İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

19. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

18.BÖLÜM ZİYARET

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 18.BÖLÜM ZİYARET
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime · Okuduğun bölüm
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Karan’ın sorduğu o zehirli soru, konak avlusunda asılı kalan son huzur kırıntısını da yok etmişti. Ebru, ruhunun her bir parçasının tuzla buz olduğunu hissederek dışarı adım attığında, dünya onun için artık çok daha karanlık bir yerdi.

Olanları duyan Yiğit, hışımla konağa daldı. Karan’ı avlunun ortasında, o heykel gibi donmuş haliyle görünce üzerine yürüdü. Cihan ve korumalar araya girmeye çalışsa da Yiğit’in öfkesi dinmiyordu.
"Sen ne dedin? Sen kendi karına, benim kardeşime ne dedin Karan?" diye bağırdı Yiğit. "Biz seni adam bildik, canımızı emanet ettik! Sen o günahsız bebeğe, kendi kanına nasıl dil uzatırsın? Eğer Ebru'nun ayağına bir taş değerse, yemin olsun ki bu Mardin ikimize dar gelir!"
Yiğit, Karan’ın yüzüne iğrenerek baktı ve Ebru’nun peşinden gitmek için konaktan ayrıldı.

Karan, etrafındaki insanların hakaretlerini, annesinin feryadını, Cihan’ın hayal kırıklığına uğramış bakışlarını duymuyordu artık. Kulaklarında sadece kendi sesinin o iğrenç yankısı vardı: "Bu bebek benden mi?"
Ağır adımlarla, sanki ayaklarında tonlarca yük varmış gibi merdivenleri çıktı. Ebru ile paylaştıkları odaya girdi ve kapıyı arkasından kilitledi. Odanın içinde hala Ebru’nun o hafif çiçek kokusu vardı. Bu koku, Karan’ın ciğerlerine bayram değil, cehennem azabı gibi doldu.

"Ben ne yaptım..." diye inledi Karan, sesi odanın boş duvarlarında yankılandı. "Ben kendi ellerimle cennetimi yaktım."
Odanın her köşesinde Ebru’nun izi vardı; aynanın önündeki tokası, yatağın üzerindeki hırkası... Karan, o hırkayı alıp yüzüne bastırdı. Ama artık çok geçti. Bardak sadece taşmamış, Karan o bardağı bin parçaya bölüp kendi kalbine saplamıştı.

Gümüş şamdanların içindeki mumlar, sanki yas tutarmış gibi cılız yanıyordu. Masanın bir ucunda Karan, az önce odasında yaşadığı o ağır pişmanlığın gölgesiyle, ruhu çekilmiş bir ceset gibi oturuyordu. Karşısında ise boş bir sandalye... Ebru’nun sandalyesi.

Zelal Hanım masanın başında, her zamanki gibi dik ama bu sefer bir dağ kadar yıkılmaz ve öfkeli duruyordu. Cihan, ve Süreyya, kaşıklarını tabağa dokundurmaya bile cesaret edemeden başları önde bekliyorlardı.
Karan, titreyen eliyle su bardağına uzandığında, Zelal Hanım’ın buz gibi sesi sessizliği bıçak gibi kesti.

"O suyu içmeye hakkın var mı sanırsın Karan?"
Karan başını kaldırmadı. Zelal Hanım, bakışlarını oğlunun üzerinde bir kırbaç gibi gezdirdi.
"Biz bu sofrada helal lokma yedik hep. Ama bugün sen, o masum kadının namusuna dil uzatarak bu sofraya haram kattın. Kendi evladını, kendi kanını inkar eden bir adamın boğazından o su nasıl geçer?"
Karan, sesi çatallanarak konuştu: "Ana... Azad o gece..."
"Sus!" diye kükredi Zelal Hanım. Elini masaya öyle bir vurdu ki, tabaklar yerinden oynadı. "Azad’ın günahı Azad’ı yakar! Ama senin günahın, Ateşoğlu soyadını kül etti. Ben o gelini sana namus bildim, can bildim. Ebru bu evin sadece gelini değil, vicdanıydı. Sen bugün o vicdanı söküp attın."

Süreyya gözyaşları içinde araya girdi: "Ağabey, Ebru yengem bu gece tek bir lokma yememiştir. O bebek... O bebek senin yüzünden aç yatıyor."
Bu cümle Karan’ın kalbine bir hançer gibi saplandı. Karan hırsla ayağa kalktı, sandalye gürültüyle yere devrildi. "Yeter! Hepiniz üzerime geliyorsunuz! Ben sadece korumaya çalıştım!"

