31. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ
Bölümler 45Şu an: 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru, Ateş’in belindeki elini yavaşça çözüp ellerini onun geniş omuzlarına yerleştirdi. Ateş’in bakışlarındaki o hapis edici tutkuyu görebiliyordu; bu adamı ikna etmek, bir aslanı evcilleştirmekten farksızdı. Hafifçe parmak uçlarında yükselip dudaklarını Ateş’in kulağına yaklaştırdı.
"Bu akşam değil Ateş," dedi sesi kadife kadar yumuşak bir tınıda. "Bu akşam bu güzelliği herkes görsün ama sadece senin olduğunu bilsinler istiyorum. Hem Cihan ve Mira aşağıda bizi bekliyor, Ömer’i çoktan hazırladılar bile. Onları kırmayalım, olmaz mı?"
Ateş, derin bir nefes alarak başını Ebru’nun boynuna gömdü. Kokusunu içine çekerken yenilgisini kabul eder gibi bir mırıltı çıkardı. "Tamam," dedi geri çekilirken. "Gidiyoruz. Ama tüm gece gözüm üzerinde olacak. Bir saniye bile yanımdan ayrılmayacaksın."
Aşağı indiklerinde manzara tam bekledikleri gibiydi. Cihan, üzerine giydiği jilet gibi ceketle Ömer’i havaya fırlatıp tutuyor, Mira ise çantasını kontrol ederken bir yandan onlara gülüyordu. Ömer, minyatür bir takım elbise içinde, altına giydiği küçük ayakkabılarıyla babasının tam bir kopyası gibi görünüyordu.
Cihan onları görünce ıslık çalmadan edemedi. "Abi, yenge... Siz böyle çıkarsanız restoranın geri kalanı masaları terk eder, söyleyeyim. Ebru yenge, sen bu akşam Ateşi katil edersin, şu zarafete bak!"
Ateş, Cihan’a "başlatma şimdi" der gibi baktı ama koluna giren Ebru’nun sıcaklığıyla öfkesi anında yatıştı.
.
.
.
Restorana vardıklarında, Boğaz’ın tam kenarında, suyun sesinin masaya kadar ulaştığı o özel köşeye geçtiler. Ömer, kendisine ayrılan yüksek sandalyede oturmuş, elindeki ekmek parçasını büyük bir ciddiyetle inceliyordu. Ateş, bir an bile olsun Ebru’nun elini bırakmıyor, her fırsatta ona olan hayranlığını fısıldıyordu.
Yemek boyunca Cihan’ın espirileri masada yankılandı. Cihan, garsonun getirdiği mezeleri anlatırken bir yandan da Ömer’e kaş göz yapıyordu. "Bak aslan yeğenim," dedi Cihan ciddiyetle. "Baban gibi sert bakmayı bırak, amcan gibi sempatik ol ki kızlar peşinden koşsun."
Ömer, Cihan’ın bu sözlerine karşılık ağzındaki ekmek parçasını pusetinin dışına fırlatıp kocaman bir kahkaha atınca, Ateş bile kendini tutamayıp güldü. Ateş, Ömer’i sandalyesinden alıp kendi kucağına oturttu.
"Bak Cihan," dedi Ateş, oğlunun başını göğsüne yaslayarak. "Ona ne öğretirsen öğret, o bir aslan olarak büyüyecek. Sempatiklik senin işin, o sadece kükremeyi ve sahiplenmeyi bilecek. Tıpkı babası gibi."
Ebru, bu tabloyu izlerken içindeki huzurun doruk noktasına ulaştığını hissetti. Bir yanında hayatının aşkı Ateş, kucağında canından bir parça olan Ömer ve karşılarında kardeşten öte gördüğü Mira ile Cihan...
Gecenin ilerleyen saatlerinde, tatlılar geldiğinde Ömer iyice mayışmış, başını Ateş’in geniş omzuna yaslamıştı. Ateş, bir eliyle oğlunun sırtını sıvazlıyor, diğer eliyle Ebru’nun şarap kadehini tutan elini okşuyordu.
