İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

8. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime · Okuduğun bölüm
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Güneş, Mardin ovalarının üzerine altın bir toz bulutu gibi çökerken, Soykan Konağı’nda hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Mira, Ebru’nun odasını adeta bir moda kulisine çevirmişti.

Ebru aynanın karşısına geçtiğinde, kendi yansımasına bakarken kalbinin sesini dışarıdan duyabiliyordu.
Elbisesi: Mira’nın seçtiği o efsanevi safran sarısı, ipek krep elbise, Ebru’nun tenine tam uyum sağlamıştı. Elbise, boğazına kadar kapalı, zarif bir dik yakaya sahipti ancak kollarından yere kadar uzanan pelerin kesimli şifon detaylar, her hareketinde sanki bir rüzgar estiriyordu. Belindeki ince, gümüş işleme kemer, Mardin’in telkari sanatını anımsatıyordu.
Makyajı: Çok sade ama çarpıcıydı. Göz kapaklarında hafif bakır ve toprak tonları kullanılmış, kirpikleri tek tek ayrılmıştı. Dudaklarında ise elbisesinin canlılığını kırmayan, ten rengine yakın şeftali tonlarında mat bir ruj vardı. Yüzündeki o doğal ışıltı, Zelal Hanım’ın taktığı zümrüt kolye ile birleşince Ebru adeta parlıyordu.
Saçları: Sıkı bir topuz yerine, ensesinde toplanmış zarif ve hafif dağınık bir örgü yapılmıştı. Aralarına minik, taze yasemin çiçekleri iliştirilmişti.
Mira: (Gözleri dolarak) "Ebru... İstanbul’daki o hırslı avukatı seviyordum ama bu kadına aşık oldum. Karan seni gördüğünde kalbi durmazsa, ben hiçbir şey bilmiyorum!"

Karan’ın Hazırlığı:

Karan ise kendi odasında, alışık olduğu o günlük kıyafetlerinden sıyrılmıştı.
Kıyafeti: Üzerinde gece mavisi, özel dikim bir takım elbise vardı. İçine giydiği kar beyazı gömleğinin ilk iki düğmesini açık bırakmıştı; kravat takmamıştı çünkü o, bu toprakların kurallarını kendi tarzıyla esnetmeyi seviyordu.

Detaylar: Ceketinin yakasına Ebru’nun ona hediye ettiği, küçük bir gümüş rozet takmıştı. Saçlarını geriye doğru taramış, sakallarını ise her zamanki o sert ama bakımlı halinde düzeltmişti.

Karan’ın ailesinin bağ evine vardıklarında, ortam bir masal diyarını andırıyordu. Asırlık üzüm asmalarının altına uzun bir ahşap masa kurulmuş, masanın üzeri beyaz keten örtüler ve taze dağ kekikleriyle süslenmişti. Onlarca fener, ağaç dallarından sarkarak ovayı aydınlatan yıldızlarla yarışıyordu.

Karan, aracın kapısını açıp Ebru’nun inmesine yardım ettiğinde elini bıraksamayacakmış gibi sıkıca tuttu. Ebru arabadan indiği an, rüzgar pelerin kollarını hafifçe havalandırdı.

Karan bir an duraksadı, gözlerini Ebru’dan alamadı.
Karan: (Kısık ve büyülenmiş bir sesle) "Güneşin Mardin’den çekildiğini sanmıştım... Meğer bütün ışığı sende toplanmış Ebru."
Ebru utançla gülümsedi, başını Karan’ın omzuna yaklaştırdı. "Sen böyle bakarsan, ben o sofrada tek bir kelime bile konuşamam Karan."

Zelal Hanım ve eşi, gençleri büyük bir gururla karşıladılar. Yemekten sonra, kahveler yudumlanırken sessizlik hakim oldu. Karan’ın babası, gümüş bir tepsi içinde duran, aralarında ince kırmızı bir kurdele olan iki sade altın halkayı eline aldı.

Karan’ın Babası: "Evlatlarım... Bu topraklar sabrı ve sadakati sever. Siz bu sınavı verdiniz. Bu yüzükler parmaklarınıza değil, yüreklerinize takılıyor."
Karan, yüzüğü Ebru’nun parmağına takarken onun gözlerinin içine öyle derin baktı ki, sanki o an orada kimse yoktu. Ebru da Karan’ın yüzüğünü taktıktan sonra kurdele kesildi.
Melike Ana ve Zelal Hanım zılgıt çekmek yerine, bu özel anın ağırlığına uygun olarak dualar fısıldadılar. Mira ise bu anı videoya çekerken gözyaşlarını mendiliyle siliyordu.