Zelal Hanım da ayağa kalktı. Karan’ın gözlerinin içine nefretle değil, ama çok daha ağır bir duyguyla, acıyarak baktı.
"Neyi korudun Karan? Gururunu mu? Kibrini mi? Sen bugün korumaya çalıştığın her şeyi yıktın. Bu yemek bize zehir oldu, ama asıl zehri sen ömür boyu o bomboş odada, Ebru’nun kokusunu ararken içeceksin. Afiyet olsun Karan Ateşoğlu. Kendi ellerinle kurduğun bu yalnızlık sana afiyet olsun!"

Zelal Hanım masadan kalktı, ardından diğerleri de sessizce onu takip etti. Koca yemek odasında, tonlarca yemeğin ortasında Karan tek başına kaldı. Lokmalar boğazına dizilmişti. Odanın sessizliğinde sadece saatin tik takları ve Karan’ın hıçkırıkla karışık nefesi duyuluyordu.

Soykan Konağı’nın geniş terası, bu gece sadece yıldızların değil, iki can dostun sessiz hıçkırıklarının şahidiydi. Ebru, annesinin dizlerine uzanmış, bakışlarını o sonsuz siyahlığın içindeki parlayan yıldızlara dikmişti. Gözyaşları şakaklarından süzülüp annesinin entarisine karışıyordu.
Annesi, nasırlı ve şefkatli elleriyle kızının saçlarını okşarken, her telinde Karan’ın bıraktığı o zehirli sözleri temizlemek ister gibiydi. "Ağlama kızım... Ağlama kurban olduğum," diye fısıldadı annesi. "Gökten düşen her yıldız bir derttir derler, ama senin derdin Arş'a dayandı."

Mira, Ebru’nun ayakucuna oturmuş, çocukluk arkadaşının elini sanki bırakırsa Ebru tamamen yok olacakmış gibi sımsıkı tutuyordu. Mira için Ebru, beraber büyüdüğü, sırdaşı, her şeyiydi.
"Ebru..." dedi Mira, sesi hıçkırıkla boğuldu. "Bak bana, buradayım. O zalim adamın söyledikleri senin tırnağına bile değemez. O bugün kendi kuyusunu kazdı. Sen böyle erirsen, o bebek de üzülür. Ne olur, kendin için değilse bile onun için tutun hayata."

Ebru, bakışlarını yıldızlardan ayırmadan güçlükle konuştu: "Mira... O bana ne dedi biliyor musun? Kendi evladını elin adamına yamadı. Ben o konağa bir ömür verdim, o bana bir 'hiç' gibi baktı. Yıldızlar şahit olsun Mira, o kapıdan bir daha ancak benim cenazem girer."

Evin diğer köşesinde, elinde bir bardak suyla bekleyen Leyla yengesi, bu manzarayı izlerken kahrından eriyordu. Leyla, Ebru’nun ne kadar iffetli, ne kadar bağlı olduğunu en iyi bilenlerden biriydi. Sessizce yanaşıp Ebru’nun üzerine yün bir şal örttü.

"Sıkma canını güzelim," dedi Leyla, gözleri dolarak. "Zalimlik edene bu dünya kalmaz. Karan bugün kendi kıyametini kopardı. Sen sadece nefes al, evladına tutun."
Ebru, annesinin dizinde, Mira’nın elinde, Leyla’nın şefkatli gölgesinde o geceyi bir ömür gibi yaşadı. Yıldızlar yavaş yavaş kaybolurken, Ebru’nun içindeki o sevgi dolu kadın gitti; yerine acıyla yoğrulmuş, evladı için dünyayı yakabilecek bir "anne" gelmeye başladı.
.
.
.
.

Zelal Hanım’ın elinde Ebru’nun en sevdiği taze safranlı çörekler ve bebek için özenle dokunmuş bir pazen vardı; ama yüzü, bir mahcubiyet nişanesi gibi yere bakıyordu.

Soykan Konağı’nın avlusunda Melike Hanım (Ebru'nun annesi), bir ana tanrıça gibi dimdik duruyordu. Zelal Hanım’ın içeri girmek istediğini görünce yolu kesti. Gözleri alev alevdi.
"Dur orada Zelal Hanım!" dedi Melike Hanım, sesi avluda yankılandı. "Sizin ocağınızdan gelen rüzgar bile artık benim kızımı üşütür. Oğlun benim kızımın namusuna dil uzattı, doğmamış sabisinin kanını sorguladı. Hangi yüzle, hangi hakla kapıma gelirsin?"

