İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

18. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

17.BÖLÜM İFTİRA

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 17.BÖLÜM İFTİRA
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime · Okuduğun bölüm
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Doktor, alnındaki terleri silerek dışarı çıktığında Karan’ın ve Azad’ın gözleri aynı umutla ona kilitlendi. Zelal Hanım ellerini semaya açmış, dudaklarında dualarla bekliyordu.
"Gözünüz aydın Karan Bey... Müdahale başarılı geçti. Kanama durduruldu. Bebek de, Ebru Hanım da çok güçlüymüş. İkisi de hayata tutundu."

Karan, olduğu yere yığılırcasına duvara yaslandı. Ciğerlerine günler sonra ilk kez gerçek bir nefes doldu. Ama o nefes, Azad’ın orada olduğunu hatırlayınca yine boğazına dizildi.

Ebru, yoğun bakımdan normal odaya alındığında hala bitkindi ama gözlerini açtığında ilk gördüğü şey kucağına getirilen o küçük mucizenin, bebeğinin ultrason görüntüsüydü. Mira yanındaydı, elini tutuyordu. Ebru’nun yüzüne o anne şefkati yerleştiğinde, odanın kapısında gizlice onu izleyen bir çift göz daha vardı: Azad.

Azad, Karan’ın öfkesinden kaçmak yerine, hastanenin kuytu köşelerinde Ebru’yu uzaktan izlemeye devam etti. Ebru’nun o ölüm döşeğinden kalkışı, evladı için verdiği o muazzam savaş, Azad’ın içindeki aşkı bambaşka bir boyuta taşıdı.
Artık bu sadece yasak bir arzu değildi; Azad için Ebru, dokunulmaz bir tanrıça, kutsal bir varlık gibiydi. Onun her nefes alışını, bebeğine bakarken gözlerinde parlayan o ışığı gördükçe, Azad içinden şunları geçiriyordu:

"Sen sadece güzel değilsin Ebru... Sen hayatsın. Ölümün kıyısından bile o masumiyeti bozmadan döndün. Karan senin bu kıymetini asla bilmeyecek, seni bu savaşların içine itmeye devam edecek. Ama ben... Ben senin her zerrene, o sarsılmaz gücüne aşığım."

Karan, Azad’ı hastaneden kovmak için her yolu denese de, Azad bir gölge gibi geri dönüyordu. Aralarında artık kelimelere dökülmeyen ama her bakışta çarpışan bir savaş vardı. Karan, Azad’ın gözlerindeki o "tapınan" ifadeyi gördükçe kuduruyordu.
Zelal Hanım ise bu durumu fark etmişti. Geleneklerine bağlı bu kadın, Azad’ın bu sessiz ama derin hayranlığının bir gün büyük bir patlamaya yol açacağını biliyordu. "Oğlum," dedi Karan’a sessizce, "Azad’ın gözleri Ebru’da değil, onun ruhunda geziyor. Bu ateş sadece onu değil, hepimizi yakacak."

1 Ay Sonra...

Ateşoğlu Konağı’nda hayat, Ebru’nun mucizevi dönüşüyle yeniden çiçek açmıştı. Ebru artık o eski çekingen kız değildi; karnındaki bebeğiyle birlikte konakta gerçek bir "Hanımağa" ağırlığıyla yürüyordu. Karan, bir saniye bile yanından ayrılmıyor, Ebru’nun üzerine titriyordu. Sultan’ın gidişi ve olayların durulmasıyla her şey "düzene girmiş" gibi görünüyordu.

Ancak o kanlı hastane gecesinden beri Azad’dan tek bir iz yoktu. Ne bir haber, ne bir selam... Karan, her yerde onu aratmış, adamlarını seferber etmişti ama Azad sanki yer yarılmış da içine girmişti. Karan’ın içindeki öfke yerini derin bir kuşkuya bırakmıştı: "Bir hain kaçıyorsa, daha büyük bir darbe vurmak için güç topluyordur," diye düşünüyordu.

Bir sabah, konağın büyük kapısı sertçe çalındı. Karan ve Ebru avluda kahvaltı yaparken içeriye, Mardin’in tozuna bulanmış siyah bir araç girdi. Araçtan inen kişi, herkesin unuttuğu bir geçmişin anahtarını taşıyordu.
Gelen kişi, Azad’ın yıllardır kimsenin bilmediği, yurt dışında yaşayan kız kardeşi Süreyya idi. Ama Süreyya tek başına gelmemişti; elinde Azad’dan gelen, üzerinde sadece Karan’ın adının yazılı olduğu mühürlü bir zarf vardı.

