlediklerinde Ateş’in dudaklarında o nadir görülen samimi gülümseme belirdi.

Televizyonun karşısındaki devasa koltukta; Cihan kafası geriye düşmüş, ağzı hafif açık bir şekilde horluyor; Mira ise onun omzuna yaslanmış, elindeki mısır kasesi kucağına devrilmek üzereyken derin bir uykuya dalmıştı. Televizyonda ise bitmiş bir filmin jeneriği dönüp duruyordu.

.
.
.

Pusetinde uyanan ve enerjisini tam almış olan minik Ömer, amcasının o komik halini görünce ellerini birbirine vurdu. Ebru daha "Şşşt, uyandırmayalım" demeye kalmadan, Ömer pusetinden kurtulup paytak adımlarla hedefine doğru ilerledi.

Ömer, Cihan amcasının tam önünde durdu. Önce merakla Cihan’ın horlamasını dinledi, sonra o minik, tombul elleriyle Cihan’ın burnunu sıkıca yakalayıp çekti!
"Amcaaa! Kalk!" diye bağırdı kendi lisanında.

CİHAN’IN ZORLU UYANIŞI 😂🥊
Cihan, nefesi kesilince bir anda yerinden sıçradı. "Noluyor? Ömer! Bıraksana burnumu" diye bağırarak gözlerini açtığında karşısında kıkır kıkır gülen Ömer’i gördü. Mira da Cihan’ın ani hareketiyle koltuktan düşme tehlikesi atlatarak uyandı.

"Oğlum... Ömer... Yine mi sen?" dedi Cihan, yüzünü ovuşturarak. "Yahu bir pazar uykumuz vardı, onu da bu küçük aslan yedi bitirdi!"

Ömer hiç oralı olmadı, Cihan’ın üzerine tırmanmaya başladı. Cihan bir yandan söyleniyor, bir yandan da yeğenini havaya kaldırıp gıdıklıyordu.

"Bak bak, bir de gülüyor! Ateş, al şu oğlunu başımdan, bütün karizmamı çizdi bu velet!"

Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bu kaosu izlerken Ebru’ya yaklaştı. Ebru’nun mide bulantısı geçmişti ama bu neşeli tabloyu izlerken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

"Alıştın artık Cihan, şikayet etme," dedi Ateş, buz gibi ama muzip bir sesle. "Ömer’in olduğu yerde huzur aranmaz, adalet aranır. O da şu an senin uykuna el koydu."

Mira gülerek mısırları toplarken, Ebru bir an duraksadı. Bu şen şakrak ev, bu birbirine kenetlenmiş insanlar... İçindeki o yeni canın bu kalabalığa katıldığını hayal etti. Ateş’in Ömer’le Cihan’ın boğuşmasını izlerken parlayan gözlerine baktı. Gerçekten Arslanoğlu ailesine bir üye daha geliyordu ve bu kez her şey çok daha güzel olacaktı.

Cihan ve Ömer’in koltuk üzerindeki o neşeli boğuşması devam ederken, Mira ayağa kalkıp üstünü başını düzeltti. Üzerindeki hafif dökümlü elbiseye rağmen, artık gizlenemeyecek kadar belirginleşen karnı Arslanoğlu ailesinin en büyük neşe kaynağıydı. Mira, elini şefkatle karnının üzerine koyup Ebru’ya gülümsedi.

"Ebru, baksana şuna... Her geçen gün biraz daha ağırlaşıyorum ama içimdeki bu kıpırtı her şeye değer," dedi Mira, gözleri parlayarak. "Cihan şimdiden odasını doldurmaya başladı."
Ebru, Mira’nın o huzurlu ve ışıl ışıl haline bakarken tam bir şey söyleyecekti ki...

Boğazındaki o metalik tat ve midesindeki ani çalkantıyla Ebru’nun cümlesi yarım kaldı. İstanbul’un o serin deniz havası bile bu bulantıyı dindirememişti. Ebru, elini ağzına kapatıp Mira’ya ve Ateş’e bir şey demeye fırsat bulamadan arkasını dönüp üst kattaki banyoya doğru apar topar koşmaya başladı.