Zelal Hanım yutkundu, gözleri doldu ama başını dik tuttu. "Haklısın Melike Hanım... Oğlum delirdi, haddini aştı. Ama ben kapına Ateşoğlu’nun anası olarak değil, bir anne olarak geldim. Gelinimin, kızımın halini görmeye geldim."

Cihan araya girdi, sesi titriyordu: "Melike Teyze, yemin ederim abim çok pişman... Ebru’yu görmeme izin verin, özür dileyeyim onun adına."
Melike Hanım tam kapıyı kapatacakken, yukarıdan Ebru’nun zayıf ama kararlı sesi duyuldu:
"Bırak ana... Gelsinler."
Ebru, terasın korkuluklarına tutunmuş aşağıya bakıyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözleri ağlamaktan şişmişti ama bakışlarında artık o eski uysallık yoktu.

Ebru’nun odasına girdiklerinde, Zelal Hanım daha fazla dayanamadı. Ebru’nun yatağının kenarına oturdu ve gelininin ellerine kapandı.
"Kızım... Narinim... Beni affetme, oğlumu hiç affetme. Ama bil ki, o ne derse desin, sen benim başımın tacısın. O bebek benim nefesimdir," dedi Zelal Hanım hıçkırıklar içinde.
Ebru elini yavaşça çekti. "Zelal Hanım, senin bir suçun yok. Ama Karan sadece beni değil, o bebeği de o konaktan sildi. 'Benden mi?' diye sordu... Bir anneye sorulacak en son soruyu sordu."
Cihan, Ebru’nun ayakucuna çöktü. "Ebru... O gece biz de oradaydık, hiçbirimiz ona inanmadık. Abim kendi karanlığında boğuluyor. Ne olur kendini bırakma."
Ebru camdan dışarıya, Ateşoğlu Konağı’nın görünen ucu tarafına baktı. "Cihan, o eve artık sadece Karan’ın şüpheleri sığar. Ben ve bebeğim artık yokuz."
Zelal Hanım, Ebru’nun bu sarsılmaz duruşunu görünce anladı; Karan bu kez sadece bir kalbi kırmamış, bir devri kapatmıştı.

Zelal Hanım, titreyen elleriyle Ebru’nun elini yeniden tuttu, bu kez bırakmasına izin vermedi. Gözlerindeki yaşlar, Ebru’nun dizlerine damlıyordu.
"Kızım... Canım gelinim," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Oğlumun dili kopsaydı da o kelimeler dökülmeseydi. Ama sen bakma onun o zifiri karanlığına. Sen benim kızımsın, bu bebek de benim canımdır."

Zelal Hanım, mahcup bir edayla Ebru’nun gözlerinin içine baktı, sanki izin ister gibiydi. Ebru bir şey demeyince, Zelal Hanım elini yavaşça Ebru’nun hafifçe belirginleşmiş, dünyayı sarsan o küçük karın çıkıntısına doğru uzattı. Avucunu o sıcaklığın üzerine koyduğunda, parmak uçlarının titrediği her halinden belli oluyordu.
"Burası bir masumun sığınağı..." dedi Zelal Hanım, avucunu şefkatle karnının üzerinde gezdirirken. "Seni hissediyorum balam. Sen Ateşoğlu’nun değil, mazlumun ahısın. Sakın küsme hayata, sakın bırakma ananı."

Zelal Hanım, sanki karnındaki bebeğin kalp atışlarını avucunda hissediyormuş gibi gözlerini yumdu ve derin bir nefes aldı. Ebru, Zelal Hanım’ın bu samimi ve anaç dokunuşuyla birlikte, bir aydır ördüğü o savunma duvarlarının bir anlığına sarsıldığını hissetti. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp Zelal Hanım’ın elinin üzerine düştü.

Cihan, kenarda bu manzarayı izlerken, Bir yanda abisinin yıktığı yuva, diğer yanda annesinin o yuvayı avuçlarıyla tutmaya çalışan çırpınışı...
"Ebru," dedi Zelal Hanım, başını kaldırıp gelinine bakarak. "Seni zorla o eve geri götürecek yüzüm yok. Ama bil ki, o kapı senin için her zaman açıktır. Karan kapıda yatsa, köpek olsa bile, benim gönlümdeki yerin değişmez."
Ebru, ilk kez Zelal Hanım’ın elinin üzerine kendi elini koydu. "Sağ ol ana... Senin kalbini bilirim. Ama o dokunduğun canın, babasına artık bir ömür borcu var; inkar edilmenin borcu."

.
.
.