Bağ evinin bahçesindeki o loş mum ışığı, her şeyi daha dramatik gösteriyordu.
Tam o sırada, rüzgarın uğultusunun arasından çok ince, metalik bir ses geldi. Bir tık sesi.
Karan, dağlarda yetişmiş o keskin içgüdüsüyle saniyeler içinde başını çevirdi. Uzaktaki zeytinliklerin arasından süzülen küçük, kırmızı bir lazer noktasının Ebru’nun tam göğsünde, o safran sarısı elbisenin üzerinde gezindiğini gördü.

Karan: "EBRU, YAT YERE!"
Karan, Ebru’nun üzerine atılmak için hamle yaptı ama her şey saliseler içinde olup bitti. Gecenin sessizliğini susturuculu bir silahın o boğuk sesi deldi: Puff.
Ebru bir an sarsıldı. Gözleri irileşti, nefesi boğazında düğümlendi. Karan onu yere çekerken, Ebru’nun o bembeyaz tenine ve sarı ipek elbisesine yayılan kızıl lekeyi gördü. Kurşun, omuz hizasından göğsüne yakın bir noktaya isabet etmişti.

Karan: (Hayatında hiç atmadığı bir çığlıkla) "EBRUUU! HAYIR, HAYIR!"
Yiğit ve korumalar silahlarını çekip zeytinliklere doğru ateş açarak koşmaya başladılar ama saldırgan gecenin karanlığında, Mezopotamya’nın derinliklerinde kaybolmuştu bile.

Ebru, Karan’ın kollarında yavaşça yere yığıldı. Başı Karan’ın dizlerine düştü. Safran sarısı elbisesi kanla ağırlaşırken, parmağındaki o yeni takılmış söz yüzüğü ay ışığında acı bir şekilde parlıyordu.
Ebru: (Kesik kesik, çok kısık bir sesle) "Karan... Çok... Çok soğuk..."
Karan: (Elleriyle yaraya bastırırken, gözyaşları Ebru’nun yüzüne damlıyordu) "Kapatma gözlerini! Sakın kapatma! Ebru, bak bana! Ben buradayım, bırakmam seni! Yiğit! Arabayı hazırla! Çabuk!"

Zelal Hanım ve Mira avluya koştuklarında gördükleri manzara karşısında donup kaldılar. Mira’nın elindeki kamera yere düştü ve parçalandı; o mutlu anların kaydı artık bir kabusa dönüşmüştü.
Karan, Ebru’yu bir kuş tüyü gibi kucağına aldı. Beyaz gömleği tamamen Ebru’nun kanına boyanmıştı. Araba Mardin’in dar ve dolambaçlı yollarında tozu dumana katarak hastaneye doğru uçarken, Karan sürekli Ebru’nun kulağına fısıldıyordu:
Karan: "Söz verdik... Valizini bensiz toplamayacaktın. Bu gidiş sayılmaz Ebru, sakın beni bırakma. Eğer sana bir şey olursa, bu şehri de bu dünyayı da yakarım..."

Hastanenin beyaz koridorlarında zaman durmuştu. Karan, üzerinde hâlâ Ebru’nun kurumuş kanının lekesi olan o beyaz gömlekle, ameliyathane kapısında bir heykel gibi beklemişti. Saatler sonra doktor dışarı çıktığında tek bir kelime duymak istiyordu.

Doktor: "Hayati tehlikeyi atlattı Karan Bey. Kurşun omuz kemiğine çarpıp yön değiştirmiş, hayati organlara zarar vermemiş. Ancak..."
Karan: "Ancak ne doktor? Söyle!"
Doktor: "Çok büyük bir şok yaşadı. Beyin, travma anını ve öncesindeki bazı anıları koruma kalkanı altına alabilir. Uyandığında bazı karışıklıklar bekliyoruz."

