24. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER
Bölümler 45Şu an: 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İstanbul’un sabah ezanı çoktan okunmuş, gökyüzü o uçuk pembe ve mavinin birbirine karıştığı eşsiz tona bürünmüştü. Şehir henüz tam uyanmamıştı ama denizden gelen o tuzlu ve serin koku balkonlara dolmaya başlamıştı.
Ebru, yanındaki Kiraz'ın mışıl mışıl uyuyan yüzüne bakıp hafifçe gülümsedi. Üzerindeki hırkayı omuzlarına çekip parmak uçlarında balkona çıktı. Derin bir nefes aldı; sanki ciğerlerine dolan o hava, dün geceki Karan kabusunun tüm izlerini silip süpürüyordu. Gözlerini kapattı, sabah rüzgarının saçlarını dağıtmasına izin verdi.
"Günaydın..."
Ebru, duyduğu o yumuşak sesle hafifçe irkildi ve yan balkona baktı. Ateş oradaydı. Üzerinde sadece ince bir tişört, elinde dumanı tüten bir kahve fincanıyla balkona yaslanmıştı. Saçları uykusuzluktan biraz karışmış ama yeşil gözleri sabahın ilk ışıklarıyla resmen parlıyordu.
Ebru elini göğsüne koydu, hafifçe kızardı. "Günaydın Ateş Bey... Siz de mi erkencisiniz?"
Ateş, o hayran bakışlarını Ebru’nun üzerinde gezdirirken sesindeki o naifliği korudu: "Gece biraz uzundu... Kiraz’ın sizi rahatsız etmediğinden emin olmak istedim. Ama görüyorum ki sabah size çok yakışmış, her şey yolunda gibi."
Ebru, balkonun demirlerine yaslanıp Ateş’in o güven veren yüzüne baktı. "Kiraz bir melek gibi uyuyor. O kadar masum ki... Dün geceki o fırtınayı onun sayesinde unuttum. Teşekkür ederim Ateş, her şey için. Sadece kapıyı açtığın için değil, yanımızda durduğun için de."
Ateş, kahvesinden bir yudum alıp uzaklara, boğaza doğru baktı. Sesi çok samimiydi:
"Teşekküre gerek yok Ebru. Bazen hayat, insanı hiç beklemediği bir anda doğru yere koyar. Ben sadece orada olması gereken komşuyum. Eğer sen iyiysen, ben de iyiyim."
Aralarında öyle bir sessizlik oldu ki, sanki sadece kuşların kanat sesleri duyuluyordu. Ateş'in sevgisi o kadar temizdi ki, Ebru hiçbir rahatsızlık duymadan onun yanında dakikalarca durabilirdi. Ateş, Ebru’nun o dingin halini izlerken içinden, "Keşke dünya hep böyle dursaydı, sen hep böyle huzurlu kalsaydın," diye geçirdi.
Ebru tam içeri girecekken Ateş hafifçe fısıldadı: "Ebru... O herifin söylediklerini unut. Sen çok güçlü ve çok özel bir annesin. Bunu sakın aklından çıkarma."
Ebru, Ateş’e bakıp ilk defa gözlerinin içi gülerek başını salladı ve içeri girdi. Ateş ise o boş kalan balkona bakarak gülümsedi. O an anladı ki, bu kadın onun için sadece bir komşu değil, kalbinin yeni ev sahibiydi.
Ebru, kahvaltı için mutfağa gelmeden önce aynada kendine son kez baktı. Üzerinde dökümlü, uçuş uçuş, gökyüzünün en tatlı tonunda mavi bir elbise vardı. Hamileliğini çok zarifçe vurgulayan bu renk, gözlerinin ferini yerine getirmiş, tenini porselen gibi aydınlatmıştı. Gümüş rengi küçük küpeleriyle tam bir İstanbul hanımefendisi gibiydi.
Mutfağa girdiğinde, Ateş simitleri tabağa diziyordu. Ebru'yu o mavi zarafetin içinde gördüğü an, elindeki simit tabağı havada asılı kaldı. Yeşil gözleri, mavinin o dinginliğiyle buluşunca Ateş’in kalbi bir saniye tekledi.
Cihan, elinde çaydanlıkla arkadan belirip Ateş’in donup kaldığını görünce hemen araya daldı. "Hayırdır Ateş Bey? Simitler mi ağır geldi, yoksa yengemin güzelliği mi gözünü aldı? Yavaş gel aslanım, fırından yeni çıkmış simit bunlar, yakmasın elini!"