Mardin’in üzerine çöken altın sarısı ikindi güneşinde, Ateşoğlu Konağı’nın devasa kapısı ağır ağır gıcırdayarak açıldı. Karan ve Ebru, avludaki asmaların altında, bir ayın yorgunluğunu üzerlerinden atan huzurlu bir sessizlik içindeydi.
İçeriye, üzerinde Mardin’in tozunu taşıyan ama duruşuyla zarafet saçan genç bir kadın girdi. Karan, kaşlarını çatarak ayağa kalktı. Karşısındaki yüz çok tanıdıktı ama bir o kadar da uzaktı.

"Süreyya?" dedi Karan, şaşkınlığını gizleyemeyerek.
Süreyya, Azad’ın yıllardır şehir dışında okuyan, ocağından uzak kalmış kız kardeşiydi. Gözlerinde abisinin o hüzünlü bakışlarından bir iz vardı ama yüzü dostça gülümsüyordu.

"Karan Ağabey..." dedi Süreyya, sesi titreyerek. "Abimden günlerdir haber alamıyorum. Kimse bana bir şey söylemiyor. Annem desen sadece ağlıyor. Ne olduysa öğrenmeye, bir de sizi görmeye geldim."

Ebru, oturduğu yerden yavaşça kalktı; karnı biraz daha belirginleşmişti. Süreyya’nın o masum ve endişeli halini görünce içindeki şefkat uyandı. Azad’ın yaptığı her şeye rağmen, bu genç kızın hiçbir günahı yoktu.
"Hoş geldin Süreyya," dedi Ebru, yumuşak bir sesle. "Gel, yol yorgunusun. Bir soluklan hele."
Süreyya, Ebru’nun elini tuttu, gözleri dolmuştu. "Abimin gidişi herkesi darmadağın etti ama senin iyi olduğunu görmek içimi ferahlattı."

Karan, Süreyya’ya bakarken içindeki o öfke ve sadakat savaşına bir ara verdi. Azad’ın hainliği Süreyya’nın suçu değildi. Onu konağın en güzel odalarından birine yerleştirdiler. Süreyya’nın gelişi, konaktaki o gergin havayı bir nebze olsun dağıtmıştı. Ama Süreyya’nın varlığı, Karan’a her an Azad’ı hatırlatıyordu

.
.
.

Konak, gecenin dinginliğine teslim olmuştu. Karan ve Ebru, üst kattaki odalarında, dış dünyadan kopmuş bir halde bebeklerinin hayallerini kurarak dinlenmeye çekilmişlerdi. Ama alt katta, mutfağın arka kapısında bir hareketlilik vardı.

Cihan, her zamanki yerinde duramayan haliyle, Mira’yı biraz neşelendirmek ve günün yorgunluğunu unutturmak istiyordu. Mira elinde bir bardak suyla mutfaktan çıkarken, Cihan aniden karanlığın içinden fırlayıp onun yolunu kesti.

"Şişt, nereye böyle küçük hanım?" dedi Cihan, gözlerinde o muzip çapkın parıltıyla.
Mira korkuyla sıçradı, bardağı neredeyse düşürecekti. "Cihan! Ödümü kopardın, ne yapıyorsun bu saatte burada?"
Cihan, Mira’nın şaşkınlığından faydalanıp ona bir adım daha yaklaştı. "Seni bekliyordum. Biliyorsun, bu konakta her şey çok ciddi, çok ağır... Biraz yaramazlık yapmazsak tadı çıkmaz." dedi ve Mira’nın elinden bardağı alıp masaya bıraktı. Ardından Mira’yı kolundan tutup bahçenin en karanlık, asmalarla örtülü köşesine doğru çekti.

Mira, "Cihan, biri görecek, bırak!" diye fısıldasa da, içten içe bu heyecana teslim olmuştu. Asmaların altında, sadece ay ışığının sızdığı o gizli köşede durdular. Cihan, Mira’yı sırtı asma kütüğüne gelecek şekilde hafifçe sıkıştırdı.

"Kimse görmez... Herkes uykuda, herkes kendi dünyasında. Sadece biz varız Mira."
Cihan’ın sesi her zamankinden daha derin ve samimi çıkıyordu. Mira, Cihan’ın bu kadar yakınında olmasının verdiği heyecanla nefesini tuttu. Cihan, elini Mira’nın yanağına koyup başparmağıyla dudağının kenarını usulca okşadı. Mira’nın bakışlarındaki o "yapma" diyen ifade, yerini derin bir kabullenişe bıraktı.
Cihan daha fazla bekleyemedi.

Eğildi ve Mira’nın dudaklarına, içinde hem o çocuksu yaramazlığı hem de uzun zamandır sakladığı tutkuyu barındıran sıcak ve uzun bir öpücük bıraktı.
Mira önce şaşırsa da, saniyeler içinde karşılık verdi. O an, konağın tüm o ağır töreleri, Azad’ın gidişi, dökülen kanlar... Her şey silindi. Sadece birbirinin nefesinde kaybolan iki genç yürek kaldı

.
.
.