Karan, Ebru’nun odasına girdiğinde içerisi taze ilaç ve sterilite kokuyordu. Ebru’nun o güzel yüzü solgundu, omuzları sargılar içindeydi. Karan, onun elini tutmak için uzandı ama Ebru o an gözlerini yavaşça araladı.
Karan’ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. "Ebru... Buradayım güzelim. Geçti, bitti her şey."
Ebru, Karan’a baktı. Ama bu bakışta o her zamanki sevgi, güven ya da tutku yoktu. Sadece boşluk, şaşkınlık ve hafif bir korku vardı. Elini Karan’ın avucundan yavaşça çekti.
Ebru: (Sesi çatallaşarak) "Burası neresi? Siz... Siz kimsiniz?"
Karan o an sanki göğsüne bir kurşun daha yemiş gibi sarsıldı. Parmaklarındaki o söz yüzüğüne baktı, sonra Ebru’nun hala parmağında duran ama onun için artık hiçbir anlam ifade etmeyen yüzüğe...
Karan: "Ebru... Benim. Karan. Hatırlamıyor musun? Çocukluğun, Mardin, dün akşam... Sözlendik Ebru, bak yüzüğün parmağında."
Ebru, parmağındaki yüzüğe sanki yabancı bir cisimmiş gibi baktı. "Mardin mi? Ben... Ben İstanbul’da bir dava üzerindeydim. En son ofisteydim... Selçuk’la konuşuyorduk. Sizi tanımıyorum. Lütfen... Lütfen doktoru çağırın."

Karan odadan çıktığında koridorda Mira ve Yiğit bekliyordu. Karan’ın yüzündeki o yıkılmış ifadeyi gördüklerinde her şeyi anladılar. Karan, duvara sert bir yumruk attı.
Karan: "Beni unuttu Mira... Mardin’i, sevdamızı, verdiğimiz sözleri... Her şeyi sildi kafasından. Beni bir yabancı gibi kovdu odadan!"
Mira: (Ağlayarak) "Karan, bu geçicidir. Travma diyor doktorlar. Geçecek, hatırlayacak!"
Karan: "Hatırlatacağım. Gerekirse her günü tekrar yaşatacağım ama onu o karanlık boşlukta bırakmayacağım. Ama önce..." (Sesi buz gibi bir tona büründü) "Bunu ona kimin yaptığını bulacağım. Mirza’nın ayakkabısını oraya bırakıp Ebru’yu vuran o elin sahibini toprağa gömeceğim."

Ebru’nun "Siz kimsiniz?" sorusu, hastane odasının duvarlarında yankılanırken Karan olduğu yere çivilenmişti. Elindeki o çocuk ayakkabısı yere düştü. Bir avukatın keskin zekasına ve bir dağ aslanının gücüne sahip olan bu adam, hayatında ilk kez ne yapacağını bilemiyordu.
Karan: (Sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak) "Ebru... Şaka yapıyorsun, değil mi? Bak, ben Karan. Mardin burası. Beraber geldiğimiz, ait olduğumuz yer..."
Ebru, kaşlarını çatarak etrafına bakındı. Beyaz çarşaflar, serum boruları ve dışarıdaki o sert Mardin rüzgarı ona hiçbir şey ifade etmiyordu.
Ebru: "Mardin mi? Benim Mardin’de ne işim var? Ben İstanbul’daydım... Selçuk’la bir akşam yemeğine çıkacaktık. Lütfen, Selçuk Pars’ı arayın. O size her şeyi açıklar. Sizinle neden burada olduğumu anlamıyorum ve dürüst olmak gerekirse... Korkuyorum."
Karan için "Selçuk" ismini duymak, açık yarasına tuz basılması gibiydi. Ebru, onu değil; gitmesi için her şeyi yaptığı o adamı hatırlıyordu.

Haber İstanbul’a ulaştığında, Selçuk Pars için bu bir "altın fırsat"tı. Ebru’nun onu hatırlıyor olması, Karan’ı ise tamamen silmiş olması, Selçuk’un egosunu ve planlarını yeniden canlandırdı. Olaydan sadece birkaç saat sonra Selçuk, hastanenin kapısında belirdi. Üzerinde en pahalı takımı, yüzünde ise "kurtarıcı" maskesi vardı.

Karan koridorda Selçuk’u gördüğünde yumruklarını sıktı. Yiğit araya girmese, Karan o öfkeyle hastaneyi Selçuk’un başına yıkabilirdi.
Selçuk: "Çekil yolumdan Karan. Ebru beni istiyor, beni hatırlıyor. Senin o feodal dünyan onu vurdu, neredeyse öldürüyordu. Şimdi onu asıl ait olduğu yere, benim yanıma götüreceğim."