Ateş, Ömer’i kucağına almış gülümserken, Ebru’nun o halini görünce yüzü bir anda buz kesti. Cihan ile olan şakalaşması bıçak gibi kesildi. "Ebru!" diye seslendi arkasından ama Ebru çoktan merdivenleri tırmanmıştı.
Ateş, elindeki Ömer’i hemen Cihan’ın kucağına bıraktı. "Bak şuna Cihan, sakın bırakma," dedi sertçe.

Mira ile göz göze geldiler. Mira’nın yüzünde, tecrübeyle karışık muzip bir ifade belirdi. O, bu belirtilerin ne anlama geldiğini kendi hamileliğinden çok iyi biliyordu.

Ebru banyoda kapıyı kilitlemiş, nefes nefese kalbine hakim olmaya çalışırken kapı iki kez sertçe tıklandı. Ateş’in o tok ve endişeli sesi dışarıdan geliyordu:
"Güzelim? Ebru, aç şu kapıyı! İyi değilsin sen, doktora gidiyoruz hemen. Bu böyle olmayacak, bütün ayın hastanede mi geçecek?"

Ebru, aynadaki yorgun ama bir o kadar da şaşkın yüzüne baktı. Ateş hala "hastalık" diyor, doktora gidip ilaç almaktan bahsediyordu. Oysa Ebru, Mira’nın o belirginleşen karnına baktığı andan beri içindeki o ihtimalin daha çok farkındaydı.

Ebru, yüzüne vurduğu soğuk suyun ardından derin bir nefes alıp kapıyı açtı. Ateş, kapının hemen önünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşları çatık bir halde bekliyordu.

Ebru’yu görür görmez elini hemen onun alnına koydu.
"Bitti mi? Hadi, hazırlan gidiyoruz," dedi Ateş, sesi emir kipi gibi çıksa da içindeki o korku gizlenemiyordu. "Doktor Selçuk’u aradım, bizi bekliyor."

Ebru, Ateş’in bu "dünyayı yerinden oynatan" endişesine hafifçe gülümsedi ve ellerini onun göğsüne koydu. "Ateş, gerçekten iyiyim. Sadece sabah yediğimiz o soslu şey dokundu herhalde. Hastanelik bir durum yok, lütfen büyütme."

Ateş bir an duraksadı, gözlerini Ebru’nun gözlerine dikti. "Ebru, bir aydır kaç kez halsiz düştün farkında mısın? Benim canımı sıkma, gidelim işte."

"Gitmiyoruz Ateş," dedi Ebru, bu kez daha kararlı bir sesle. "Bugün evimizde, ailemizle olalım istiyorum. Söz veriyorum, eğer kötüleşirsem kendi rızamla gideceğim." Ateş, karısının bu inatçı ama yumuşak bakışlarına karşı daha fazla direnemedi. Başını hafifçe salladı ama gözü hala onun üzerindeydi.

Aşağı indiklerinde manzara tam bir şenlik alanıydı. Mira, koltuğun üzerine yayılmış, elindeki pelüş aslanla Ömer’i güldürmeye çalışıyordu. Belirginleşen karnına rağmen enerjisi yerindeydi.

"Bak Ömer, aslan ne diyor? Kükrüyor mu yoksa baban gibi kaşlarını mı çatıyor?" diye sordu Mira, muzipçe Ateş’e bir bakış atarak. Ömer, teyzesinin bu hallerine kahkahalarla karşılık veriyor, minik elleriyle pelüş oyuncağı yakalamaya çalışıyordu.

Cihan ise hemen karşıdaki tekli koltuğa kurulmuş, elindeki kahvesiyle bu manzarayı izliyordu. Bakışlarında öyle bir huzur vardı ki... Mira’nın her gülüşünde, o belirginleşen karnındaki veliahdının her kıpırtısında Cihan’ın dünyası yeniden aydınlanıyordu. Arada bir Mira’ya göz kırpıyor, onun mutluluğunu sessiz bir hayranlıkla seyrediyordu.

Ebru, Ateş’in yanına oturduğunda Mira ona anlamlı bir bakış attı. Mira, Ebru’nun neden hastaneye gitmek istemediğini, o mide bulantılarının altındaki asıl sebebi hissetmişti. Ebru, Mira’nın o "ben biliyorum" diyen gülümsemesini görünce başını hafifçe öne eğdi.

