İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

38. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

37.BÖLÜM KARA BULUTLAR

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime · Okuduğun bölüm
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Ebru, başını Ateş’in göğsüne yaslamış, onun düzenli kalp atışlarını dinlerken bir an için tüm dünyayı unutmuş gibiydi. Ancak Ateş’in eli, Ebru’nun saçlarında yavaşça gezinirken durdu. Ateş, derin bir nefes alıp Ebru’nun yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı; gözleri, Ebru’nun ruhunu okumak ister gibi bakıyordu.

"Ebru..." dedi Ateş, sesi gece kadar tok ve bir o kadar da şefkatliydi. "Bütün gün kaçtın benden. Kahveyi reddetmen, o solgun halin, mutfaktaki fısıldaşmalarınız... Sen benden bir şey saklamazsın, saklayamazsın."

Ebru tam itiraz edecekken Ateş parmağını onun dudaklarına koydu.
"Şüpheleniyorum Ebru. Hatta şüpheden de öte... Sen, bizim bebeğimizi mi taşıyorsun?"

Ebru’nun kalbi bir anda hızlandı, gözlerindeki o ürkek ama parlayan ifade Ateş’e her şeyi anlatıyordu zaten. Ebru, Ateş’in elini tutup kendi karnının üzerine koydu; sesi titreyerek cevap verdi:
"Bilmiyorum Ateş... Yani, tam emin değilim. Henüz test yapmadım ama... İçimde bir yerlerde, o mucizenin varlığını hissediyorum. Sadece yanılmaktan, seni boş yere umutlandırmaktan çok korktum."

Ateş’in yüzünde daha önce kimsenin görmediği kadar saf ve huzur dolu bir gülümseme yayıldı. O sert Arslanoğlu, karısının bu minik itirafıyla adeta yeniden doğmuştu.

Elini Ebru’nun karnından çekmedi; sanki oradaki o minik canı şimdiden koruması altına almıştı.
"Benim umudum sensin Ebru," dedi Ateş, eğilip Ebru’nun alnına uzun ve derin bir öpücük bıraktı. "Yanılmış olsan bile, bu ihtimalin hayaliyle bu geceyi seninle geçirmek benim için dünyanın en büyük hediyesi."

Ateş, Ebru’yu kendine biraz daha çekti ve onu kollarının arasına hapsederek sarmaladı. Odanın içindeki loş ışık, Arslanoğlu çiftinin bu en huzurlu anına şahitlik ediyordu. Ateş, Ebru’nun dudağının kenarına küçük bir öpücük kondurdu, sonra bakışları onun gözlerine kenetlendi.

"Seni seviyorum Arslanoğlu kadını... Her şeyden, herkesten çok."
Ebru, "Seni seviyorum," diye fısıldarken Ateş, tüm şefkati ve tutkusuyla Ebru’yu öptü. O an ne Mardin’in kan davaları, ne Karan’ın entrikaları, ne de İstanbul’un soğuğu vardı. Sadece birbirine kenetlenmiş iki ruh ve yeni bir hayatın sessiz muştusu vardı.

Gecenin karanlığı İstanbul’un üzerine çökerken, Arslanoğlu malikanesi belki de tarihinin en huzurlu uykusuna daldı.

İstanbul Boğazı’nın serin sabah rüzgarı malikanenin bahçesinde ıslık çalarken, Ateş çoktan uyanmış ve mutfağa inmişti. Evdeki çalışanları nazikçe mutfaktan uzaklaştırdı; bu sabah Ebru’nun uyanacağı ilk sofrada sadece kendi emeği olsun istiyordu.

Mardin’in o meşhur kahvaltılıklarını, Ebru’nun en sevdiği meyveleri ve taze sıkılmış portakal suyunu özenle hazırladı. Elleriyle hazırladığı tepsiyi alırken yüzünde, sadece Ebru’nun görebileceği o huzurlu gülümseme vardı.

Ateş, elinde tepsiyle yatak odasına girdiğinde oda hala loştu. Ebru, bembeyaz çarşafların arasında, yüzüne düşen bir tutam saçla mışıl mışıl uyuyordu. O kadar huzurlu, o kadar masum görünüyordu ki, Ateş bir an durup onu izledi. İçinde büyüyen o koruma içgüdüsü ve aşk, boğazında bir yumruya dönüştü.