Konağın en üst odasında, dışarıdaki huzurlu geceye inat, içeride nefes alınması güç bir gerilim vardı. Karan, pencerenin kenarında durmuş, zifiri karanlığa bakarak kehribar tesbihini sabırsızca çekiyordu. Ebru ise yatağın kenarına oturmuş, elleriyle dizlerini sıkıyordu. 1 aydır her şey "yolundaymış" gibi davranmışlardı ama o gece, o yatakta Azad’la gördüğü manzara Karan’ın zihninde bir türlü silinmiyordu.
Karan arkasına dönmeden, buz gibi bir sesle konuştu:

"İlaçlar demiştin Ebru... Sarhoş gibiydim, kim olduğunu bilmiyordum demiştin."
Ebru’nun kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Hasretin yerini yine o savunma pozisyonu almıştı. "Öyleydi Karan. Gözümü açtığımda seni gördüğümü sandım. Senin kokun sandım... Ben nereden bileyim Azad’ın o kadar delirdiğini?"

Karan yavaşça döndü. Gözleri birer hançer gibi keskindi. "Peki ya o? O neden o kadar rahatça girebildi o odaya? Neden seni izlerken yüzünde o tapınan ifade vardı? Ebru... Ben yokken ona bir kez olsun, tek bir kez olsun umut veren bir bakış attın mı?"

Ebru, duyduğu bu suçlamayla sarsılarak ayağa kalktı. Gözlerinden yaşlar boşaldı ama bu seferki acıdan değil, haksızlığa uğramışlığın verdiği öfkeden geliyordu.
"Bunu nasıl sorarsın Karan? Ben senin evladını taşıyorum! Ben o gece canımla pençeleşirken sen silahını dostuna doğrultmuştun. Şimdi gelip beni mi sorguluyorsun?"
Karan, Ebru’nun üzerine doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandıkça oda daha da soğudu. Ebru’nun çenesini sertçe değil ama sarsılmaz bir kararlılıkla tuttu.

"Azad neden kaçtı Ebru? Eğer suçsuzsa, eğer sadece bir 'yanlış anlaşılmaysa' neden Mardin’i terk etti? Neden her yerde onu aratırken bir gölge gibi kayboldu? Çünkü o gece bıraktığı o bakışlar... O dudaklarının kenarındaki o ifade... Bana 'O artık benim' der gibiydi."
Ebru, Karan’ın elini hızla itti. "Sen bana inanmıyorsun. Sen o hainin hislerini, benim sadakatimin önüne koyuyorsun. Eğer şüphen varsa Karan Ateşoğlu, bu kapı orada! Git ve o şüphelerinle yaşa!"
Ebru arkasını dönüp yatağın diğer ucuna uzandı ve örtüyü üzerine çekti. Karan ise odanın ortasında, elinde sıktığı tesbihi koparacakmış gibi duruyordu. Aralarına, Azad’ın bıraktığı o görünmez ama aşılmaz buzdan duvar örülmüştü bir kere.

Karan, elindeki gömleği hırsla yatağa fırlattı. Gözleri uykusuzluktan ve bir aydır içine attığı o zehirli şüpheden kıpkırmızıydı. Ebru ise yatağın kenarında, gözyaşlarını dindiremeden titriyordu.
"Yeter artık Ebru! Sustukça içimdeki yangın büyüyor! O herifin sana bakışı, o geceki o rahatlığı... Kimse bilmese ben bilirim! Azad bir şeye sahip olmadan ona öyle dokunmaz!"

Ebru feryat ederek ayağa kalktı. "Karan, dur artık! Ben senin karınım! O gece ilaçların etkisindeydim diyorum, duymuyor musun? Beni kendi dostunun günahıyla mı yargılayacaksın?"
Karan, o an öfkesinden gözü dönmüş bir halde, hayatı boyunca pişman olacağı o ağır cümleleri bir bir döküldü:
"Belki de ilaçlar sadece bir bahaneydi Ebru! Belki de o gelince hayır dememek işine geldi! Belki de o yüzden uykunda hala onun adını sayıklıyorsun! Benim koruyamadığım namusu, o herifin kollarında mı buldun?"