Ateş, masanın altından Ebru’nun bacağına hafifçe dokundu ve kulağına eğildi. "Eve gitme vakti gelmedi mi kraliçem? Küçük aslan uyudu, büyük aslanın ise sabrı tükenmek üzere."
Ebru, Ateş’in bu sözleri üzerine yanaklarının yandığını hissetti ve başını hafifçe sallayarak onayladı. Bu muazzam gece, villanın o sessiz ve tutku dolu odalarında devam edecekti.
Gecenin karanlığı İstanbul sokaklarına çökmüş, Boğaz’ın ışıkları arabanın camlarından birer film şeridi gibi akıp geçiyordu. Arabanın içindeki atmosfer, hem huzur hem de gizli bir sabırsızlıkla sarmalanmıştı.
Ömer, Ateş’in omzundaki o derin uykusundan hafifçe kıpırdanarak uyandı. Gözlerini tam açamadan, çocuksu bir mırıltıyla "Anne..." diye fısıldadı. Ebru, o an içindeki o sonsuz şefkatle hemen uzanıp küçük adamı Ateş’in kucağından devraldı. Ömer, annesinin o bildik, güven veren kokusunu aldığı an, başını Ebru’nun göğsüne yaslayıp minik elleriyle annesinin elbisesinin ipeğine tutundu.
Annesinin kollarında, dünyanın en güvenli limanındaymış gibi derin uykusuna geri döndü.
Mira, arka koltukta Ebru’yu hayranlıkla izliyordu. Dayanamayıp öne doğru eğildi ve fısıldayarak konuşmaya başladı:
"Ebru, inan bana tüm gece boyunca gözlerimi senden alamadım. O elbisenin rengi, saçlarının duruşu... Sanki bir tablodan fırlamış gibisin. Restorandaki herkesin sana nasıl hayranlıkla baktığını görmedin mi? Ama en çok da ateşin sana bakışları... Sanki dünyada senden başka hiçbir şey yokmuş gibi izliyor seni. Gerçekten büyüleyicisin."
Ateş, Mira’nın bu sözleri üzerine dikiz aynasından Ebru’ya kısa ama yakıcı bir bakış attı. Mira haklıydı; Ebru bu gece sadece güzel değil, nefes kesiciydi. Ateş, direksiyonu tutan ellerini hafifçe sıktı. Sabırsızlığı her geçen kilometreyle daha da artıyordu. Gaz pedalına biraz daha yüklendi; bir an önce villaya varmak, Ömer’i yatağına yatırmak ve Ebru’yu o kalabalığın içinden çekip alıp sadece kendine saklamak istiyordu.
Cihan, Ateş’in bu hızlanmasını fark edince muzipçe gülümsedi ama ateşin yüzündeki o ciddi ve kararlı ifadeyi görünce bu seferlik espri yapmamayı tercih etti. Arabanın içindeki sessizlik, motorun hafif mırıltısı ve Ömer’in düzenli nefes alışlarıyla birleşerek villaya kadar devam etti.
Ateş, villanın kapısına geldiklerinde arabayı durdurur durdurmaz indi ve Ebru’nun kapısını açtı. Gözlerinde o dindirilmez yangınla Ebru’ya baktı. "Sonunda," dedi sesi her zamankinden daha derin çıkarak. "Sonunda evimizdeyiz."
Villanın o devasa kapısından içeri girer girmez, üzerindeki o ağırbaşlı sessizlik yerini tatlı bir telaşa bıraktı. Mira ve Cihan, Ateş’in bakışlarındaki o "artık yalnız kalmak istiyoruz" mesajını çok net aldıkları için, sessizce kendi kanatlarına doğru süzüldüler. Cihan, merdivenlerin başında durup her zamanki gibi bir espri patlatmak için nefeslendi ama Mira kolundan çekiştirerek onu susturdu.