Tepsiyi komodinin üzerine sessizce bıraktı ve yatağın kenarına, Ebru’nun hemen yanına ilişti. Eğilip önce onun o eşsiz kokusunu içine çekti.

Ateş, dudaklarını Ebru’nun şakağına kondurdu. "Güzelim..." diye fısıldadı, sesi sabahın sessizliğini bölen en tatlı melodi gibiydi. Ardından minik öpücüklerini Ebru’nun yanaklarına, burnunun ucuna ve boynuna indirmeye başladı.

Ebru, uykusunun en derin yerinde bu yumuşak dokunuşları hissedince hafifçe gülümsedi ama gözlerini açmadı. "Ateş..." diye mırıldandı uykulu bir sesle, "Biraz daha..."

Ateş, onun bu halini görünce dayanamayıp Ebru’nun dudağının kenarına derin bir öpücük bıraktı. "Uyan Arslanoğlu kadını," dedi Ateş, sesi sevgiyle titreyerek. "Güneş çoktan doğdu ama benim dünyam senin gözlerini açmanı bekliyor. Bak, sana neler hazırladım..."

Ebru yavaşça gözlerini araladığında, karşısında dünyanın en güçlü adamını değil, ona aşkla bakan sevdiği adamı ve baş ucundaki muazzam kahvaltı tepsisini gördü. Kalbi o an duracakmış gibi oldu.
"Sen mi hazırladın bunları?" diye sordu Ebru, sesi hala uykunun o buğulu tonundaydı.

Ateş, Ebru’yu nazikçe doğrultup arkasına yastıkları koyarken cevap verdi: "Bugün ve bundan sonraki her gün... Sen sadece huzurla uyanacaksın Ebru. Çünkü sen ve içindeki o mucize, benim en büyük emanetimsiniz."

Kahvaltıdan sonra Ateş, Ebru’nun itiraz etmesine fırsat vermeden hazırlanmaya başladı. Aşağı indiklerinde Cihan ve Mira, Ömer ile bahçede oynuyorlardı. Ateş, Ömer’i kucağına alıp sıkıca öptü ve Cihan’a döndü.

"Cihan, Ömer size emanet. Bizim Ebru ile hastanede biraz işimiz var," dedi Ateş. Sesi her zamanki gibi vakurdu ama gözlerindeki o gizli heyecan Cihan’ın dikkatinden kaçmadı.

Cihan muzipçe gülümsedi. "Merak etme abi, Arslanoğlu’nun küçük aslanı bizde. Siz işinize bakın, güzel haberlerle dönün." Mira ise Ebru’ya göz kırparak sessiz bir destek verdi; o, bu gidişin sonunun neye varacağını çok iyi biliyordu.

.
.
.

Ateş, İstanbul’un trafiğini hiçe sayarak arabayı adeta uçuruyordu. Ebru yan koltukta elleriyle oynuyor, kalbinin atışını dışarıdan duyulacak kadar şiddetli hissediyordu. Ateş bir elini direksiyondan çekip Ebru’nun titreyen elinin üzerine koydu ve sıkıca sıktı.

"Korkma güzelim," dedi Ateş, sesi bir güven abidesi gibiydi. "Ne çıkarsa çıksın, biz beraberiz. Ama hissediyorum... Bugün hayatımız sonsuza kadar değişecek."

Hastaneye vardıklarında Ateş, Ebru’nun koluna girmiş, onu bir kalkan gibi koruyarak içeri soktu. Özel muayene odasına geçtiklerinde doktor onları gülümseyerek karşıladı. Kan tahlilleri verildi, o meşhur bekleyiş süreci başladı.

Ebru, hastane yatağının kenarında otururken Ateş odanın içinde volta atıyordu. O her şeyi yöneten adam, bir tahlil sonucunun önünde ilk kez bu kadar sabırsızdı. Ebru onun bu halini izlerken hafifçe gülümsedi.

"Ateş, sakin ol... Alt tarafı bir sonuç," dedi Ebru.
Ateş durdu, Ebru’nun tam önünde diz çöktü ve ellerini onun dizlerine koydu. "Alt tarafı bir sonuç değil Ebru. Bu bizim hikayemizin, Arslanoğlu soyunun, seninle benim imzamızın sonucu. Sakin olmamı bekleme benden."

