İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

16. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

15.BÖLÜM HASTANE

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 15.BÖLÜM HASTANE
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime · Okuduğun bölüm
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Odanın içinde yoğun bir öd ağacı kokusu ve ağır parfümler birbirine karışmıştı. Ebru, aynadaki yansımasına bakarken tanıyamadığı bu kadının güzelliği karşısında nefesini tuttu.

Kıyafet: Üzerinde geleneksel ama modern çizgilerle işlenmiş, vişne çürüğü renginde kadife bir bindallı vardı. Bindallının üzerindeki altın işlemeler, gaz lambasının ışığında birer ateş böceği gibi parlıyordu.

Detaylar: Boynuna Ateşoğlu ailesinin mirası olan ağır bir beşi bir yerde takılmıştı. Saçları omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülüyor, alnına düşen ince elmas hızma her hareketinde ışık saçıyordu.

Ebru’nun Hali: Gözlerine çekilen o koyu sürme, bakışlarındaki o "hafızasız ama aşık" buğuyu iyice derinleştirmişti. Dudakları, heyecandan hafifçe aralık kalmıştı.

Aşağıda zılgıtlar, def sesleri ve kadınların mırıldandığı yanık türküler yükseliyordu. Ebru, merdivenlerin başında göründüğünde bir an için tüm sesler kesildi. Zelal Hanım bile gururla gülümsedi; bu kız, bu topraklara ait olduğunu her adımıyla kanıtlıyordu.
Atmosfer: Avlu tamamen mumlarla donatılmıştı. Kırmızı tüller her yerde uçuşuyordu. Ebru’nun başına o meşhur al duvak örtüldüğünde, dünya onun için sadece kırmızının tonlarından ibaret kaldı.

Ebru, ortadaki kürsüye oturtulduğunda etrafında dönen kadınların şarkısı yüreğini titretti: "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar..." * O Duygusal An: Zelal Hanım elini açması için Ebru’nun yanına geldiğinde, Ebru elini sıkıca kapattı. Gelenek gereği "Gelin elini açmıyor" diye fısıldaşıldı. Ama Ebru’nun aklında tek bir şey vardı; Karan... Bu el, sadece onun dokunuşuyla açılacaktı.
Melike Anne’nin Bakışı: Kenarda ağlayan annesini gördüğünde, Ebru’nun gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Hafızası yoktu ama kalbindeki o aidiyet sızısı oradaydı.

Kına gecesi kadınlar arasındadır ama Karan Ateşoğlu kuralları yıkmayı sever. Herkes eğlenceye dalmışken, Karan avlunun üst katındaki terastan sessizce aşağıyı izliyordu.
Karan, yukarıdan bakarken Ebru’nun o kırmızı duvağının altındaki silüetini gördü. İçindeki arzu ve koruma içgüdüsü birbirine karıştı. Elindeki tespihi sıkarken mırıldandı: "Yarın gece... Yarın gece bu kırmızının altında sadece benim gerçeğim olacaksın."

.
.
.

Mardin’in taş duvarları bugün sadece rüzgarı değil, Ateşoğlu Konağı’ndan yükselen coşkulu davul seslerini de yankılıyordu. Ama avludaki yüzlerce konuk, birazdan merdivenlerin başında belirecek olan o efsanevi güzelliğe hazırlıklı değildi.

Ebru, odasındaki boy aynasına baktığında kendi yansımasından korkacak kadar güzeldi. Üzerindeki gelinlik, geleneklerin çok ötesinde, modern ve cesur bir sanat eseriydi.
Gelinlik Detayı: Derin bir V dekolteyle başlayan ipek kumaş, belindeki pırlanta işlemeli kemerle vücuduna tam oturuyor, narin kıvrımlarını ortaya çıkarıyordu. Omuzlarından aşağı bir pelerin gibi dökülen tüller, her adımında ona kraliyet soyundan gelmiş bir hava katıyordu.
Sırt Dekoltesi: Ebru arkasını döndüğünde, gelinliğin beline kadar inen zarif sırt dekoltesi, teninin pürüzsüzlüğünü bir mermer gibi sergiliyordu.
Saç ve Makyaj: Saçları tepeden sıkı ve modern bir topuz yapılmış, üzerine elmas bir taç yerleştirilmişti. Dudaklarındaki o koyu kırmızı ruj, Mardin’in sertliğine bir meydan okuma gibiydi.