Ebru, kucağında mışıl mışıl uyuyan Ömer’le birlikte merdivenleri yavaşça tırmanmaya başladı. Elbisesinin etekleri mermer basamaklarda su gibi akıyor, kucağındaki minik adamın düzenli nefesleri Ebru’nun boynuna çarpıyordu. Ateş ise hemen iki adım gerisinden, her adımda karısının beline hafifçe dokunarak ona eşlik ediyordu.
Ateş’in adımları her zamankinden daha kararlı ve sertti; içindeki o bastırılmış sabırsızlık artık dışarı taşmak üzereydi.
Ömer’in odasına girdiklerinde, içerisi sadece gece lambasının yaydığı loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Ebru, büyük bir titizlikle Ömer’i yumuşacık yatağına bıraktı. Üstünü örterken eğilip saçlarına uzun bir öpücük kondurdu. O an, bir annenin şefkatiyle bir kadının zarafeti arasında öyle ince bir çizgide duruyordu ki, kapı eşiğinde onu izleyen Ateş’in nefesi kesildi.
Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını kapı pervazına yaslamıştı. Gözlerini bir saniye bile Ebru’dan ayırmıyordu. Ebru işini bitirip yavaşça doğrulduğunda ve Ateş’le göz göze geldiğinde, odadaki havanın bir anda nasıl değiştiğini hissetti. Artık koruyucu baba ve şefkatli anne gitmiş; yerine birbirine delicesine aşık, aylardır bu huzuru ve tutkuyu bekleyen iki insan gelmişti.
Ebru odadan çıkmak için Ateş’e doğru yürüdüğünde, Ateş yerinden kıpırdamadı. Kapının önünde bir duvar gibi duruyordu. Ebru tam yanından geçecekken, Ateş sert ama bir o kadar da nazik bir hareketle Ebru’nun bileğinden tuttu ve onu kendine doğru çekti.
"Ömer uyudu..." dedi Ateş, sesi sanki yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve hırıltılıydı. "Şimdi sıra bizde Ebru. Bu gece, bu villa, bu dünya sadece bizim."
Ebru, Ateş’in gözlerindeki o dindirilmez yangını gördüğünde, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti. Ateş, Ebru’nun belinden kavrayıp onu kendi odalarına doğru yönlendirirken, sabırsızlığı artık bir kor gibi parlıyordu
Ateş, kendi odalarının kapısını arkalarından kapattığı an dış dünyayla olan tüm bağını kopardı. Odanın içindeki loş ışık, Ebru’nun heyecandan hızla inip kalkan göğsünü ve parlayan gözlerini ortaya çıkarıyordu. Ebru, sırtını kapıya yaslamış, Ateş’in üzerine doğru gelişini izlerken kalbinin sesinin odada yankılandığından emindi. Avuç içleri terlemiş, dudakları hafifçe aralanmıştı.
Ateş, bir avcı sessizliğiyle aralarındaki son mesafeyi de kapattı. Elleri, Ebru’nun omuzlarındaki o incecik askılara gitti. Gözlerini Ebru’nun gözlerinden ayırmadan, parmak ucuyla askıyı yavaşça aşağı itti. İpeksi kumaş Ebru’nun teninden kayarken, Ateş’in sabrı artık tamamen tükenmişti; adeta delirmiş gibi bakıyordu karısına.
Önce parmak uçlarıyla Ebru’nun titreyen dudaklarına dokundu, sanki o anı dondurmak ister gibi. Ardından eğilip o dudaklara tüy kadar hafif, yakıcı bir öpücük bıraktı. Ebru’nun nefesi boğazında düğümlenmişken, Ateş asıl hedefi olan o mühürlü boyuna yöneldi. Başını Ebru’nun boyun çukuruna gömdü, kokusunu derin bir nefesle içine çekti ve tam o sıcak teni dudaklarıyla mühürlemeye, asıl fırtınayı başlatmaya hazırlandığı anda...
Yandaki odadan, gecenin sessizliğini bölen o çok tanıdık ses yükseldi:
"I-ııaaannneee!"