Karan: "Ebru benim mühürlü sözlümdür Selçuk. Hafızası gitmiş olabilir ama kalbi hâlâ benim adımı sayıklıyor. O kapıdan içeri girersen, çıkışın o kadar kolay olmaz."
Ancak doktor araya girdi: "Hastanın durumu hassas. Kimi hatırlıyorsa, kiminle kendini güvende hissediyorsa onu görmesi iyileşme sürecini hızlandırır. Lütfen... Ebru Hanım, Selçuk Bey'i çağırdı."

Selçuk, zafer kazanmış bir komutan edasıyla odaya girdi. Ebru onu gördüğü an gözleri parladı.
Ebru: "Selçuk! Tanrıya şükür geldin. Buradaki insanlar... Özellikle o uzun boylu, sert bakışlı adam... Bana 'sözlümüz' diyor. Neler oluyor?"
Selçuk, Ebru’nun elini tuttu ve yalanını büyük bir soğukkanlılıkla söyledi:
Selçuk: "Sakin ol Ebru. O adam... O buradaki bir davada senin peşine düşen takıntılı bir yerel rehber sadece. Seni korkutmasına izin verme. Seni buradan çıkaracağım, İstanbul’a, evimize gideceğiz."
Karan ise odanın camından onları izliyordu. Ebru’nun Selçuk’un elini tutuşu, ona güvenle bakışı... Karan’ın kalbi paramparça olmuştu ama vazgeçmeye niyeti yoktu.

Karan, camın arkasından Selçuk’un Ebru’nun elini tutuşunu izlerken beklendiği gibi odaya dalıp kavga çıkarmadı. Aksine, geri çekildi. Yiğit yanına gelip "Ağabey, izin mi vereceksin bu sahtekara?" dediğinde, Karan’ın cevabı buz gibi ama çok emindi.
Karan: "Zihin unutur Yiğit, ama beden ve ruh asla. Selçuk ona bir yalan satıyor. Ama Ebru avukattır, yalanın kokusunu eninde sonunda alır. Bırak Selçuk oyununu oynasın. Ben Ebru’ya kim olduğumu hatırlatmayacağım; ona kim olduğunu hissettireceğim."

Ebru, Selçuk’la birlikte hastaneden çıkış yaparken Karan ortalıkta görünmedi. Selçuk onu havaalanına götürmek için hazırlık yaparken, Ebru’nun çantasına küçük, eski bir ses kayıt cihazı bırakıldı. (Mira’nın yardımıyla).
Ebru, Selçuk’la arabada giderken merakla cihazın düğmesine bastı. Kayıtta Karan’ın sesi vardı. Ama ona bir şeyler kanıtlamaya çalışan bir ses değil; sadece bir gece terasta otururken Ebru’nun ona okuduğu bir şiiri dinlerken aldığı nefeslerin ve Ebru’nun o anki gülüşünün kaydıydı.
Kayıttaki Ebru: "...Ve Karan, eğer bir gün yolumu kaybedersem, beni bu şehrin rüzgarıyla bul olur mu?"
Kayıttaki Karan: "Sen yolu kaybetmezsin Ebru, sen benim yolumsun."
Ebru, kendi sesini ve o tanımadığı adamın sesindeki o derin şefkati duyduğunda kalbinde keskin bir sızı hissetti. Selçuk’un yanında olması ona mantıklı geliyordu ama bu ses... Bu ses ona "evinde" olduğunu hissettiriyordu.

Selçuk, Ebru’yu bir otele yerleştirdi. İstanbul’a gitmek için sabahı bekliyorlardı. Ancak Ebru gece pencereden dışarı baktığında, otelin karşı sokağında, karanlığın içinde dikilen o heybetli karaltıyı gördü. Karan oradaydı. Hiçbir şey yapmıyor, sadece orada durup nöbet tutuyordu.
Ebru dayanamayıp aşağı indi. Selçuk uyuyordu. Bahçeye çıktığında Karan’la karşı karşıya geldi.
Ebru: "Neden peşimdesiniz? Selçuk sizin tehlikeli olduğunuzu söyledi."
Karan: (Hafifçe gülümsedi, bu acı dolu bir gülümsemeydi) "Tehlikeliyim Ebru. Senin için dünyayı yakacak kadar tehlikeliyim. Selçuk sana bir geçmiş anlatıyor, ben ise sana şu anı teklif ediyorum. Gözlerini kapat ve rüzgarı dinle. Ne kokuyor?"
Ebru gözlerini kapattı. "Dağ reyhanı..." dedi fısıltıyla.
Karan: "Mardin’de reyhan sadece sevdiğinin kapısında açar derler. Ben sana hiçbir şeyi hatırlatmayacağım Ebru. Sadece yanına geleceğin günü bekleyeceğim. Çünkü senin ruhun benim mühürlümdür. Selçuk seni İstanbul’a götürebilir ama senin kalbin bu taş duvarların arasında kaldı."
Karan arkasını döndü ve karanlığın içinde kayboldu. Ebru orada öylece kaldı. Selçuk’un anlattığı "mantıklı" hikaye, Karan’ın yarattığı bu "duygusal deprem" karşısında çatlamaya başlamıştı.