Karan, siyah gömleği ve jilet gibi takımıyla merdivenlerin başında belirdiğinde kalabalık sustu. Gözleri Ebru’yu bulduğunda, o meşhur ifadesiz suratında ilk kez bir hayranlık kıvılcımı parladı. Karan, Ebru’nun yanına yaklaştı, elini nazikçe beline koydu ve o derin dekoltesinden görünen tenine değmemek için kendini zor tuttu.
"Bütün Mardin bugün seni konuşacak," diye fısıldadı Karan, sesi gururla doluydu. "Ama sadece ben dokunabileceğim."

İkili avluya indiğinde silah sesleri gökyüzünü deldi. Davullar daha sert, zılgıtlar daha gür çıkmaya başladı. Karan, Ebru’nun elini hiç bırakmadan onu halayın başına çekti. Ebru, hafızasız olmasına rağmen o ritme ayak uydururken, dekoltesinden süzülen ter damlası Karan’ın bakışlarını hapsine aldı.
Mutfak camından sinsi sinsi bakan Sultan Yenge, Ebru’nun bu modern ve cesur hali karşısında kahrından parmağını ısırırken; Zelal Hanım, gelininin bu asil duruşuyla göğsünü kabartıyordu.
Gece boyunca süren danslar, ikram edilen binbir çeşit yemek ve havada uçuşan dolarlar... Mardin, böylesine yüksek enerjili, böylesine tutku kokan bir düğün görmemişti.

1 AY SONRA

Aradan geçen dört hafta, Ateşoğlu Konağı’nda taşları yavaş yavaş yerine oturtmuştu. Mardin’in kavurucu sıcağı yerini hafif bir esintiye bırakırken, konağın koridorlarında artık yeni bir hayatın ayak sesleri duyuluyordu.
Ebru, odasındaki boy aynasının karşısına geçtiğinde elini gayri ihtiyari karnına götürdü. Üzerindeki uçuşan şifon elbisenin altından, o bir ayın en somut kanıtı hafifçe baş gösteriyordu. Karnı artık dümdüz değildi; orada, varlığını her geçen gün daha çok hissettiren küçük bir kavis vardı. Hafızası hala parça parça olsa da, bu kavis ona hayata tutunması için en büyük sebebi veriyordu.
"Büyüyorsun..." diye fısıldadı Ebru, aynadaki yansımasına bakarak. Bakışları artık o bir ay önceki ürkek kızın değil, yuvasını korumaya kararlı bir kadının bakışlarıydı.

Tam o sırada kapı açıldı ve Karan içeri girdi. Bir aydır her sabah olduğu gibi, gözleri ilk iş karısını aradı. Karan’ın adımları Ebru’nun tam arkasında durduğunda, aynadaki iki silüet birleşti. Karan, ellerini Ebru’nun ellerinin üzerine, o küçük kavisin üstüne koydu. Aralarındaki o meşhur boy farkı, Karan’ın onu tamamen sarmalamasına yetiyordu.

"Bir ay..." dedi Karan, sesi her zamankinden daha derin ve sahipleniciydi. "Sana, bize ve ona alışmam için geçen koca bir ay. Hala bir rüya gibi geliyor ama elime değen bu sıcaklık, sahip olduğum tek gerçek."
Ebru, başını Karan’ın omzuna yasladı. Bir ay boyunca Karan ona bir kraliçe gibi davranmış, hafızasızlığının yarattığı boşlukları aşkıyla doldurmuştu. Ancak konaktaki sessiz savaş bitmemişti. Sultan Yenge’nin zehirli bakışları, Zelal Hanım’ın "varis" beklentisi ve dışarıdaki düşmanlar... Her şey bu bir aylık huzur perdesinin arkasında pusuda bekliyordu.
Karan, Ebru’nun saçlarına derin bir öpücük bıraktı. "Bugün doktora gideceğiz. Artık o küçük mucizeyi görme vakti geldi."