Tam o sırada kapı yavaşça açıldı ve doktor elindeki dosyayla içeri girdi. Odanın içindeki hava bir anda buz kesti, zaman durdu. Ebru ve Ateş nefeslerini tutmuş, doktorun dudaklarından dökülecek o ilk kelimeye kilitlenmişlerdi.

Doktor Selçuk, elindeki tableti masaya bırakıp gözlüklerini yavaşça çıkardı. Ateş’in odanın içinde volta atışı durmuş, Ebru ise oturduğu koltukta parmaklarını birbirine kenetlemişti. Odanın içindeki sessizlik, Arslanoğlu çiftinin kalp atışlarıyla yankılanıyordu.

"Ateş Bey, Ebru Hanım..." dedi Doktor Selçuk, yüzünde babacan bir gülümsemeyle. "Tahminlerinizde yanılmamışsınız. Tebrik ederim, Ebru Hanım tam 6 haftalık hamile. Baba oluyorsunuz!"

Ateş, duyduğu bu cümleyle bir an sendeledi. O her şeyi deviren, Mardin’i titretip İstanbul’u dize getiren adamın dizlerinin bağı çözüldü. Ebru’nun yanına adeta çöktü, onun ellerini tutup yüzüne bastırdı. Ateş’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü; bu, bir zaferin değil, bir mucizenin gözyaşıydı.

"Ebru..." diye fısıldadı Ateş, sesi hıçkırıkla karışık bir gururla çıktı. "Duyuyor musun? Bizim... Bizim bir parçamız var artık."
Ebru, ağlayarak Ateş’in alnına yaslandı.
.
.
.

Doktor Selçuk, bu yoğun duygusal anın ardından dosyayı önüne çekti ve daha profesyonel bir tona büründü. Ateş, Ebru’nun elini bir an bile bırakmadan doktora kilitlendi; sanki her kelime bir kanunmuş gibi dinliyordu.

"Şimdi Ateş Bey, Ebru Hanım," dedi Doktor. "Bu ilk aylar çok kritik. Ebru Hanım’ın kesinlikle stresten uzak durması gerekiyor. İstanbul’un o yoğun temposundan, gürültüsünden biraz izole olmalı. Beslenmesine çok dikkat edeceğiz; taze sebze, meyve ve bol protein. Ama en önemlisi..."

Doktor, Ateş’in gözlerinin içine baktı:
"Ebru Hanım'ın bol bol dinlenmesi ve kendini yormaması lazım. Ağır kaldırmak, ani hareketler yasak. Ayrıca mide bulantıları için size bir liste veriyorum, bu besinleri eksik etmeyin."

Ateş, doktorun her kelimesini beynine kazır gibi başını salladı. "Merak etmeyin" dedi Ateş, sesi artık o eski, korumacı ve sert tonuna dönmüştü ama bu kez içinde devasa bir sevgi vardı. "Ebru’nun ayağı taşa takılsa, o taşı o yoldan söküp atarım. O ve bebeğim bana emanet."

.
.
.
.
.

Ateş ve Ebru, hastaneden aldıkları o dünyanın en güzel haberiyle malikaneye döndüklerinde, bekledikleri o sıcak karşılama yerine kapkara bir duman bulutuyla karşılaştılar. Arslanoğlu malikanesinin pencerelerinden alevler değil, artık sönmeye yüz tutmuş ama her şeyi yutmuş bir yıkımın kokusu yükseliyordu.

Ebru arabadan indiği an dizlerinin bağı çözüldü. Az önce içinde yeşeren o küçük canın mutluluğu, bahçedeki ambulans sirenlerinin sesiyle bıçak gibi kesildi.

Bahçenin ortasında bir ambulans duruyordu. Sağlık görevlileri, bilinci kapalı olan Mira’yı sedyeyle içeri taşırken Cihan, üstü başı is içinde, elleri titreyerek ambulansın kapısına tutunmuştu. Gözleri boşluğa bakıyordu; sanki ruhu o yanan evle birlikte kül olmuştu.

Ebru, sarsılarak ambulansa koştu. "Mira! Mira, aç gözlerini!" diye fısıldadı ama Mira, oksijen maskesinin altında yaşam savaşı veriyordu. Görevli, Ebru'yu nazikçe geriye itti: "Durumu kritik, dumandan çok etkilenmiş, hemen hastaneye gitmemiz lazım!"