Ateş, Ömer’i kucağına alıp havaya kaldırırken evin içinde Arslanoğlu soyadının o görkemli ama bir o kadar da sıcak havası yankılanıyordu. Kimse yüksek sesle söylemiyordu ama herkes biliyordu; bu evde çok yakında bir çocuk sesi daha yükselecekti.

Salondaki gürültüden uzaklaşan Ebru ve Mira, kahve yapmak bahanesiyle mutfağa sığındılar. Mira, tezgahın kenarına yaslanmış, elindeki bitki çayını yudumlarken gözlerini bir saniye bile Ebru’nun üzerinden ayırmıyordu. Ebru ise kahve makinesiyle gereğinden fazla uğraşıyor, Mira’nın o delici bakışlarından kaçmaya çalışıyordu.

"Ebru..." dedi Mira, sesi muzip bir tınıyla mutfakta yankılandı. "Şu makineyle kavga etmeyi bırak da bana bak. Rengin neden hala kireç gibi?"

Ebru, zoraki bir gülümsemeyle döndü. "Dedim ya Mira, İstanbul’un havası çarptı beni. Hem biraz da uykusuzum herhalde."

Mira, karnını şefkatle okşayarak Ebru’ya doğru bir adım yaklaştı. "İstanbul havası mide bulandırmaz Ebru, sadece iştah açar. Ama bakıyorum da sen sabahtan beri bir lokma yemedin. Hatta az önce o kızarmış ekmeklerin kokusunu alınca yüzünü nasıl ekşittiğini gördüm."
Ebru tam itiraz edecekken, Mira parmağını dudağına götürüp onu susturdu.

"Bana numara yapma Arslanoğlu gelini... Ben bu yollardan geçeli çok olmadı. O mide bulantısı, o koku hassasiyeti, o 'iyiyim' diye kendini zorlamalar... Hepsi çok tanıdık." Mira, Ebru’nun elini tutup hafifçe sıktı. "Ne zaman test yapacaksın? Yoksa yapmaya korkuyor musun?"

Ebru’nun kalbi bir kuş gibi çarpmaya başladı. "Ben... Mira, daha çok erken. Hem Ateş’e bir şey demedim, o hala üşüttüğümü sanıyor. Eğer yanılıyorsam onu boşuna ümitlendirmek istemem."
Mira gülerek başını salladı. "Ateş mi ümitlenecek? Ateş Arslanoğlu’nun bu haberi aldığında ne yapacağını hayal bile edemiyorum! Muhtemelen bütün İstanbul’u kapatır, evin her yerine pamuklar döşetir." Sonra sesini biraz daha alçaltıp fısıldadı: "Ebru, Arslanoğlu soyadı sadece güçle büyümez tatlım, böyle küçük mucizelerle kök salar. Kendine bir iyilik yap ve yarın o testi yap. Yoksa ben dayanamayıp Ateş’e 'Karın yine zehirli soslardan yedi galiba' diye imalarda bulunurum!"

Mutfaktaki o "gizli" fısıldaşmalardan sonra Mira ve Ebru salona geri döndüler. Cihan ve Mira her zamanki gibi neşeliyken, Ateş tekli koltuğuna kurulmuş, önündeki dosyaları inceliyordu. Ancak gözü sürekli Ebru’nun üzerindeydi.
Mira, "Hadi bakalım, Türk kahveleri benden!" diyerek mutfaktan tepsiyi getirdi. Odanın içini o yoğun, davetkar kahve kokusu sardı. Mira herkesin kahvesini dağıttı, Ebru’nun önüne de o her zamanki bol köpüklü kahvesini bıraktı.

Ebru, burnuna gelen o yoğun kahve kokusuyla midesinin bir kez daha kasıldığını hissetti. Normalde kahveye bayılan, güne kahvesiz başlamayan Ebru, fincana bakarken bile yüzünü hafifçe buruşturdu. Fincanı masanın en uç köşesine doğru sessizce itti.
Ateş, elindeki dosyadan başını kaldırmadan sordu:

"İçmiyor musun?"
Sesi düzdü ama Ebru, Ateş'in o "sorgulayıcı" tonunu hemen tanımıştı.
"Yok Ateş, canım istemedi pek. Mide yanması yapıyor bu aralar," dedi Ebru, sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak.