Konağın avlusunda yankılanan araba sesi, Ebru’nun içindeki huzuru da beraberinde götürmüştü. Karan, aşiretin sınır köyündeki acil bir husumet meselesini çözmek için apar topar çıkmıştı. Gitmeden önce Ebru’nun alnına bıraktığı öpücük ve "Sakın odandan çıkma, hemen döneceğim" fısıltısı hala kulaklarındaydı.
Ancak Karan’ın gidişinden sadece dakikalar sonra, odanın kapısı bir fırtınayla sarsıldı. İçeri giren Sultan, gözlerindeki nefretle adeta bir iblisi andırıyordu.

"Sonunda baş başa kaldık, hafızasız gelin," dedi Sultan, sesindeki zehri akıtarak. Ebru, yerinden doğrulmaya çalışırken Sultan üzerine çullandı. "O karnındaki sahte mucizeyle herkesi kandırdın, ama beni asla!"
Sultan, Ebru’nun kolundan tutup onu sertçe yere savurdu. Ebru’nun çığlığı, konağın taş duvarlarında yankılandı ama avludaki gürültü bu sesi bastırıyordu.

Ebru, ellerini refleksle karnına götürdü. "Yapma Sultan yenge ! Bebek... Bebeğe zarar vereceksin!"
"Zaten amacım o!" diye haykırdı Sultan. Gözü tamamen dönmüştü. Ebru’nun saçlarına yapışıp onu sarsmaya başladı. Ardından elinin tersiyle Ebru’nun yüzüne sert bir tokat indirdi. Ebru’nun dudağı patlarken, Sultan durmadı; ayağıyla Ebru’nun karnına doğru bir hamle yapmaya yeltendi.
Ebru, son bir güçle yana yuvarlanıp darbeden kaçtı ama Sultan’ın bir sonraki hamlesi Ebru’yu duvara çarptırdı. Ebru, acıyla inleyerek yere yığıldığında Sultan tepesinde bitmişti. "Senin bu çocukla Ateşoğlu’na kök salmana izin vermeyeceğim!"

Tam o sırada, konağın alt katından gelen bir kükreme her şeyi durdurdu. Karan, unuttuğu bir belge için geri dönmüştü ve merdivenleri ikişer üçer çıkıyordu. Yukarıya ulaştığında, Ebru’yu yerde perişan halde, Sultan’ı ise onun üzerinde eli havada gördü.
Karan’ın gözleri anında kan çanağına döndü. O an Karan Ateşoğlu değil, bir Azrail vardı odada.
"SULTAAAAN!"
Karan, odaya öyle bir daldı ki Sultan korkudan ne yapacağını şaşırdı. Karan, Sultan’ı kolundan tutup odanın öbür ucuna fırlattı. Ardından titreyen elleriyle Ebru’nun yanına çöktü. Ebru’nun patlayan dudağını ve yüzündeki morluğu görünce yumruklarını sıktı, eklemleri beyazladı.
Karan yavaşça ayağa kalktı. Sultan’a doğru öyle bir adım attı ki, yer sarsıldı sanki. Sesinin tonu artık bağırmıyor, buz gibi çıkıyordu:
"Sen... Benim nefesime, canımdan öte bildiğime el kaldırdın Sultan. Bugün bu konaktan senin ölüşün çıkmayacaksa, bu benim merhametimden değil; Ebru’nun ve karnındaki sabinin masumiyetindendir. Ama yemin olsun ki Mardin senin için artık cehennemden farksız olacak!"

Karan’ın kükremesi konağın sadece duvarlarını değil, temellerini sarsmıştı. Odanın kapısında ilk beliren Zelal Hanım oldu. Yerde perişan halde yatan Ebru’yu ve Sultan’ın yakasına yapışmış, gözü dönmüş oğlunu görünce nefesi kesildi.