Ömer’in ağlama sesi duvarların arasında yankılandığında, Ateş olduğu yerde donup kaldı. Alnını Ebru’nun omzuna yasladı ve derin, sarsıcı bir nefes verdi. O anki hayal kırıklığı ve çaresizliği dışarıdan bakıldığında hem trajik hem de fazlasıyla komikti.
Ebru, Ateş’in bu "yenilmiş aslan" halini görünce kendini tutamadı. Önce bir kıkırtı firar etti dudaklarından, sonra bu neşeli bir gülüşe dönüştü. Elleriyle Ateş’in yüzünü kavradı, gözlerinin içine bakarak gülmeye devam etti.
"Görünüşe göre küçük aslanın bu gece için başka planları var Ateş," dedi Ebru, hala gülerken.
Ateş başını kaldırıp Ebru’nun o neşeli yüzüne baktı. Dişlerini hafifçe sıkarak gülümsedi. "Bu çocuk kesinlikle Cihan’ın ajanı," diye mırıldandı. "Tam zamanını buldu. Git hadi... Git o küçük patronun gönlünü yap."
Ebru, Ateş’in yanağına hızlı ve teselli edici bir öpücük kondurup, elbisesinin askısını düzelterek odadan süzüldü. Ateş ise ellerini beline koyup odanın ortasında kalakaldı, yüzünde hem bir baba şefkati hem de yarım kalmış bir adamın omuz silkişi vardı.
Ebru, kucağında cin gibi bakan ve uykunun yanından bile geçmeyen Ömer’le odaya girdiğinde, Ateş’i yatağın kenarında, sabrının son kırıntılarına tutunurken buldu. Ateş, dirseklerini dizlerine dayamış, bakışlarını yere dikmiş bir halde bekliyordu; Ebru’nun içeri girdiğini duyunca başını kaldırdı ama kucağındaki neşeli "küçük engeli" görünce yüzü resmen kederden düştü.
Ebru, Ateş’in o kapana kısılmış aslan gibi bakan yüzünü görünce kahkahasını bastıramadı. Ömer’i yatağın tam ortasına, Ateş’in yanına bıraktı. Ebru, ellerini beline koyup Ateş’in o perişan ama tutku dolu haliyle dalga geçmeye başladı.
"Bak Ateş, ne diyeceğim... Senin o meşhur sabrın vardı ya, hani Mardin’de herkesin korktuğu o yıkılmaz sabrın? Galiba bugün Ömer tarafından yerle bir edildi. Çocuk resmen babasının planlarını tek bir ağlamasıyla bozdu!"
Ateş, yatağın ortasında hiçbir şeyden habersiz babasının sakallarına uzanmaya çalışan Ömer’e, sonra da karşısında parlayan Ebru’ya baktı. "Ebru, benimle eğleniyor musun?" diye mırıldandı sesi hırıltılı bir tonda. "Şu an dünyaları yakacak haldeyim ama kucağımda dondurma isteyen bir çocukla oturuyorum. Bu çocuk kesinlikle Cihan’ın öğrencisi, zamanlama dersi almış resmen."
Ömer, babasının bu gergin ama sevgi dolu halinden hiçbir şey anlamadan, babasının yüzüne bakıp "Da-da!" diyerek kocaman bir kahkaha attı. Ateş’in sert yüz hatları, oğlunun o masum neşesi karşısında ister istemez gevşedi.
Ebru, Ateş’in yanına yatağa ilişti.
Ateş, Ebru’nun bu oyunbazlığı karşısında dişlerini sıktı. Bir eliyle Ömer’i nazikçe gıdıklarken diğer eliyle Ebru’nun ensesini kavrayıp onu kendine yaklaştırdı. "Gül bakalım kraliçem, gül... Bu küçük aslan elbet uyuyacak. İşte o zaman bu dalga geçmelerinin bedelini nasıl ödeteceğimi çok iyi biliyorum."