Bu cümleler odada buz gibi bir sessizlik yarattı. Ebru sanki suratına tokat yemiş gibi sendeledi. Tam o sırada kapı gürültüyle açıldı.
Zelal Hanım, Ebru’nun annesi, Cihan, Mira ve Süreyya kapıdaydı. Hepsinin yüzünde korku ve şaşkınlık vardı. Süreyya, abisinin adının geçtiği bu kavgayı duyunca olduğu yerde donup kalmıştı.
Zelal Hanım öne atıldı, sesi bir kırbaç gibi şakladı: "Karan! Ağzından çıkanı kulağın duyar mı senin? Sen ne biçim konuşursun karınla? Hamile bir kadına, kendi namusuna bu yakıştırma yapılır mı?"

Ebru’nun annesi kızına sarılmak için koştu ama Ebru eliyle herkesi durdurdu. Bakışları artık ağlayan bir kadının değil, kalbi buz tutmuş birinin bakışlarıydı. Karan’ın gözlerinin içine dimdik baktı.
"Bitti..." dedi Ebru, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar yıkıcıydı. "Karan Ateşoğlu, sen az önce sadece beni değil, içimdeki o masum bebeği de öldürdün. O ağır kelimelerin altında ezilmeyeceğim. Eğer bana olan güvenin bu kadarsa, aradığın o 'namusu' git o kaçan dostunda ara!"
Ebru, annesinin koluna tutunarak kapıya yöneldi. Süreyya, Karan’ın yanına gidip abisinin yarattığı bu yıkıma inanamayarak baktı. "Ağabey, sen ne yaptın? Abim gitti ama sen kendi evini de onun peşinden ateşe verdin..."
Cihan ve Mira birbirlerine bakakaldılar; az önceki tatlı anları, bu devasa yıkımın gölgesinde karanlığa gömülmüştü. Karan ise odanın ortasında, söylediği sözlerin ağırlığıyla bir enkaz gibi tek başına kaldı.

Karan, odada kalan son sağduyu kırıntılarını da o öfke yangınında kül etmişti. Merdivenlerden inerken adımları konağı sarsıyor, nefesi bir canavarın hırıltısı gibi tüm avluda yankılanıyordu. Herkes avluda donup kalmış, Ebru’nun gözyaşları içinde konağı terk etmeye hazırlanışını izliyordu.

Karan, son basamağa geldiğinde durmadı. Hızla Ebru’nun önüne geçti, kolundan sarsarak onu durdurdu. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, damarları patlamaya hazır birer tel gibi gerilmişti.
"Dur! Gitmeden önce son bir şeyi söyleyeceksin!" diye kükredi Karan.

Zelal Hanım araya girmeye çalıştı: "Karan, yeter! Kapat o zehirli ağzını artık!"
Ama Karan kimseyi duymuyordu. Ebru’nun yüzüne doğru eğildi, sesi bu kez bağırmaktan ziyade insanın ruhunu donduran, iğrenç bir kuşkunun fısıltısıydı.

Tüm konağın, tüm o insanların önünde, o korkunç soruyu sordu:
"Söyle bana Ebru, bu bebek gerçekten benden mi? Yoksa o hainin tohumunu mu taşıyorsun karnında?"

O an Ateşoğlu Konağı’nda zaman durdu. Rüzgar sustu, kuşlar sustu, hayat dondu. Ebru, duyduğu bu cümleyle sanki ruhu bedeninden sökülüp alınmış gibi bir anlığına nefessiz kaldı. Bu, sadece bir hakaret değildi; bu, bir kadının namusuna, bir annenin kutsallığına ve bir bebeğin varlığına sıkılmış en ağır kurşundu.

Ebru’nun gözlerindeki o son parıltı, o son sevgi kırıntısı o saniyede söndü. Bakışları bir kuyu kadar derin ve karanlık bir nefretle doldu. Elini yavaşça kaldırdı ve Karan’ın yüzüne, tüm avluda yankılanan, parmak izlerinin kıpkırmızı çıkacağı kadar sert bir tokat indirdi.

"Allah seni kahretsin Karan Ateşoğlu!" dedi Ebru, sesi artık titrenmiyordu; buz gibiydi. "Sen az önce kendi evladını inkar ettin. Sen az önce beni değil, kendini bitirdin."
Ebru arkasına bile bakmadan, annesinin koluna tutunarak konağın o devasa kapısından dışarı çıktı. Mira hıçkırıklara boğularak arkasından bakarken, Cihan öfkeyle Karan’a döndü: "Ağabey, sen ne yaptın? Sen ne yaptın!"

Zelal Hanım ise oğluna bakmadı bile. Sadece kapıya doğru dönüp, "Bu leke artık temizlenmez. Bu konak artık bize mezar olur," dedi ve olduğu yere yığıldı.
Karan, avlunun ortasında, yüzündeki o tokat sızısıyla tek başına kaldı. Ama asıl sızı, Ebru’nun gidişiyle yüreğine oturan o devasa boşluktu. Bardak taşmamış, parçalara ayrılmıştı.

.
.
.