Selçuk, havaalanı yoluna çıkmak için otel lobisinde valizleri hazırlatırken Ebru’nun kafası çok karışıktı. Cebindeki o ses kaydı ve gece gördüğü o devasa karaltı zihnini bulandırıyordu. Tam o sırada otelin kapısında Karan belirdi. Ama bu kez yanında silahlı adamlar veya öfke yoktu; elinde küçük, eski bir bakır tas ve içinde taze toplanmış, üzerine çiğ düşmüş dağ reyhanları vardı.
Selçuk: "Yine mi sen? Ebru gidiyor, bunu o kafana sok!"
Karan, Selçuk’u hiç duymamış gibi doğrudan Ebru’nun gözlerinin içine baktı. Adımlarını yavaşça ona doğru attı. Aralarında sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. Ebru, ondan gelen o toprak ve barut karışımı erkeksi kokuyu duyunca kalbinin bir teklediğini hissetti.
Karan: "Gitmek senin hakkın Ebru. Ama bu şehir seni bırakmıyor. Bak..." (Elinizdeki reyhanları ona uzattı) "Bunu çocukken düştüğünde dizine sürmem için bana sen vermiştin. 'Karan, bu koku iyileştirir' demiştin. Şimdi dizin değil, ruhun yaralı. Gitmeden önce son bir kez, seninle başladığımız yere gidelim. Eğer oradan sonra hâlâ gitmek istersen, seni havaalanına kendi ellerimle bırakacağım."
Ebru, reyhanların kokusunu içine çektiği an, zihninde puslu bir görüntü belirdi: Küçük bir kız çocuğu, dizinde kan, karşısında ise ona endişeyle bakan siyah gözlü bir çocuk...
Ebru: (Selçuk’un itirazlarına rağmen) "Tamam. Sadece bir saat. Selçuk, lütfen bekle. Bu... bu kokuyu tanıyorum."

Karan, Ebru’yu Selçuk’un lüks arabasına değil, kendi tozlu ama heybetli arazi aracına bindirdi. Onu şehrin gürültüsünden uzağa, Kasımiye Medresesi’nin o meşhur avlusuna, suyun akıp döküldüğü o havuza götürdü.
Karan: "Burası hayatın akışını anlatır Ebru. Su kaynaktan çıkar, dar kanallardan geçer ve geniş bir havuzda toplanır. Tıpkı bizim gibi. Sen İstanbul'da kaynaktan çıktın, Mardin’in dar yollarında yoruldun ama sonunda benim yanımda duruldun."
Ebru havuzun kenarına oturdu. Suyun sesini dinlerken Karan yavaşça arkasına geçti. Elini omzuna koymadı ama sıcaklığını hissettirdi.
Karan: "Sana bir hikaye anlatayım mı? Bir avukat varmış, çok inatçı... Bir ağanın kalbini sökmeye gelmiş ama bilmeden o kalbin içine yerleşmiş. O ağa ona bir kolye takmış, bir söz vermiş. 'Eğer bir gün beni unutursan' demiş, 'ben seni bin kere yeniden severim.'"
Ebru’nun gözleri doldu. Elini boynuna attı, orada olmayan o kolyeyi aradı.
Ebru: "O kolye... Nerede?"
Karan: (Cebinden zümrüt kolyeyi çıkardı ve avucunda tuttu) "Hafızan seni terk ettiğinde bunu bana bırakmıştın. Şimdi... hatırla demiyorum Ebru. Sadece hisset. Bu takıyı boynuna takmama izin verir misin?"

...