Ömer, anne ve babasının arasındaki bu elektrikten tamamen bağımsız, babasının üzerine tırmanmaya çalışırken oda yeniden Ebru’nun şen kahkahalarıyla doldu. Ateş’in sabrı, hayatının en büyük imtihanını kendi öz oğluyla veriyordu.
Ebru, Ateş’in o sabırla imtihan edilen halini odada bırakıp giyinme odasına geçti. Birkaç dakika sonra kapı açıldığında, içeride bambaşka bir rüzgar esti. Ebru, üzerine teninin rengiyle kusursuz bir uyum yakalayan, ipek dokulu toz pembe bir gecelik giymişti.
Geceliğin dantel detayları göğüs dekoltesinden zarifçe dökülüyor, üzerine aldığı aynı renk sabahlığın kuşağını ise gevşekçe bağlamıştı. Her adımında ipeğin hışırtısı odada yankılanıyordu.
Ateş, o sırada yatağın üzerinde sırtüstü uzanmış, Ömer’i göğsüne yatırmıştı. Ömer, babasının burnuna minik elleriyle vuruyor, Ateş ise "Hop!" diyerek her seferinde onu hafifçe havaya kaldırıp tekrar göğsüne düşürüyordu. Ateş’in o sert, kükreyen aslan hali gitmiş; yerine dünyanın en şefkatli babası gelmişti.
Ömer’in attığı her kahkahada Ateş’in gözlerinin içi parlıyordu.
Ebru, kapı pervazına yaslanıp bu manzarayı izlerken kalbinin eridiğini hissetti. Ateş, odadaki kokunun değişmesiyle başını kapıya doğru çevirdi. Ebru’yu o toz pembe ipeklerin içinde görünce bir an nefesi kesildi. Ömer’i havada tutan elleri duraksadı.
"Ebru..." dedi Ateş, sesi hayranlıkla kısılarak. "Sen beni gerçekten öldürmek mi istiyorsun? Bu ne hal?"
Ebru, yatağa doğru süzüldü ve Ateş’in ayakucuna oturdu. "Sadece biraz daha rahat bir şeyler giymek istedim ateş bey. Bakıyorum da küçük patronla aranızdan su sızmıyor."
Ateş, Ömer’i yanına yatırıp kolunun altına aldı. Ömer, annesinin geceliğinin o yumuşak dokusuna bayılmıştı; hemen emekleyerek Ebru’nun yanına gitti ve başını toz pembe ipeklere sürterek kıkırdadı. Ateş, bu manzarayı izlerken bir elini Ebru’nun dizine koydu.
"Bak şuna," dedi Ateş gülerek. "Seni benden daha çok sahipleniyor. Toz pembe sana çok yakışmış kraliçem... Ama bu renk senin o masumiyetinin altındaki ateşi gizlemeye yetmiyor, biliyorsun değil mi?"
Ebru, Ateş’in bu sözlerine karşılık eğilip Ömer’in tombiş yanaklarından öptü. "Şu an sadece huzur var Ateş. Bak, Ömer’in gözleri kapanmaya başladı bile."
Ateş, Ebru’nun elini tutup dudaklarına götürdü. Ömer, annesinin ve babasının arasında, o ipeklerin yumuşaklığı ve babasının güven veren kokusuyla yavaş yavaş mayışıyordu. Ateş, Ebru’nun gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
"Bugün toz pembe, yarın siyah... Senin her halin benim en güzel manzaralım. Ama bu gece, bu pembe rüyanın içinde sadece senin sesini duymak istiyorum."
Ömer, o toz pembe ipeklerin yumuşaklığına ve annesiyle babasının arasından yayılan o güvenli sıcaklığa iyice teslim olmuş gibiydi. Göz kapakları ağırlaşmış, minik elleri Ebru’nun sabahlığının kuşağına dolanmıştı.
Ateş, bu anı fırsat bilerek yatakta hafifçe doğruldu. Bakışları, Ebru’nun vişne çürüğü rengindeki dudaklarında takılı kaldı; sanki tüm dünyanın gürültüsü o an kesilmiş, sadece ikisinin nefesi kalmıştı.