Ateş dosyayı yavaşça kapattı. Bakışlarını Ebru’nun fincanına, sonra da onun hafiften solmuş yüzüne dikti. "Sen kahve içmeden duramazsın Ebru. Mardin'in o en sıcak günlerinde bile günde üç fincan içerdin. Şimdi önüne gelen bol köpüklü kahveyi mi reddediyorsun?"

Ateş ayağa kalktı, Ebru’nun yanına gelip koltuğun kenarına oturdu. Elini Ebru’nun çenesine koyup yüzünü kendine çevirdi. Gözleri adeta bir tarayıcı gibi Ebru’nun yüzündeki her mimiği inceliyordu.

"Başın dönüyor, kahve içmiyorsun, rengin desen zaten kış güneşi gibi... Ebru, benden sakladığın bir şey mi var senin?"
Ateş'in bu sorusuyla salondaki neşe bir anda yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Cihan ve Mira birbirlerine bakarken, Ebru’nun kalbi boğazında atmaya başladı. Ateş'in o keskin zekasından bir şeyi saklamak, fırtınayı avucunda tutmaya çalışmak gibiydi.

Ateş’in o delici bakışları altında Ebru, elinden geldiğince sakin kalmaya çalışarak hafifçe gülümsedi. "Ateş, her şeyi ne kadar büyütüyorsun... Sadece bugün midem biraz hassas, kahve ağır gelir diye düşündüm. Hem bak, Mira ve Cihan da yorulmuş, herkes odasına çekilsin artık."

Ateş ikna olmamıştı ama Ebru’nun üzerindeki o hafif yorgunluğu görünce daha fazla üstelemedi. "Peki," dedi sadece. "Ama yarın o tahliller yapılacak, kaçışın yok."

Kısa süre sonra malikane derin bir sessizliğe büründü. Ateş ve Ebru odalarındaydı. Ateş, yatağa yaslanmış bir dosya inceliyor gibi görünse de aklı Ebru’nun solgun yüzündeydi. Ebru ise aynanın karşısında saçlarını tararken aynadan Ateş’in yansımasını izliyordu.

Kalbi ağzında atıyordu; o büyük soruyu sormanın vaktinin geldiğini biliyordu.
Ebru yavaşça yatağa, Ateş’in yanına sokuldu. Başını onun omuzuna yasladı. Ateş dosyayı kenara bırakıp kolunu hemen Ebru’nun beline doladı.

"Ateş..." diye fısıldadı Ebru. "Hiç düşündün mü? Yani... Ömer bizim her şeyimiz, canımız. Ama bir gün, bizim de bir çocuğumuz olsa... Sen gerçekten ister miydin? Yoksa Ömer bize yetiyor mu?"

Ateş bir an duraksadı. Ebru’nun neden böyle bir soru sorduğunu anlamaya çalışır gibi derin bir nefes aldı. Bakışları uzaklara daldı, sonra Ebru’nun elini tutup parmak boğumlarını tek tek öptü.
"Ebru," dedi Ateş, sesi gece kadar derin ve vakurdu. "Ömer benim ilk gözağrım. Onu canımdan çok seviyorum. Ama senden olacak bir can... Bizim kanımızdan, senin gözlerini taşıyan bir bebek... Bu dünyadaki en büyük zaferim olurdu."

Ebru’nun gözleri doldu. Ateş devam etti:
"Arslanoğlu soyadı zaten ağır bir yük. Ama o yükü seninle paylaşacak, senin nezaketini benim gücümle birleştirecek bir evlat... Bu benim hayalim değil, seninle kurduğum o cennetin tek eksiği olurdu. Neden sordun bunu şimdi?"

Ebru, Ateş’in göğsüne iyice sokulup gözlerini kapattı. "Hiç... Sadece Mira’yı görünce, Cihan’ın ona nasıl aşkla baktığını fark edince sormak istedim."
Ateş, Ebru’nun saçlarına derin bir öpücük bıraktı, onun içindeki fırtınadan habersizce: "Ben sana Mira’ya bakıldığından çok daha büyük bir aşkla bakıyorum Ebru. Ve senin bana vereceğin her canı başımın üstünde taşırım."

💖

💖

💖

evett bir bölümün daha sonuna geldik beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın ✨️✨️