"Karan! Oğlum dur!" diye haykırdı Zelal Hanım, ama gördüğü manzara karşısında Sultan’a olan nefreti bir kat daha arttı. "Sen ne yaptın Sultan? Benim evimde, benim gelinime, doğmamış torunuma nasıl el kaldırırsın!"
O sırada Ebru’nun boğazından kopan acı dolu bir inilti, odadaki tüm sesleri bıçak gibi kesti. Ebru, ellerini karnına öyle bir kenetlemişti ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
"Karan..." dedi Ebru, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama acısı odayı dolduruyordu. "Karan, çok sancım var... Dayanamıyorum."
Ebru’nun bacaklarından aşağı süzülen o ince kırmızı sızıntıyı gördüğünde Karan’ın dünyası başına yıkıldı. Öfkesi anında yerini derin bir korkuya bıraktı. Sultan’ı bir paçavra gibi kenara fırlatıp tekrar Ebru’nun yanına çöktü.
"Buradayım ebru , buradayım..." dedi Karan, sesi titriyordu. Ebru’yu kucağına alırken Zelal Hanım’a döndü, bakışları buz gibiydi: "Bu kadın ben dönene kadar bu konaktan çıkmayacak. Eğer o bebeğe bir şey olursa, Sultan’ın hesabını kendi ellerimle keseceğim!"

Avluda diğer anneler ve yengeler toplanmıştı. Herkes şaşkınlık ve korku içinde bakışırken, Karan kucağında acıdan kıvranan Ebru ile merdivenlerden adeta uçarak indi. Ebru’nun sancısı o kadar şiddetliydi ki, Karan’ın gömleğine tutunmuş, dişlerini sıkarak ağlıyordu.
Zelal Hanım, Sultan’ın yanına gidip yüzüne öyle bir tokat indirdi ki, Sultan yere kapaklandı. "Sen sadece bir gelini değil, Ateşoğlu’nun geleceğini vurdun Sultan. Yat kalk dua et o sabiye bir şey olmasın, yoksa seni bu topraklara diri diri gömerim!"

Karan arabayı çalıştırırken tek eliyle Ebru’nun elini sıkıca tuttu. "Dayan güzelim, az kaldı... Sakın bizi bırakma."
Ebru’nun bilinci acının şiddetiyle bulanırken, aklındaki tek şey karnındaki o küçük canın tutunup tutunmayacağıydı. Mardin sokaklarında Karan’ın arabası hızla hastaneye doğru süzülürken, arkalarında bir intikam ateşi ve büyük bir belirsizlik bırakmışlardı.

Hastanenin steril kokusu, Karan’ın genzini yakıyordu. Kucağında kanlar içinde taşıdığı Ebru’yu o beyaz kapıların ardına aldıklarından beri, zaman durmuştu. Karan, ellerine baktı; parmak boğumlarına bulaşmış o kırmızı leke, hayatının en ağır vebaliydi. Karısının kanı, doğmamış evladının hayatiyeti...
"Dayan narinim... Sakın bizi bırakma," diye fısıldadı boşluğa doğru. Sesi, o mağrur adamdan geriye kalan tek şey gibi çatlaktı.
Koridorun başında Zelal Hanım ve diğer aile üyeleri belirdiğinde, Karan başını duvara yaslamıştı. Gözleri kapalıydı ama zihninde sadece Ebru’nun o son bakışı vardı: Acı dolu, yalvaran ve bebeğini korumaya çalışan o bakış...
Zelal Hanım, oğlunun yanına gelip elini omzuna koydu. "Karan, metanetli ol oğlum. Sabi de gelin de güçlüdür."
Karan, annesinin elini hışımla itip ayağa kalktı. Gözleri öfkeden değil, saf acıdan parlıyordu. "Metanet mi ana? Benim evimde, benim korumam altındaki kadına el uzatıldı! O Sultan denen yılan, benim nefesimi kesmeye çalıştı! Eğer o kapıdan kötü bir haber çıkarsa, yemin olsun ki bu hastaneyi de o konağı da başlarına yıkarım!"