Ateş, donmuş bir şekilde yanan evine ve parçalanmış ailesine bakıyordu. Sormaya korktuğu o soru, dudaklarından bir feryat gibi döküldü:
"Ömer nerede?! Cihan, Ömer nerede?!"
Cihan, başını kaldırdığında gözlerindeki o saf acı Ateş’in kalbine bir hançer gibi saplandı. "Engel olamadım abi... Biz içerideyken her şey bir anda oldu. Karan... Kimseye zarar vermedi ama Ömer’i kucağına aldığı gibi o dumanların arasında kayboldu."

Ebru olduğu yere yığıldı. Bir yanda can dostu Mira yaşam savaşı veriyordu, diğer yanda oğlu en büyük düşmanlarının elindeydi. Hamileliğinin o ilk hassas anında yaşadığı bu travma, Ebru’nun dünyasını başına yıkmıştı.

Ateş ise dizlerinin üzerine çöktü. Küllerin arasından Ömer’in o çok sevdiği, kenarı yanmış pelüş oyuncağını bulup çıkardı. Gözleri artık yaşarmıyor, saf bir karanlıkla parlıyordu. Karan, Arslanoğlu’nu can evinden vurmuştu. Şiddetle değil, sessizlikle ve en sevdiklerini ellerinden sökerek yapmıştı bunu.

.
.
.
.

İstanbul’un arka sokaklarında, kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar sıradan ama içi çelik zırhlarla korunmuş o güvenli evde sessizliği boğan tek şey, bir çocuğun dinmek bilmeyen hıçkırıklarıydı. Karan, pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki yağmuru izlerken yüzünde zafer kazanmış bir komutanın değil, intikam hırsıyla kavrulan bir adamın soğuk ifadesi vardı.

Karan’ın annesi, elinde bir bardak sütle Ömer’e yaklaşmaya çalışıyordu. Kadın, yılların verdiği o sert çehresine rağmen, ağlamaktan helak olmuş bu çocuğa bakarken içten içe sarsılıyordu.

"Hadi aslanım, bak sütünü iç. Sonra uyuyacağız," dedi kadın, sesini yumuşatmaya çalışarak.

Ömer, köşedeki koltuğa büzülmüş, minik elleriyle gözlerini siliyordu. O neşeli, etrafa gülücükler saçan çocuk gitmiş; yerine korkudan titreyen bir can gelmişti. Kendisine uzatılan süt bardağına bakmadı bile.

"Ben... Ben babamı istiyorum! Annemi istiyorum!" diye bağırdı Ömer, sesi hıçkırıklar arasında kaybolurken.

Karan arkasını döndü. Ömer’in o masum, yaşlı gözlerine baktığında bir an duraksadı ama hemen kendini topladı.

Arslanoğlu soyuna duyduğu nefret, bu çocuğun gözyaşlarından daha büyüktü.
"Ağlama Ömer," dedi Karan, sesi buz gibiydi. "Baban ve annen artık yok. Burası senin yeni evin. Alışsan iyi olur."

Karan dışarı çıkmak için kapıya yöneldiğinde, annesi yolunu kesti. Kısık bir sesle, Ömer’in duymayacağı şekilde fısıldadı:
"Karan, bu çocuk günahkar değil. Onu bu kadar ağlatma, ahını alma küçücük canın. Ateş’le hesabın varsa git onunla gör, çocuğu neden alet ediyorsun?"

Karan, annesinin kolunu nazikçe ama kararlılıkla kenara itti. "Anne, Ateş Arslanoğlu’nun canını yakmanın tek yolu bu. O evlat acısıyla kıvranmadıkça benim içimdeki ateş sönmeyecek. Bırak ağlasın, Arslanoğlu kanı dökülene kadar bu hıçkırıklar dinmeyecek."

Karan kapıyı çekip çıkarken, arkasında sadece Ömer’in "Baba! Anne!" diye inleyen o zayıf sesini bıraktı.

✨️

✨️

✨️

Ebru, hastanenin soğuk duvarına yaslanmış, karnını şefkatle tutarken bir yandan da hıçkırıyordu. Yeni öğrendiği hamileliği, yaşadığı bu devasa acının gölgesinde kalmıştı. "Mira iyi... Ama Ömer... Ateş, Ömer’i bulamazsak ben ne yaparım?" diye fısıldadı kendi kendine.