Ateş, elini Ebru’nun ensesine yerleştirip onu kendine doğru çekti. "Sonunda," diye fısıldadı, sesi bir itiraf gibi döküldü dudaklarından. Eğilip Ebru’nun dudaklarına kapandı. Bu, aylardır beklenen o yangının, o dindirilmez özlemin ilk kıvılcımıydı. Ebru, Ateş’in sert ama bir o kadar da sahiplenici öpücüğüne aynı tutkuyla karşılık verdi. Ateş tam daha derine inmek, bu ana tamamen doymak için hamle yapmıştı ki...
"Anne... Suuu!"
Ömer, uykusunun en tatlı yerinde, sanki babasının bu hamlesini hissetmiş gibi gözlerini fal taşı gibi açtı. İkisinin arasına küçük bir barikat gibi girdi ve tombiş elleriyle Ateş’in yüzünü itmeye çalıştı. "Baba hayıl! Anne su!"
Ateş, başını Ebru’nun omzuna yaslayıp derin bir "sabır" nefesi verdi. Odanın tavanına bakarak, "Bu çocuk kesinlikle beni sınıyor," diye söylendi. "Ebru, yemin ederim Cihan buna rüşvet veriyor, başka açıklaması olamaz!"
Ebru, Ateş’in bu perişan halini görünce yine o şen kahkahalarından birini patlattı. Ateş’in öpücüğünden kalan o sıcaklıkla, Ömer’i kucağına alıp yatağın başucundaki sürahiden su içirdi.
"Bak Ateş, oğlun susamış. Aslan parçası haklı, hararet yaptı çocuk!" diyerek Ateş’le dalga geçmeye devam etti.
Gece, tam da Ateş’in korktuğu ama Ebru’nun neşeyle izlediği o "uzun" tempoya girdi. Ömer bir türlü tam dalmıyor, her seferinde Ateş tam Ebru’nun elini tuttuğunda ya bir tekme savuruyor ya da mızmızlanıyordu .
Saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Ateş, yatağın bir ucunda, üzerinde toz pembe sabahlığıyla parlayan Ebru’ya uzaktan bakmak zorunda kalmıştı. Ömer, yatağın tam ortasına yayılmış, bir ayağını Ateş’in göğsüne, bir elini Ebru’nun saçlarına koymuştu.
Ateş, Ebru’nun gözlerinin içine bakarak sessizce dudaklarını oynattı: "Bu gece bitmeyecek mi?"
Ebru, muzip bir gülümsemeyle omuz silkti ve Ateş’e öpücük gönderdi. Ateş ise kendi kendine, "Yarın sabah Cihan’ı bu villadan kovmazsam ateş değilim," diye yeminler ediyordu.
Gecenin sessizliği İstanbul Boğazı’nın üzerinde asılı kalmış, villanın odasında ise adeta bir irade savaşı yaşanıyordu. Ateş, yatağın diğer ucunda, sırtını başlığa dayamış bir halde Ebru’yu ve aralarına aşılmaz bir kale gibi kurulan Ömer’i izliyordu. Ne zaman Ebru’nun elini tutmaya çalışsa, Ömer uykusunda huysuzlanıyor; ne zaman ona doğru eğilse, küçük aslan sanki babasının niyetini hissetmiş gibi bacaklarını savuruyordu.
Saatler sabaha karşı dört sularını gösterdiğinde, Ateş’in o meşhur sabrı artık yerini tatlı bir kabullenişe bıraktı. Ebru, toz pembe sabahlığının içinde, yorgunluktan ağırlaşmış göz kapaklarıyla oğluna fısıltıyla masallar anlatıyordu. Sonunda Ömer’in o hareketli gövdesi gevşedi, minik nefesleri düzene girdi. Küçük adam, sanki en güvenli limanını bulmuş gibi başını annesinin göğsüne, o yumuşacık ipeğin üzerine yasladı. Bir elini de Ebru’nun boynuna dolayarak orada mışıl mışıl uykuya daldı.