Ateş hemen toparlanıp gülümsedi. "Ebru Hanım, bu mavi... Gerçekten çok yakışmış. Sabahın bu saatinde insanı dinlendiriyor bu görüntü."
Hep birlikte masaya oturduklarında, Kiraz çoktan Ebru’nun yanına tünemiş, mavinin tonuna hayran hayran bakıyordu.
Mira, heyecanla çayları dağıtırken konuyu hemen bebeğe getirdi: "Bakın, ben size söylüyorum! Bu mavi elbise tesadüf değil. Ebru bugün masmavi, gökyüzü gibi... Ama bence bu bir işaret! Haftaya randevun var Ebru, ben diyorum ki kesin kız! Bu güzellik anca bir prensese işaret eder!"
Cihan, ağzına koca bir lokma peynir atıp itiraz etti: "Ne alaka Mira? Mavi giymiş işte, erkek adamın rengidir mavi! Benim aslan yeğenim geliyor diyorum size. Şöyle Cihan amcası gibi dik başlı, sert bakışlı bir yiğit olacak o!"
Ateş, Ebru’nun o utangaç ama mutlu gülümsemesini izlerken Cihan’a takıldı: "Cihan, bırak şimdi sert bakışları... Eğer annesine benzeyecekse, nezaketiyle ve bu mavi gibi huzur veren kalbiyle herkesi kendine hayran bırakacak bir bebek olacak. Kız ya da erkek fark etmez, ama bu mavi... Ebru Hanım'ın içindeki umudu temsil ediyor bence."
Ebru, Ateş’in bu derin ve düşünceli yorumuna bakıp gülümsedi. "Sağlıklı olsun da... Ama Mira'nın dediği gibi, bugün kendimi çok huzurlu hissediyorum. Belki de bu mavi gerçekten bana uğur getirir."
Cihan, Ateş’e dönüp çatalını salladı: "Sen de amma edebiyat yaptın ha Ateş! 'Umut' diyor, 'huzur' diyor... Alt tarafı bir elbise dedik, adam şiir yazdı masada! Haydi, menemen soğuyor, ye de gücün yerine gelsin, Kiraz seni bahçeye indirince koşturmaktan canın çıkacak!"
Mutfakta tam Cihan, Ateş’e "Bak aslanım, menemenin dibini ekmekle sıyırmazsan ayıp edersin" diye takılırken, kapı zili çalmaya başladı. Ama öyle bir çalma ki; ağır, vakur ve "ben buradayım" diyen bir ritimle...
Mira, ağzında bir parça bazlamayla zıplayarak kalktı. "Ben bakarım! Kesin kuryedir, Ebru’nun siparişleri gelmiştir!" diyerek koridora koştu.
Mira kapıyı açtığı an olduğu yerde donup kaldı. Karşısında; biri vakur duruşu ve ağırbaşlılığıyla Zelal Anne, diğeri ise gözleri yaşlı, kızına hasret Melike Anne duruyordu. Yanlarında bavullarıyla, sanki Mardin’in o kadim tozunu da beraberlerinde getirmişlerdi.
"Anne?!" diye bağırdı Mira, sesi mutfağa kadar ulaştı.
Ebru, Mira’nın sesindeki o şaşkınlığı duyunca elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Mavi elbisesinin içinde, sanki bir rüyadan uyanmış gibi kapıya yöneldi. Koridorda annesini ve kayınvalidesini görünce dizlerinin bağı çözüldü.
"Anne... Melike Anne... Zelal Anne?"
Melike Anne, kızını o mavi elbiseler içinde, karnı hafifçe belirginleşmiş görünce hıçkırarak boynuna sarıldı. "Kuzum... Güzel kızım... Affet bizi, geç kaldık yanına gelmeye!"
Zelal Anne ise elindeki asasına yaslanmış, gözlerinde hem bir pişmanlık hem de büyük bir sevgiyle Ebru’ya bakıyordu. Bakışları sonra masada oturan Cihan ve o yabancı ama yakışıklı adama (Ateş’e) kaydı.
Cihan, annesini ve Melike Teyze’yi görünce hemen ayağa fırladı, elindeki çatalı masaya düşürdü. "Ana?! Sizin ne işiniz var burada? Karan Ağa mı gönderdi sizi?"