Tam o sırada ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık söndü. Doktor, yüzündeki yorgun ve belirsiz ifadeyle dışarı çıktı. Karan, doktorun yakasına yapışmamak için kendini zor tuttu.
"Doktor... Söyle. Karım... Bebeğim?"
Doktor derin bir nefes aldı. "Ebru Hanım çok ciddi bir travma geçirmiş. Vücudundaki morluklar ve sarsıntı anne adayını çok yormuş. Kanama kontrol altına alındı ama..." Duraksadı doktor, bakışlarını yere indirdi. "Bebek hala çok kritik bir eşikte. Ebru Hanım’ın bilinci açılıyor ama sürekli 'bebeğim' diye sayıklıyor. Şu an ihtiyacı olan tek şey yaşam enerjisi. Ama şunu bilin, Ebru Hanım o darbeyi göğüslemek için kendini öyle bir kasmış ki... Resmen bebeğine siper olmuş."

Karan, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Ebru, o narin bedeniyle, hafızası olmasa bile annelik içgüdüsüyle evladını korumak için kendini feda etmişti.
Karan, doktorun izniyle yoğun bakım odasının camına yanaştı. İçeride, bembeyaz çarşafların arasında solgun bir çiçek gibi yatan Ebru’yu gördü. Burnunda oksijen maskesi, kollarında serumlar... Karan elini cama yasladı.
"Affet beni narinim... Seni koruyamadım. Ama yemin ederim, sana dokunan o ellerin hesabını öyle bir soracağım ki, Mardin bile adaletimden titreyecek."
Ebru’nun kapalı gözlerinden bir damla yaş süzülüp yastığa düştü. Duymuştu. Karan’ın sesini, o yakıcı yeminini duymuştu.

Hastanenin o soğuk odasında, Sultan'ın yarattığı yıkımın izleri hala tazeyken, Ebru gözlerini araladı. Ama bu sefer bakışlarında korku değil, cam gibi keskin bir kararlılık vardı. Yanı başında, başını ellerinin arasına almış, dünyası başına yıkılmış bir halde bekleyen Karan’ı gördü.
Karan, Ebru’nun uyandığını fark edince yerinden fırladı, sesi titriyordu: "Ebru... Özür dilerim. Seni koruyamadım. Eğer gitmek istersen, eğer benden kaçmak..."
Ebru, güçlükle elini uzatıp Karan’ın dudaklarının üzerine koydu. "Sus Karan..." dedi, sesi kısık ama sarsılmaz bir tonda. "Kaçmayacağım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Karan şaşkınlıkla donup kaldı. Ebru, yatakta doğrulmaya çalışırken Karan ona destek oldu. Ebru, Karan’ın elini tutup kendi karnının, o küçük mucizenin üzerine koydu.

"Bize bunu yapanlar, bizi ayıracaklarını sandılar. Ama yanıldılar. Karan, ben bu acıyla tek başıma İstanbul’da saklanamam. Ben bu çocuğun babasının yanında, senin gölgende değil, tam senin yanında durmak istiyorum. Bize el kaldıran o yılanın, Sultan’ın... Ve ona sessiz kalan herkesin hesabını birlikte soracağız."

Karan’ın gözlerinde ilk kez bir umut ışığı, ardından da saf bir öfke parladı. Karısının bu dik duruşu, içindeki o yıkılmış adamı yeniden ayağa kaldırdı. Ebru’nun alnına uzun ve yemin dolu bir öpücük bıraktı.
"Yemin olsun Ebru... Bu saatten sonra senin tek bir damla gözyaşın için Mardin’i yakarım. Biz artık sadece karı koca değiliz; biz bu topraklarda adaleti kendi elleriyle yazanlar olacağız."

Kapının dışında bekleyen Mira, Cihan ve Zelal Hanım içeri girdiklerinde, karşılarında darmadağın bir çift değil; birbirine kenetlenmiş, gözlerinden ateş fışkıran iki güç gördüler. Ebru, Mira’ya bakıp hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme artık "korunmaya muhtaç bir kızın" değil, "hesap sormaya hazırlanan bir kadının" gülümsemesiydi.

.
.
.