Ebru, oğlunun bu teslimiyetini görünce yüzünde yorgun ama dünyanın en mutlu gülümsemesiyle Ateş’e baktı. "Ateş... Galiba kazandı," diye fısıldadı sesi uykulu bir tonda.
Ateş, yatağın ucundan onlara doğru süzüldü. Ebru’nun yanına iyice sokuldu ama aradaki Ömer engelini aşamadığı için sadece Ebru’nun saçlarını koklamakla yetindi. "Kazandı kraliçem," dedi Ateş, sesi yorgunluktan boğuklaşmıştı. "Bu gece nakavt oldum. Bir yanda sen, bir yanda o... İkinizin aşkı arasında pestilim çıktı."
Ebru, Ateş’in elini sıkıca kavradı ama omuzlarındaki o tatlı ağırlık ve gecenin yorgunluğu artık galip geliyordu. Başını yastığa koyduğu an, Ömer’in saçlarının kokusu burnunda, elini Ateş’in avucunda bırakarak derin bir uykuya daldı. Toz pembe sabahlığı, loş ışıkta bir rüya gibi parlıyordu.
Ateş, bir süre öylece durup hayatının en büyük iki hazinesini izledi. Ebru’nun huzurlu yüzü, Ömer’in annesinin göğsündeki o masum duruşu... Dokunamamıştı, o tutku dolu gece yarım kalmıştı ama içindeki o "aslan" bu manzarayla tamamen evcilleşmişti. Ateş de pes ederek başını Ebru’nun yastığının kenarına koydu, gözlerini kapattı.
Güneş, Boğaz’ın sularından sekip yatak odasının pencerelerinden içeri süzüldüğünde, oda toz pembe bir ışıkla yıkanıyordu. Ateş, gecenin o tatlı ama yorucu mesaisinden sonra erkenden uyanmış, içindeki o bitmek bilmeyen enerjiyi atmak için bahçeye, denizin serinliğine çıkmıştı.
Mira, elinde iki kupa taze kahveyle, kapıyı hafifçe aralayıp içeriye bir göz attı. Karşılaştığı manzara karşısında dudaklarından bir kıkırtı firar etmesine engel olamadı.
Yatağın ortasında Ebru, toz pembe ipek sabahlığıyla, masallardan fırlamış bir prenses gibi derin bir uykudaydı. Ama asıl komik olan küçük Ömer’di; annesinin göğsüne başını yaslamış, bir ayağını annesinin üzerine atmış, ağzı hafif açık bir şekilde dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına huzurla uyuyordu. Gece boyu babasına kurduğu barikatın zafer sarhoşluğu sanki yüzüne yansımıştı.
Mira, kahveleri komodine bırakıp bu anı ölümsüzleştirmek ister gibi bir süre onları izledi. "Ah Ebru," diye fısıldadı kendi kendine. "Şu ufaklık ateşi resmen saf dışı bırakmış."
O sırada Ateş, bahçede, üzerinde sadece ince bir tişörtle denize karşı durmuş, ciğerlerini sabah serinliğiyle dolduruyordu. Yüzünde, dokunamamış olsa da sevdiği kadının ve oğlunun aynı yastıkta uyuyor olmasının verdiği o vakur ve huzurlu gülümseme vardı.
Mira yavaşça Ebru’nun yanına eğildi, elini omzuna koyup onu uyandırmamaya çalışarak fısıldadı: "Güzellik... Uyanma vaktin geldi galiba, çünkü ateş aşağıda aslanlar gibi bahçeyi turluyor ve kahvaltıyı bekliyor."
Ebru, Mira’nın sesiyle gözlerini hafifçe araladı. Kucağındaki Ömer’in ağırlığını ve o yumuşacık kokusunu hissedince gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. "Mira... Gece hiç bitmeyecek sandım," dedi sesi uykulu bir neşeyle.
.
.
.
✨️✨️✨️