Zelal Anne, içeriye süzülüp Ateş’in tam karşısında durdu. O keskin bakışlarıyla Ateş’i baştan aşağı süzdü. Ateş, saygıyla ayağa kalkmış, ceketini ilikler gibi tişörtünü düzeltmişti.
"Karan’ı bekleseydik, bu yuvanın bereketi tamamen kaçacaktı Cihan," dedi Zelal Anne, sesi koridorun duvarlarında yankılanarak. Sonra Ateş’e döndü. "Bu delikanlı kimdir? Soframızın misafiri mi ?"
Ateş, o meşhur nezaketiyle hafifçe eğilerek selam verdi. "Hoş geldiniz efendim. Ben Ateş, yan komşuyum. Sadece sabah kahvaltısında eşlik ediyordum bu güzel aileye."
Melike Anne, Ebru’nun karnına elini koyup ağlarken, Zelal Anne’nin bakışları Ebru’nun o mavi elbisesine ve yüzündeki o taze huzura takıldı. "Maviler giymişsin gelin... Yakışmış. İstanbul sana yaramış ama Mardin seni bekler."
.
.
.
Kiraz, kapıdaki o ağırbaşlı teyzelerin gelişini pek umursamadı bile. Onun tek derdi, sabahın o neşesiyle Ebru ablasıyla oynamaktı. Ebru’nun o uçuş uçuş mavi elbisesinin eteklerine yapıştı, zıp zıp zıplamaya başladı.
"Ebru abla! Hadiii, dünkü gibi yapalım! Beni kucağına al, kollarını aç, uçur beni bulutlara kadar! Pufi de uçmak istiyor!"
Ebru, annelerinin gelişinin şaşkınlığını ve mutluluğunu yaşarken, Kiraz’ın o masum isteğine dayanamadı. Yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi, tam eğilip küçük kızı koltuk altlarından yakalayıp havaya kaldıracaktı ki...
"DUR! Sakın ha!"
Zelal Anne ve Melike Anne, sanki sözleşmişler gibi aynı anda feryat kopardılar. Zelal Anne asasını yere "tak" diye vurdu, Melike Anne ise ellerini dizlerine vurarak Ebru’nun üzerine atıldı.
"Kızım ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı Melike Anne, hemen Ebru’nun kollarını aşağı indirdi. "Senin içinde can var, can! Dört aylık oldu o bebek, artık öyle ağır kaldırmak, hoplamak zıplamak yok! Kendi canını mı düşman bildin?"
Zelal Anne, o ağır ve otoriter adımlarıyla yaklaştı, Ebru’nun karnına korumacı bir tavırla elini koydu. Bakışları Kiraz’a değil, doğrudan Ebru’nun gözlerinin içine kilitlendi. "Gelin, sen ne taşıdığını unutmuşsun İstanbul’un havasından! O senin karnındaki sadece bir bebek değil, bir soyun devamı, bir ağanın evladı. Öyle elin çocuğunu uçuracağım diye kendi yavrunu tehlikeye atamazsın. Otur bakayım şuraya, nefeslen!"
Küçük Kiraz, bu sert çıkışlar karşısında dudaklarını büzdü, dolan gözleriyle Ateş’in arkasına saklandı. Ebru ise mahcup bir halde annelerine baktı. "Anne, sadece küçük bir oyun... Abartmasanız mı?"
Cihan, annesinin o sertliğini yumuşatmak için araya daldı. "Yahu ana, Ebru yengem biliyor ne yapacağını. Ama haklısınız tabii, biraz fazla hareketli bizim yengem. Ateş Bey, al şu senin küçük jet uçağını da bizim hanımlar biraz dertleşsin."
Ateş, Kiraz’ı kucağına alıp omuzuna oturttu. "Haklısınız efendim, kusura bakmayın. Kiraz biraz sabırsızdır," dedi ve Zelal Anne’nin o "kim bu?" diyen sorgulayıcı bakışları altında hafifçe başını eğip balkon tarafına geçti.
Melike Anne, Ebru’yu koltuğa oturtup eline bir bardak su tutuşturdu. "Bak kızım, İstanbul’un şıklığına, mavisini giymeye benzemez bu işler. Artık iki canlısın, her adımın hesaplı olacak!"