Perişan haldeydi; saçları dağılmış, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Arslanoğlu’nun güçlü gelini gitmiş, yerine evladı için içi yanan bir anne gelmişti.

Ateş ise hastaneden ayrıldığı an, o bildiğimiz "insan" tarafını geride bırakmıştı. İstanbul’un yeraltı dünyası, o gece Arslanoğlu’nun öfkesiyle tanıştı. Ateş, kentin en karanlık köşelerini, en kuytu mahallelerini tek tek altını üstüne getiriyordu.

Bir depoda, Karan’ın adamlarından birini yakasından tutup havaya kaldırdı. Ateş’in gözleri artık siyah değil, saf bir nefretle yanıyordu.

"Nerede?! Karan o çocuğu nereye sakladı?!" diye gürledi Ateş. Yumruğu her indiğinde İstanbul’un sessizliği bozuluyordu. "Eğer oğlumun kılına zarar gelirse, bu şehri Karan’ın üzerine mezar yaparım! Konuş!"

.
.
.
.

Ateş, gece boyu durmadı. Telefonu susmuyor, her yerden bilgi akıyordu ama Karan sanki yer yarılmış da içine girmişti. Arslanoğlu, ömründe ilk kez bu kadar çaresiz ama bir o kadar da tehlikeliydi. İstanbul’un tüm sokak lambaları onun öfkesiyle titriyordu.

Malikane küle döndüğü için Ateş, aileyi boğazın kıyısında, kimsenin bilmediği, mütevazı ama güvenli bir bağ evine yerleştirmişti. Ev küçüktü ama içindeki acı okyanuslar kadardı. Ebru, pencerenin kenarındaki sedire büzülmüş, boş gözlerle dışarıdaki yağmuru izliyordu. Üzerinde Ateş’in hırkası vardı; hırkanın kokusu bile onu sakinleştirmeye yetmiyordu.

"Yavrum..." diye fısıldadı Ebru, sesi rüzgarda kaybolup gitti. "Ömer şimdi ne yiyordur, nerede uyuyordur?"

Ateş, elinde sıcak bir bardak sütle odaya girdi. Ebru’nun o perişan, omuzları çökmüş hali kalbini, evindeki yangından daha çok yakıyordu. Yanına oturdu, sütü masaya bırakıp Ebru’yu kollarının arasına aldı. Ebru, bir çocuk gibi onun göğsüne sığındı.

"Ebru, bak bana..." dedi Ateş, çenesini karısının başına yaslayarak. "Ben Ateş Arslanoğlu isem, o çocuğu o celladın elinden çekip alacağım. Kendini böyle bitirme, içindeki o küçük canı düşün. O senin nefesinle besleniyor."

Ebru hıçkırarak başını kaldırdı. "Nasıl sakin olayım Ateş? Bir evladımız olacağını öğrendiğimiz gün, diğerini kaybettik biz..."

Ateş, Ebru’nun gözyaşlarını başparmağıyla sildi. "Kaybetmedik. Sadece bir süreliğine ayrıyız. Söz veriyorum sana, Ömer bu eve dönecek."

O sırada kapı yavaşça açıldı. Mira, kolunda serum izleri, üzerinde bir battaniyeyle, Cihan’ın desteğiyle içeri girdi. Hala yüzü solgundu ama gözlerindeki o inatçı parıltı geri gelmişti.

"Ebru..." dedi Mira, sesi zayıf ama kararlıydı. Gelip Ebru’nun diğer yanına oturdu, elini tuttu. "Bak, ben buradayım. Ölmedim, ölmem. Biz ne badireler atlattık, bunu mu atlatamayacağız? Ömer akıllı çocuktur, Karan ona zarar veremez."

Cihan da karşılarına geçip çömeldi. "Abi, her şeyi hazırladım. Çocuklar şehirde her köşe başında nöbet tutuyor. Kuş uçsa haberimiz olacak. Sen ebrunun yanında dur, ben sokaktaki gözün kulağın olacağım."

O küçük oda; bir yanda yasın, bir yanda umudun, ama en çok da kopmaz bir sadakatin kalesi haline gelmişti.

✨️✨️✨️

Fikirlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın keyifli okumalar dilerim 💖💖