Kiraz, Ateş’in arkasına saklanmış, o koca gözleriyle Zelal Anne’nin asasına ve sert bakışlarına bakarken dudakları titriyordu. Ateş ise durumu toparlamaya çalışsa da, Kiraz’ın o küskün hali Ebru’nun içini cız ettirdi.
Ebru, annelerinin "Otur bakayım şuraya, nefeslen!" komutunu duymazdan gelerek yavaşça ayağa kalktı. Mavi elbisesinin etekleri uçuşarak Kiraz’ın yanına gitti. Zelal Anne ve Melike Anne’nin "Ebru! Kızım, ne dedik biz sana!" nidaları arasında, hiç istifini bozmadan eğildi ve Kiraz’ı yumuşacık bir hareketle kucağına aldı.
"Aman ya Rabbim! Gitti bebek, gitti koca bir soy!" diye feryat etti Melike Anne, ellerini yanaklarına koyarak. Zelal Anne ise asasını yere öyle bir vurdu ki, Cihan bile yerinde zıpladı.
Ebru, annelerinin bu abartılı telaşını sadece hafif bir tebessümle karşıladı. Kiraz’ı kucağına iyice yerleştirdi, burnunu onun o süt kokulu boynuna gömüp derinden bir nefes aldı. Sonra küçük kızın yanağına, pamuk gibi yumuşak, minicik bir öpücük bıraktı. Kiraz’ın kulağına eğilip sadece onun duyabileceği o sihirli fısıltıyı bıraktı:
"Hiç üzülme prenses... Onlar biraz yorgun, o yüzden böyle telaşlılar. Hele bir gitsinler, dinlenmeye çekilsinler; ben seni bulutların üzerine çıkaracağım, söz. Pufi bile havada takla atacak!"
Kiraz, bu gizli anlaşmayı duyunca bir anda parladı. Gözlerindeki o yaşlı bulutlar dağıldı, yüzüne kocaman bir güneş doğdu. Ebru’nun boynuna sıkıca sarıldı. "Söz mü Ebru abla? Gerçekten mi?"
Ebru, göz kırparak "Söz," dedi. Onu nazikçe yere bıraktı ve annelerine dönüp omuzlarını dikleştirdi. "Bakın, bir şey olmadı. Ben neyi taşıdığımı da, nasıl koruyacağımı da biliyorum anne. Ama bir çocuğun kalbini kırmak, taş taşımaktan daha ağırdır."
Ateş, balkonun eşiğinde durmuş bu sahneyi izlerken, Ebru’nun o dik duruşuna ve merhametine bir kez daha vuruldu. "Bu kadın," diye geçirdi içinden, "Sadece bir anne değil, resmen bir iyilik abidesi."
Zelal Anne, gelininin bu sözleri karşısında bir an sustu. Gözlerindeki o sertlik, yerini hafif bir takdire bıraktı ama yine de homurdanmadan edemedi: "Dilin de İstanbul rüzgarı gibi esmeye başlamış gelin... Ama unutma, o karnındaki emanet sadece senin değil."
.
.
.
Ateş ve Kiraz kendi evlerine çekilip kapı kapandığında, evdeki o kalabalık ses bir anda dindi. Melike Anne mutfakta bulaşıklarla uğraşırken, Zelal Anne tesbihini çekerek köşesine çekilmişti.
Ebru, elini hafifçe karnının altına koydu. O 4 aylık mucize, sanki bugün yaşanan o gerginliklerden, o bağırtılardan yorulmuş gibi küçük, sinsi bir sancıyla kendini hatırlatıyordu. Ebru, yüzünü hafifçe buruşturarak odasına geçti ve yatağına uzandı. Mavi elbisesinin düğmelerini biraz gevşetti, derin bir nefes almaya çalıştı.
"Sadece yoruldum... Biraz dinlensem geçer," diye fısıldadı kendi kendine. Ama o hafif sancı, sanki Karan’ın o kapıdaki öfkesinin ve annelerin o baskıcı şefkatinin bir tortusu gibi bedenine yerleşmişti.
Yandaki dairede ise Ateş, Kiraz’ı yatağına yatırdıktan sonra uyuyamadı. Elinde bir bardak suyla balkona çıktı, Ebru’nun odasının duvarına yaslandı. Aralarında sadece birkaç santim beton vardı ama Ateş, onun o hafif iç çekişini, o sancılı nefesini hissediyor gibiydi.
Cebinden telefonunu çıkardı, mesaj kısmına girdi ama yazıp yazıp sildi.
.
.
.
